ISSN : 1302-7123 | E-ISSN : 1308-5123

Hızlı Arama




SETB: 52 (2)

Cilt: 52  Sayı: 2 - 2018

DERLEME
1.
Neonatal Diyabetes Mellitus
Neonatal Diabetes Mellitus
Adil Umut Zübarioğlu, Ali Bülbül, Hasan Sinan Uslu
doi: 10.14744/SEMB.2017.51422  Sayfalar 71 - 78
Neonatal diyabet yenidoğan döneminde görülen hipergliseminin nadir bir nedenidir. Pankreatik beta hücrelerinin normal işlev görmesinde kritik rolü olan proteinleri kodlayan genlerdeki mutasyonlardan kaynaklanır. Geçici ve kalıcı neonatal diyabetes mellitus olarak iki alt tipe ayrılmaktadır. Tedavinin temeli sıvı-elektrolit bozukluklarını ve hiperglisemiyi düzeltme esasına dayanır. Hastalar sahip oldukları mutasyon tiplerine göre insülin veya sulfonilüre tedavisine yanıt verirler. Yakın glikoz monitorizasyonu ve bakım verenlerin diyabet konusunda eğitilmeleri hayati öneme sahiptir.
Neonatal diabetes is a rare cause of hyperglycemia in the neonatal period. It is caused by mutations in genes that encode proteins playing critical roles in normal functions of pancreatic beta cells. Neonatal diabetes is divided into temporary and permanent subtypes. Treatment is based on the correction of fluid-electrolyte disturbances and hyperglycemia. Patients respond to insulin or sulfonylurea treatment according to the mutation type. Close glucose monitoring and education of caregivers about diabetes are vital.

2.
Tiroidektomide Laringeal Sinirleri Koruma Yöntemleri Hakkında Derleme
A Review of Methods for the Preservation of Laryngeal Nerves During Thyroidectomy
Mehmet Uludağ, Mert Tanal, Adnan İşgör
doi: 10.14744/SEMB.2018.37928  Sayfalar 79 - 91
Vokal kordun abdüktör ve addüktör kaslarının motor inervayonu rekürren laringeal sinir (RLS) tarafından sağlanırken, vokal kordun gerici kası olarak isimlendirilen krikotiroid kasın motor inervasyonu ise superior laringeal sinirin eksternal dalı (SLSE) tarafından sağlanmaktadır. Tiroidektomi sırasında anatomik olarak yakın komşulukları nedeniyle tiroidektomi sırasında hem RLS hem de SLSE yaralanma (zedelenme) riski altındadır. Vokal kord fonksiyonunun bozulmaması için hem RLS hem SLSE’nin ameliyat sırasında titizlikle korunması gerekir. Günümüzde tiroidektomi sırasında RLS’nin tiroidektomi alanında tam olarak görülmesi, RLS’nin korunması için altın standart yöntem olarak kabul edilmektedir. RLS’nin bulunmasında ve güvenli diseksiyonunda yeterli cerrahi anatomi bilgisi, klinik deneyim ve titiz cerrahi teknik temel faktörlerdir. Tiroidektomi sırasında RLS, tiroidin büyüme şekli ve cerrahın seçimine göre 4 farklı yaklaşımla bulunabilir. Bunlar lateral, inferior, süperior ve medial yaklaşımlardır.
Lateral yaklaşım primer tiroit cerrahisinde en sık uygulanan yöntemdir. RLS, genellikle tiroit orta kutbu düzeyinde inferior tiroit arter civarında diseksiyon yapılarak bulunur. İnferior yaklaşımda genel olarak ikincil cerrahi yapılan olgularda RLS’inin boyun bölgesine girdiği ve skar dokusunun olmadığı alanda bulunur. Süperior yaklaşım da ileri dercede büyük guatrlarda veya büyük substernal bileşeni olan guatrlarda önerilir. Tiroit üst kutbu serbestleştirildikten sonra kutup öne ve laterale çekilir ve RLS krikofaringeal kas alt sınırında larinkse girdiği bölgede ortaya konur. Medial yaklaşım substernal veya retrofaringeal büyümüş guatrlarda tercih edilen bir yaklaşımdır. Bu yöntemde ilk önce istmus ayrılıp istmus ve lobun mediali trakea üzerinden diseke edilerek trakeanın anterolaterali ortaya konur. Lateral kesimi açığa çıkarılmış 2. veya 3. trakeal halka lateral yüzü ile tiroit arasınaki lifler ve Berry ligament lifleri aşama aşama kraniale doğru açılarak tiroidin medialinde, trakeanın lateralinde RLS’nin görüş alanına girmesi sağlanır. RLS’nin anatomik bütünlüğünün korunması fonksiyonunun da korunduğunu göstermez. İntraoperatif sinir monitörizasyonu (İONM) RLS’nin korunması için altın standart olan sinirin görülmesine ek olarak fonksiyonel değerlendirilmesini sağlayan yöntemdir. İONM RLS’nin görülmesine, anatomik çeşitliliklerinin belirlenmesine, RLS yaralanmasının intraoperative tanınmasına, bilateral vokal kord paralizisinin önlenmesine, preoperatif vokal kord paralizili hastalarda sinirin elektrik aktivite varlığının saptanarak korunmasına önemli katkılar sağlamaktadır.
SLSE’nin korunması için standartlaşmış bir yöntem olmamakla beraber tiroit üst kutbunun serbestleştirlmesi sırasında SLSE’nin korunabilmesi için üç yöntem tanımlanmıştır. Bunlar SLSE görülmeden süperior tiroit damar dallarının kapsül üzerinde ayrı ayrı serbestleştirilmesi, üst pol damarları ayrılmadan önce SLSE’nin araştırılması ve görülmesi veya İONM eşliğinde SLSE’nin bulunması ve üst polün diseke edilmesidir. İONM SLSE’nin bulunması, doğrulanması, üst kutup diseksiyonu ve korunmasına da önemli katkılar sağlamaktadır.
The recurrent laryngeal nerve (RLN) provides motor innervation to the abductor and adductor muscles of the vocal cord, whereas the external branch of the superior laryngeal nerve (EBSLN) provides motor innervation to the cricothyroid muscle, which is the tensor muscle of the vocal cord. Both the RLN and the EBSLN are anatomically close to the thyroid and are therefore at risk of injury during thyroidectomy. These 2 laryngeal nerves must be carefully preserved during surgery to ensure that the function of the vocal cord is not impaired. Currently, complete exposure of the RLN during thyroidectomy is accepted as the gold standard method for the preservation of RLN. Sufficient knowledge of surgical anatomy, clinical experience, and meticulous surgical techniques are key factors in the identification and safe dissection of the RLN. During a thyroidectomy, the RLN can be identified using four different approaches, depending on the type of thyroid growth and choice of the surgeon: There are lateral, inferior, superior, and medial approaches.
The lateral approach is the most commonly used technique in primary thyroid surgery. The RLN is usually found by dissection around the inferior thyroid artery at the level of the middle lobe of the thyroid. RLN is generally found at the site of its entry into the neck region devoid of scar formation when the inferior approach is used especially in cases with secondary surgery. The superior approach is recommended for patients with an huge goiter or large substernal goiter. In this approach, the upper pole of the thyroid is first released and then pulled forward and laterally, and the RLN is exposed on the nerve’s entry point (NEP), into the larynx, under the cricopharyngeus muscle. The medial approach is preferred for patients with substernally or retropharyngeally enlarged goiters. In this approach, the isthmus is first dissected and divided, and then the isthmus and the medial part of the lobe are dissected away from the trachea to reveal the anterolateral part of the trachea. The fibers between the lateral aspect of the second or third tracheal rings and the thyroid, and the fibers of the Berry ligament are gradually dissected cranially, to allow RLN to enter into the field of view lateral to the trachea. The preservation of the anatomical integrity of the RLN does not indicate that its functional integrity is also preserved. IONM is a tool for the functional assessment of RLN, and so this method is an addition to visually identifying RLN, which is the gold standard. IONM significantly contributes to visual identification of the RLN, determination of its anatomical variations, intraoperative recognition of RLN injury, prevention of bilateral vocal cord paralysis, and detection and preservation of electrical activity in the nerve in patients with preoperative vocal cord paralysis.
Although there is no standardized method for the preservation of the EBSLN, 3 methods have been defined during the release of the upper pole of the thyroid. These methods involve dividing the branches of the superior thyroidal artery one by one on the capsule without visually identifying the EBSLN, searching and visually identifying the EBSLN before the dissection of the upper pole vessels, or detecting the EBSLN and dissecting the upper pole under the guidance of IONM. IONM also significantly contributes to the detection and confirmation of the EBSLN and dissection and preservation of the upper pole of the thyroid gland.

ORIJINAL ARAŞTIRMA
3.
Gebelikte safra taşı nedenli akut pankreatit yönetimi: Üçüncü basamak merkez deneyimi
Management of Gallstone-Induced Acute Pancreatitis in Pregnancy: A Tertiary-Center Experience
İnanç Şamil Sarıcı, Mustafa Uygar Kalaycı
doi: 10.14744/SEMB.2017.60490  Sayfalar 92 - 96
Amaç: Gebelik döneminde akut pankreatit etyolojisi en sık safra kesesi taşlarına bağlı olmaktadır ve hastalık sıklıkla gebeliğin üçüncü trimesterinde görülmektedir. Gebelikte pankreatit hem anne hem de fetüs için morbidite ve mortaliteyi arttırmakla birlikte teşhis ve tedavi günümüzde halen tartışmalıdır.
Yöntemler: Eylül 2010-Nisan 2017 tarihleri arasında kanuni sultan süleyman eğitim ve araştırma hastanesi’nde, safra kesesi taşlarına bağlı pankreatit geçiren gebe hastaların teşhis anındaki trimestr dönemleri, tanı yöntemleri, pankreatitin şiddeti, klinik takipleri, girişimsel işlem ve cerrahi sonuçları ve hamilelik durumu dahil olmak üzere retrospektif olarak analiz edildi.
Bulgular: 68 gebe hasta da safra taşlarına bağlı pankreatit saptandı. İlk pankreatit semptomları çoğunlukla (n=38) (%55.8) üçüncü trimestr da tespit edildi. Gebeliğin ilk trimestrinde ilk atağı saptanan hastaların 12 ‘sinde (%50) gebelik dönemi içerisinde rekürren pankreatit tespit edildi. Orta derecede pankreatit tespit edilen ve Ranson 3 olan 7 (%11.3) hastada BT değerlendirmesi de yapıldı. 5 (%7.3) hastada pankreatitle birlikte akut kolesistit teşhisi, 4 (%5.8) hastada da koledokolitiazis teşhisi de konuldu. ERCP ile sfinkterotomi 2 (%2.9) olguda yapıldı. 9 (%13.2) hastada gebelik sırasında
laparoskopik kolesistektomi yapıldı. Fetal ve maternal morbidite ve mortalite görülmedi.
Sonuç: Multidisipliner yaklaşım, görüntüleme yöntemlerinin etkin kullanımı ve gebelik dönemindeki takiplerin düzenli yapılması akut pankreatit teşhisinde hem fetal ve hem de maternal mobidite ve mortaliteyi ciddi oranda azaltır. Özellikle birinci trimesterdeki safra taşı nedeniyle akut pankreatit teşhisi konulan hastalarda rekürren pankreatit gelişimini engelemek için erken dönemde laparoskopik kolesistektomi önerilebilir.
Objectives: Gallbladder stones are the most frequently reported etiology of acute pancreatitis in pregnancy and are often diagnosed in the third trimester. This condition is associated with both mother and infant morbidity and mortality, and its treatment remains controversial.
Methods: Relevant patient data between September 2010 and April 2017 from the Kanuni Sultan Suleyman Training and Research Hospital were analyzed regarding etiology (of gallstone pancreatitis), trimester of pregnancy, diagnostic tools, pancreatitis stage, clinical status, medical treatment, surgical interventions, and pregnancy status.
Results: We included 68 patients recorded with acute pancreatitis due to biliary gallstones. Pancreatitis symptoms developed in most (n=38) (55.8%) patients during the third trimester. Of 24 patients who had their first episode of pancreatitis in the first trimester of pregnancy, 12 (50%) were readmitted due to recurrence. Seven (11.3%) patients whose Ranson scale score was 3 underwent computed tomography evaluation. The number of patients with acute cholecystitis with pancreatitis was 5 (7.3%), whereas the number of patients with choledocholithiasis was 4 (5.8%). Sphincterotomy with endoscopic retrograde cholangiopancreatography was performed in 2 (2.9%) patients. Laparoscopic cholecystectomy was performed in 9 (13.2%) patients during pregnancy. No fetal and maternal morbidity and mortality was found in all periods.
Conclusion: Developments in supportive care, wide-spread use of imaging methods, and a multidisciplinary approach with better antenatal care of pregnant patients with acute pancreatitis can help prevent fetal and maternal morbidity and mortality in such cases. Early laparoscopic cholecystectomy should be considered especially in pregnant patients with acute pancreatitis due to gallstones in the first trimester.

4.
Kronik lenfositik tiroidit tanısı için sadece tiroid peroksidaz antikoru bakmak yeterli midir? Postoperatif histopatolojik değerlendirme
Is only Thyroid Peroxidase Antibody Sufficient for Diagnosing Chronic Lymphocytic Thyroiditis?
Emre Sedar Saygılı, Banu Yılmaz Özgüven, Feyza Yener Öztürk, Tuba Oğuzsoy, Sezin Doğan Çakır, Seda Erem Basmaz, Adnan Batman, Yüksel Altuntaş
doi: 10.14744/SEMB.2017.36450  Sayfalar 97 - 102
Amaç: Son yıllarda kronik lenfositik tiroidit (KLT) tanısında otoantikor olarak sadece anti-tiroid peroksidaz (Anti-TPO) bakılması önerilmektedir. Buna karşıt olarak Anti-tiroglobulin (Anti-Tg) pozitifliğinin önemini koruduğunu belirten çalışmalar da bulunmaktadır. Bu ilişkiyi daha iyi değerlendirebilmek için çeşitli nedenlerle tiroid cerrahisi geçirmiş hastaların, post-operatif patolojilerinde KLT saptananların otoantikor düzeylerinin retrospektif olarak incelenmesi planlandı.
Gereç ve Yöntem: Hastanemizde 2015-2017 yılları arasında çeşitli nedenlerle tiroid cerrahisi (total/subtotal tiroidektomi) geçiren, histopatolojik olarak KLT tanısı alan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların demografik, ultrasonografik ve histopatolojik özellikleri incelendi. Graves hastalığı, toksik multinodüler guatr nedeniyle opere edilenler çalışma dışı tutuldu. Hastalar antikor değerlerine göre seronegatif ve seropozitif olarak iki gruba ayrıldı. Ayrıca hastalar TPK (Tiroid papiller karsinomu) ve benign olarak da iki gruba ayrıldı.
Bulgular: Ocak 2015 – Mart 2017 tarihleri arasında hastanemizde opere edilmiş 670 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışma kriterlerine uygun ve pre-operatif olarak otoantikor bakılmış olan 89 (83 kadın, 6 erkek) (yaş ortalaması 46.08±11.19 yıl) olgu tespit edildi. Anti-TPO pozitifliği 47 (%52.8), Anti-Tg pozitifliği 49 (%55.1) olguda saptanırken, sadece Anti-TPO pozitifliği 18 (%20.2), sadece Anti-Tg pozitifliği 20 (%22.5) olguda saptandı. Hastaların 22’sı (%24.7) seronegatif idi. Seronegatif ve seropozitif grupların karşılaştırılmasında; seronegatiflik erkek hastalarda daha fazla görüldü (p=0.03). Seropozitif grupta tiroid stimulan hormon (TSH) istatistiksel olarak daha yüksek gözlendi (p=0.01). Tüm olguların 36 (%40.4) ‘sında TPK tespit edildi. Benign ve TPK grupları arasında yaş, tiroid fonksiyon testleri, antikor düzeyleri açısından anlamlı fark tespit edilmedi.
Sonuçlar: Olgularımızın hepsinin histopatolojik olarak KLT tanısı olmasına rağmen her iki antikor birlikte değerlendirildiğinde serolojik olarak %75.3 oranında tiroid otoimmünitesi gösterilebilmiştir. Sadece anti-TPO bakıldığında bu oran %52.8’e gerilemektedir. Bu durum göz önüne alındığında anti-Tg’nin otoimmünitenin gösterilmesinde önemini koruduğu düşünülmektedir. Bu ilişkiyi daha net olarak değerlendirebilmek için prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Objectives: Recently, only anti-thyroid peroxidase (anti-TPO) has been suggested as an autoantibody in the diagnosis of chronic lymphocytic thyroiditis (CLT). In contrast, anti-thyroglobulin (anti-Tg) positivity has also been reported to be important. To evaluate this relationship more clearly, we planned to retrospectively investigate the autoantibody levels of the patients who underwent thyroid surgery for various reasons and those with CLT in postoperative pathology.
Methods: We evaluated 670 patients who underwent thyroid surgery (total/subtotal thyroidectomy) for various reasons at our hospital between January 2015 and March 2017. Patients with indications of Graves’ disease, toxic multinodular goiter, and all malignancies except for thyroid papillary carcinoma (TPC) were excluded. Eighty-nine patients whose pathology findings were compatible with CLT and preoperative thyroid autoantibodies were identified enrolled in to the study. Patients with absence and presence of thyroid antibodies were included in the seronegative CLT group and seropositive CLT group, respectively. In addition, patients were divided into thyroid papillary carcinoma (TPC) and benign groups.
Results: According to the study criteria, 89 (83 females, six males) (mean age, 46.08±11.19 years) patients who had preoperatively identified autoantibodies were detected. Anti-TPO positivity was found in 47 (52.8%) cases, whereas anti-Tg positivity was found in 49 (55.1%). Only anti-TPO positivity was found in 18 (20.2%) cases, whereas only anti-Tg positivity was detected in 20 (22.5%). Twenty-two (24.7%) of the patients were seronegative. On comparing the seronegative and seropositive groups, seronegativity was more frequent in male patients (p=0.03). Thyroid-stimulating hormone was found to be significantly higher in the seropositive group (p=0.01). TPC was detected in 36 (40.4%) of all cases. No difference regarding age, thyroid function tests, and antibody levels was found between the benign and TPC groups.
Conclusion: Although all of our cases were histopathologically diagnosed with CLT, serologically, 75.3% of thyroid autoimmunities could be shown when both antibodies were evaluated together. When only anti-TPO was considered, this rate decreased to 52.8%. Therefore, anti-Tg appears to be still important in showing autoimmunity. Prospective studies are needed to evaluate this relationship more clearly.

5.
Modifiye Beden Kütle İndeksi ile renal amiloid A amiloidozunun prognozu arasındaki ilişki
Relationship between Modified Body Mass Index and Prognosis of Renal Amyloid a Amyloidosis
Tuncay Şahutoğlu
doi: 10.5350/SEMB.20171019091937  Sayfalar 103 - 108
Amaç: Amiloid A (AA) proteini ile ilişkili amiloidoz olgularında renal tutuluma bağlı gelişen nefrotik sendrom nedeniyle sıvı tutulumu olabilmekte ve buna bağlı olarak beden kütle indeksi (BKİ) olduğundan fazla ölçülebilmektedir. Modifiye BKİ’nin (mBKİ; albümin x BKİ) nütrisyonel durumu daha iyi yansıtabileceği düşünüldüğünden, renal AA amiloidozlu hastalarda mBKİ ile prognoz ilişkisi incelenmiştir.
Gereç ve Yöntem: Ocak 2001 ile Mayıs 2013 arasında biyopsi ile kanıtlanmış renal AA amiloidozlu hastaların verileri retrospektif olarak incelendi. Demografik ve laboratuar parametreleri, amiloidoz etiyolojisi, diyaliz ihtiyacı ve mortalite verileri kaydedildi. Ortanca mBKİ’ne göre hastalar iki gruba ayrılarak karşılaştırıldı (grup 1, n= 60; grup 2, n= 61).
Bulgular: Ortanca yaşı 43(19) yıl ve takip süresi 26 (56) ay olan 121 hastanın (E/K: 37/84) verileri incelendi. Etiyolojide en sık Ailevi Akdeniz Ateşi (%37.2) ve tüberküloz (%24.8) görüldü. Başlangıçta ortanca serum kreatinin, albümin ve proteinüri düzeyleri sırasıyla 1.3 (2.2) mg/dl, 2.6 (1.5) gr/dl ve 5.3 (7) g/gün saptandı. Grup 1 ve 2’nin mBKİ’leri sırasıyla 41.5 (15.6) ve 74.2 (21.8) gr.kg/m2 (p=<0.001) idi. Diyaliz ihtiyacı açısından gruplar arasında fark yokken (grup 1, %58 vs grup 2, %54, p= 0.639), grup 1’de diyalize kadar geçen süre daha kısa (13.9±20.8 vs 25.7±28.1 ay, p= 0.040) ve mortalite oranı daha yüksekti (%50 vs %32,7, p= 0.041). ROC analizinde, mortalite prediktörü olarak mBKİ’nin eğri altında kalan alanı BKİ ve albümininkinden daha geniş saptandı.
Sonuç: Renal AA amiloidozlu hastalarda düşük mBKİ kötü prognoz ile ilişkili bulunmuştur. Hipoalbuminemik hastalarda antropometrik ölçüm olarak mBKİ daha yararlı bir nütrisyonel durum parametresi olabilir.
Objectives: Overhydration occurs in nephrotic syndrome related to kidney involvement of amyloid A (AA) amyloidosis, which can cause an overestimation of body mass index (BMI). Modified BMI (mBMI, albumin×BMI) may be a better marker of nutritional status; therefore, we investigated the relationship between mBMI and the prognosis of patients with renal AA amyloidosis.
Methods: We retrospectively reviewed the data of patients with biopsy-proven renal AA amyloidosis who were followed up between January 2001 and May 2013. Data regarding baseline characteristics, etiology of amyloidosis, dialysis, and mortality were recorded. Patients were divided into two groups according to median mBMI (group 1, n=60 and group 2, n=61).
Results: The median age and follow-up period of the cohort (M/F 37/84) were 43 (19) years and 26 (56) months, respectively. Familial Mediterranean fever (37.2%) and tuberculosis (24.8%) were the most common etiologies. The baseline serum creatinine and albumin and proteinuria levels were 1.3 (2.2) mg/dL, 2.6 (1.5) g/dL, and 5.3 (7) g/day, respectively. The mBMIs of groups 1 and 2 were significantly different [41.5 (15.6) vs. 74.2 (21.8) g.kg/m2, p =< 0.001]. Group 1 patients had shorter time to dialysis (13.9±20.8 vs. 25.7±28.1 months, p=0.040) and higher mortality (50% vs. 32.7%, p=0.041), whereas the rates of dialysis inception were similar. The area under the curve for mBMI as a predictor of mortality was larger than that for serum albumin and BMI in ROC analysis.
Conclusion: Lower mBMI has been associated with worse prognosis in renal AA amyloidosis. As an anthropometric measure of nutritional status, mBMI may be a better marker in patients with hypoalbuminemia.

6.
A cross-sectional investigation of quality of life in patients with polycystic ovary syndrome
A Cross-Sectional Investigation of Quality of Life in Patients with Polycystic Ovary Syndrome
Atilla Tekin, Esra Demiryürek, Engin Çakmak, Osman Temizkan, Ömer Akil Özer, Oğuz Karamustafalıoğlu
doi: 10.14744/SEMB.2018.38247  Sayfalar 109 - 113
Objectives: The aim of this study is to investigate the effect of physical signs and comorbid psychopathology on quality of life in women with polycystic ovary syndrome (PCOS).
Methods: This cross-sectional study was conducted to assess 84 women with PCOS according to Rotterdam diagnosis criteria. Structured Clinical Interview for DSM-IV Axis 1 Disorders (SCID-I) and the World Health Organization Quality of Life–Brief Form (WHOQOL-BREF) were applied to each participant. The biochemical parameters and physical signs of the participants were evaluated.
Results: A negative correlation was found between hirsutism score and physical, psychological, social, and environmental domains of WHOQOL-BREF (p=0.023, p=0.007, p=0.020, and p=0.033, respectively). Furthermore, a negative correlation was found between body mass index (BMI) and psychological domain of WHOQOL-BREF (p=0.001). Depression was found to be an important predictor for physical, psychological, and social domains of quality of life (p=0.002, p=0.001, and p=0.001, respectively).
Conclusion: Comorbid depression and high BMI and hirsutism scores decrease the quality of life in women with PCOS.
Objectives: The aim of this study is to investigate the effect of physical signs and comorbid psychopathology on quality of life in women with polycystic ovary syndrome (PCOS).
Methods: This cross-sectional study was conducted to assess 84 women with PCOS according to Rotterdam diagnosis criteria. Structured Clinical Interview for DSM-IV Axis 1 Disorders (SCID-I) and the World Health Organization Quality of Life–Brief Form (WHOQOL-BREF) were applied to each participant. The biochemical parameters and physical signs of the participants were evaluated.
Results: A negative correlation was found between hirsutism score and physical, psychological, social, and environmental domains of WHOQOL-BREF (p=0.023, p=0.007, p=0.020, and p=0.033, respectively). Furthermore, a negative correlation was found between body mass index (BMI) and psychological domain of WHOQOL-BREF (p=0.001). Depression was found to be an important predictor for physical, psychological, and social domains of quality of life (p=0.002, p=0.001, and p=0.001, respectively).
Conclusion: Comorbid depression and high BMI and hirsutism scores decrease the quality of life in women with PCOS.

7.
Vokal kord benign ve premalign hastalığı olan hastaların operasyon sonrası sigarayı bırakma oranlarının karşılaştırılması
Comparison of Postoperative Smoking Cessation Rates of Patients with Benign or Premalignant Vocal Cord Lesions
Bilge Türk, Meltem Akpınar, Senem Kurt Dizdar, Kerem Sami Kaya, Alican Çoktur, Berna Uslu Coşkun
doi: 10.14744/SEMB.2017.08760  Sayfalar 114 - 118
Amaç: Sigaranın oral kavite, özefagus ve larenks kanseri için bir risk faktörü olduğu gösterilmiştir. Çalışmanın amacı vokal kord lezyonu saptanan sigara içicisi hastaların sigarayı bırakmasında lezyonun patolojik tanısının rolünün araştırılması ve hastaların sigarayı bırakmasına yönelik stratejilerin belirlenmesi.
Materyal Metod: Bu prospektif klinik çalışmaya Temmuz 2014 ile Aralık 2017 tarihleri arasında kliniğimizde direkt laringoskopi ve biyopsi sonrası premalign (displazi) veya benign (polip, lökoplaki, nodül vb) larengeal lezyon tanısı alan sigara içen 182 (112 erkek, 70 kadın) hasta dahil edildi. Tüm hastaların sigara içme alışkanlıkları (bırakmış, halen içen) operasyondan en az 6 ay sonra sorgulandı ve tanı sonrası sigarayı bırakma oranları karşılaştırıldı.
Bulgular: Benign ve premalign vokal kord lezyonu olan hasta gruplarının sigarayı bırakma oranları karşılaştırıldığında premalign grupta sigarayı bırakma benign gruba oranla 3,45 kat daha yüksek olduğu görüldü (OR: 3,45 %95 CI 1,76-6,74) (p˂ 0,001). Hastaların operasyon sonrası sigara bırakma polikliniklerine başvurma oranının düşük olduğu (% 6) görüldü. Premalign lezyonu olan erkek hastaların kadın hastalara oranla sigarayı bırakma oranı daha fazla bulundu (p=0,001).
Sonuç: Çalışmamızda premalign vokal kord lezyonu olan hastaların sigarayı bırakma oranlarının daha fazla olduğu saptanmıştır. Premalign vokal kord lezyonları insitu veya invazif larengeal karsinomlara dönüşme risk ve potansiyelleri nedeniyle klinik takip ve tedavi gerektirirler. Sigara alışkanlığından vazgeçilmesi bu lezyonların tekrarlamaması veya malignleşmemesi için klinik önem taşır. Hastalara sigaranın zararları ve kanserojen etkisinin detaylı olarak anlatılması, sigarayı bırakma sürecinde profesyonel yardım almaları konusunda teşvik edilmeleri (özendirilmeleri) sigarayı bırakma oranlarının artmasına yardımcı olabilir.
Objectives: It has been determined that cigarette is a risk factor for squamous cell carcinomas of the oral cavity, esophagus, and larynx. We aimed to investigate the role of histopathological diagnosis of the lesion in smoker patients with vocal cord lesion on smoking cessation rates and to determine strategies to help them quit smoking.
Methods: In this prospective clinical study, we included 182 (112 male, 70 female) smoker patients who underwent direct laryngoscopy and biopsy due to premalignant (dysplasia) or benign (polyp, leukoplasia, nodule) vocal cord lesions between July 2014 and December 2017 at our clinic. Smoking habits (ex-smoker, current smoker) of all smoker patients were questioned at least 6 months postoperatively, and postoperative smoking cessation rates were compared.
Results: When the smoking cessation rates of the patients with benign and premalignant vocal cord lesions were evaluated, the smoking cessation rate of the patients with premalignant vocal cord lesions was 3.45 times higher than that of the patients with benign vocal cord lesions (OR, 3.45; 95% CI, 1.76–6.74) (p<0.001). The postoperative application rate of the patients to smoking cessation outpatient clinics was low (6%). Male patients with premalignant lesions were more likely to quit smoking than female patients (p=0.001).
Conclusion: Patients with premalignant vocal cord lesions had higher smoking cessation rates. Premalignant vocal cord lesions require clinical follow-up and treatment because of the risk and potential for their transformation into in situ or invasive laryngeal carcinomas.

8.
El Parmaklarının Cerrahisinde Uyanık Hasta Anestezisinin Aksiller Anestezi ile Karşılaştırılması
Comparison of the Cost and Efficacy of Axillary Anesthesia and Wide-Awake Anesthesia in Finger Surgeries
Ibrahim Avşin Öztürk, Kahraman Öztürk, Osman Orman, Mehmet Baydar, Serkan Aykut, Ahmet Köse
doi: 10.5350/SEMB.20171026035459  Sayfalar 119 - 123
Amaç: Uyanık hasta anestezisi (wide awake anesthesia) hastalara sedasyon yapılmadan ve turnike kullanılmadan yapılan; içeriği lidokain, epinefrin ve bikarbonattan oluşan ve el cerrahisinde geniş kullanım potansiyeli olan bir lokal anestezi türüdür. Epinefrinin cerrahlar arasında parmaklarda dolaşım bozukluğuna yol açabileceği yönündeki inanışın son yıllarda yapılan çalışmalarla ortadan kalkması ile kullanımı artmıştır.
Gereç ve Yöntem: Ocak 2015 ile Şubat 2016 ayları arasında Baltalimanı Kemik Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi El Cerrahisi kliniğinde uyanık hasta anestezisi ile ve aksiller anestezi ile gerçekleştirilen olgularda parmakları ilgilendiren hastalığı olan 52‘şer hastanın hastanede ameliyata başlama zamanı, kalış süreleri, maliyeti ve hasta memnuniyeti karşılaştırıldı. Hasta memnuniyeti için ameliyat sonrası hastalara “Bu yaşadığın tecrübeyi tekrar yaşaman gerekse aynı anestezi yöntemini kabul eder miydin?” sorusu yöneltildi. Her iki grupta 26’şar adet olguda kemik girişimleri (falanks kırığı, kemik biyopsisi, implant çıkarımı ve interfalangial eklem artrodez); 26’şar adet olguda yumuşak doku girişimleri (dijital sinir onarım, parmak ucu flep, flep ayrımı, eklem kontraktur gevşetme, bağ tamiri, debridman) olacak şekilde oluşturuldu.
Bulgular: Her iki gruptaki hastada operasyonu sürdürecek oranda yeterli anestezinin sağlandığı görüldü. Operasyon sonrası hastalara “Bu yaşadığın tecrübeyi tekrar yaşaman gerekse aynı anestezi yöntemini kabul eder miydin?” sorusu yöneltildiğinde aksiller anestezi grubundaki hastaların 26 olumlu, 16 olumsuz, 10 kararsız olarak; uyanık hasta anestezisi grubunda ise 33 olumlu, 7 olumsuz, 12 kararsız olarak gözlendi. Hasta maliyeti (Sosyal Güvenlik Kurumu –SGK- verilerince); aksiller anestezi grubunda ortalama 316.1 TL, uyanık hasta anestezisi grubunda ortalama 25.3 TL olarak hesaplandı. Hastanede kalış süresinin aksiller anestezi grubunda ortalama 32.9 saat, uyanık hasta anestezisi grubunda ortalama 13.6 saat olduğu belirlendi. Anestezi sonrası ameliyata başlama süresinin aksiller anestezi grubunda ortalama 34 dakika, uyanık hasta anestezisi grubunda ortalama 5.3 dakika olduğu görüldü.
Sonuç: Çalışmamızda uyanık hasta anestezisi kullanarak tedavi ettiğimiz hastaların hastanede kalış sürelerinde ortalama 19.3 saat azalma; anestezi maliyetinde ise ortalama 290.8 TL azalma tespit edildi. Hastaların anestezi sonrası ameliyata başlama zamanında da ortalama 29.7 dakika düşüş sağlandı. Hasta memnuniyeti oranı uyanık hasta grubunda daha fazlaydı. Hastalarda operasyona mani olacak kanama, hasta uyumsuzluğu ve diğer ek komplikasyonlara da rastlanmadı.
Objectives: Wide-awake anesthesia is a type of local anesthesia consisting of a combined application of lidocaine, epinephrine, and bicarbonate and has a wide potential in hand surgery as it offers the advantage of being applied without sedation and without using a tourniquet. In light of recent studies, its use has increased with the disappearance of the belief among surgeons that epinephrine can cause circulatory disturbance in fingers.
Methods: Patients with finger pathologies who were operated upon at the Baltalimani Bone Diseases Teaching and Research Hospital between January 2015 and February 2016 were divided into two groups according to anesthesia type: wide-awake anesthesia and axillary block anesthesia, with 52 patients in each group. Start time of surgery, length of hospital stay, anesthesia cost, and patient satisfaction were compared. For the evaluation of patient satisfaction, the patients were postoperatively asked whether they would accept the same anesthesia method if they had to have the same experience. Each group was further divided into two subgroups: bone interventions (phalangeal fracture, bone biopsy, implant removal, and interphalangeal joint arthrodesis) and soft tissue interventions (digital nerve repair, fingertip local skin flap, flap division, releasing stiff joint, ligament repair, and debridment). Each subgroup included 26 patients.
Results: Sufficient anesthesia to cover the whole duration of surgery was achieved in both the groups. Regarding the question “If you were experiencing the same experience, would you accept the same anesthesia again?” 26 and 33 patients responded positively, 16 and 7 patients repsonded negatively, and 10 and 12 patients remained neutral in the axillary block and wide-awake anesthesia groups, respectively. According to the Social Security Institution data, the average anesthesia cost was 316.1 TL in the axillary block anesthesia group and 25.3 TL in the wide-awake anesthesia group; the average length of hospital stay was 32.9 h in the former and 13.6 h in the latter. Start time of surgery was 34 minutes in axillary block anesthesia and 5.3 minutes in wide-awake anesthesia.
Conclusion: We found that compared with axillary block anesthesia, the length of hospital stay was 19.3 h less and anesthesia cost was 290.8 TL less with wide-awake anesthesia; furthermore, the start time of surgery decreased by 29.7 min with the latter. Moreover, patient satisfaction rate was better in the wide-awake anesthesia group. No bleeding, patient incompatibility, and other complications that might interfere with the surgery were detected.

9.
Dupuytren hastalığında ekstrakorporeal şok dalga tedavisi
Extracorporeal Shock Wave Therapy in Dupuytren’s Disease
Serkan Aykut, Canan Aydın, Kahraman Öztürk, Fatih Arslanoğlu, Cem Yalın Kılınç
doi: 10.14744/SEMB.2017.58076  Sayfalar 124 - 128
Amaç: Çalışmamızda palmar nodülü bulunan Dupuytren hastalarında Ekstrakorporeal şok dalga tedavisinin (ESWT) kontraktürlerin azaltılmasına, ağrının azaltılmasına, eklem hareket açıklığına, yaşam kalitesine ve muhtemel cerrahi süresinin gecikmesine olan etkinliğini araştırılması amaçlandı.
Yöntemler: Hastanemiz El Cerrahisi kliniğine müracaat eden kabul kriterlerine uygun olan Dupuytren hastaları çalışma kapsamına alındı. Tüm hastalara aynı uzman tarafından haftada 1 kez olmak üzere 6 hafta süreyle ESWT uygulandı. Hastalar görsel analog skala (VAS), QuickDASH skorlaması, Mayo el bileği skorlaması, el dinamometre sistemleri ile kavrama gücü ölçümü, kullanılarak değerlendirildi.
Bulgular: Ortalama yaşı 51 olan 23 olgu çalışma kapsamına alındı. Tedavi öncesi ölçümlerine göre takiplerde VAS ve Quick-DASH skorlarında anlamlı iyileşme görüldü. MAYO skorlamasında ve kavrama gücünde takip ve son kontrol ölçümlerinde tedavi öncesine göre anlamlı artış saptandı. Olgularımızın 16’unda table –top testinin negatifleştiği görüldü.
Sonuç: Yaşam kalitesini arttırması ve kontraktür tekrarlamasını geciktirmesi nedeniyle daha maliyetli olan enjeksiyon ve cerrahi tedavi seçenekleri yerine erken dönemde kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
Objectives: We investigated the use of extracorporeal shock wave therapy (ESWT) in patients with Dupuytren’s Disease (DD) palmar nodules in an attempt to reduce the contracture, alleviate the pain (if any), increase the range of motion and quality of life, and delay a probable surgery in the long term.
Methods: Patients with DD who presented to our hand surgery clinic and fulfilled the inclusion criteria were enrolled. The treatment was performed by the same physician using the ESWT device once a week for six weeks. The patients were evaluated with the VAS score, Quick-DASH questionnaire, and MAYO wrist score, and their grip strength was measured using a Jamar dynamometer.
Results: The mean age of the 23 patients included in the study was 51 years. There was a significant improvement in the second measurement of VAS and DASH scores compared with the preoperative values. The increase in the second and final follow-up measurements of the MAYO score and grip strength results compared with the preoperative values was found significant. The table-top test results turned negative in 16 patients.
Conclusion: We can suggest that ESWT in the early term can be preferred over costly injections and surgical intervention options as it increases the quality of life and delays the recurrence of contractures.

10.
900MHz Elektromanyetik Alanın Sıçan Serebellumu Üzerine Etkilerinin Histopatolojik Olarak İncelenmesi
Effect of 900-MHz Electromagnetic Field on the Cerebellum: A Histopathological Investigation
Tolga Mercantepe, Levent Tümkaya, Mehmet Fatih Gökçe, Zehra Suzan Topal, Erva Esmer
doi: 10.14744/SEMB.2018.42275  Sayfalar 129 - 134
Amaç: Günümüzde oldukça sık kullanılan teknolojik cihazlar belli frekanslarda elektromanyetik alanlara neden olmaktadır. Son dönemlerde çalışmalarda elektromanyetik alanın merkezi sinir sistemi hasarlarına neden olduğu bildirilmiştir. Serebellum insanlarda hareket kontrolü, dilin ve bilişsel-duygusal fonksiyonlarında görev alması nedeniyle yaşantımızda oldukça önem taşımaktadır. Serebellar korteks histolojik tabakalarında meydana gelebilecek hasarlar felç, tümör, otizm ve şizofreni gibi bazı nörolojik ve psikiyatrik hastalıklara neden olmaktadır. Çalışmamız küresel iletişim sistemleri standart frekansı 900MHz elektromanyetik olan alanın serebellum üzerine olan etkilerini histopatolojik ve stereolojik açıdan değerlendirilecektir.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda her birinde altı adet Sprague Dawley cinsi sıçan içeren sağlıklı kontrol ve elektromanyetik alan olmak üzere iki gruba ayrıldı. Elektromanyetik alan grubuna ait kafeslerin ortasına 20 gün süreyle 24 saat boyunca ER cihazı ile 900 MHz radyo frekansı radyasyon uygulandı.
Bulgular: 900 MHz frekansa sahip elektromanyetik alana maruz kalan Purkinje hücrelerinde ve granüler tabakadaki granüler hücrelerinde yoğun Kaspaz-3 ekspresyonu saptadık.
Sonuç: 900 MHz frekansa sahip elektromanyetik alan serebellar korteks histolojik tabakalarında hasara neden olduğunu gözlemledik.
Objectives: The currently widely used technological devices give rise to electromagnetic fields (EMFs) at various frequencies. Recent studies have reported that EMFs damage the central nervous system. The cerebellum is of considerable importance to human life due to its involvement in motor control, language, and cognitive-sensory functions. Damage occurring in the histological layers of the cerebellar cortex causes various neurological and psychiatric diseases, such as paralysis, tumor, autism, and schizophrenia. Our study involved a histopathological evaluation of the effects of communication systems’ standard 900-MHz EMF on the cerebellum.
Methods: Sprague–Dawley rats were assigned into two groups containing six animals each: control and EMF. The EMF group was exposed to a 24-h 900-MHz radiofrequency EMF over 20 days with a digital modulation signal generator installed in the middle of their cage. Ten days after EMF application, the rats were sacrificed by cervical dislocation under anesthesia induced with 50 mg/kg ketamine hydrochloride and 10 mg/kg intraperitoneal xylazine HC1.
Results: Intense caspase-3 expression was seen in the Purkinje cells and granular cells exposed to a 900-MHz frequency EMF (p<0.05). Pyknotic nuclei were notable in the Purkinje and granular cells exposed to a 900-MHz EMF. We also observed a decrease in the cytoplasm of the Purkinje and granular cells. Specimens from the EMF group exhibited decreases in the thickness of the molecular cell layer, Purkinje cell layer, and granular cell layer compared with those from the control group. However, the difference was not statistically significant (p>0.05).
Conclusion: A 900-MHz EMF causes deleterious effects on the cerebellum by giving rise to apoptosis accompanied by caspase-3 expression in the Purkinje and granular cells in particular.

OLGU SUNUMU
11.
Primer pür uterin lipom: Literatür eşliğinde iki olgu sunumu
Primary Pure Uterine Lipoma: A Report of two Cases and Review of the Literature
Deniz Tunçel, Rabia Doğukan, Fatih Mert Doğukan, Fevziye Kabukçuoğlu, Hakan Erenel, Işıl Ayhan
doi: 10.14744/SEMB.2017.66375  Sayfalar 135 - 137
Lipom sık gelişen bir antite olsa da uterus yerleşimli lipomlar son derece nadir görülen yumuşak doku tümörleridir. Literatürde az sayıda bildirilen uterus lipomlarının histogenezi hala tam olarak net değildir. Klinik semptomlar leiyomyomlara benzerdir.
Bu çalışmada uterus lipomu tanılı iki olgu klinik ve histopatolojik bulguları ile sunulmuştur.
Pure uterine lipomas are rare diagnoses despite lipoma being a common entity. The histogenesis of these lesions remains unknown, and its clinical symptoms are similar to those of uterine leiomyomas.
In this report, two cases of uterine lipomas were presented with their histopathological and clinical aspects.

12.
Spina Bifida Tanılı Bir Hastada Geç Dönemde Ortaya Çıkan Gergin Kord Sendromu
Late-Onset Tethered Cord Syndrome in a Patient with Spina Bifida: A Case Report
Mehmet Ağırman, Merve Çalkın, Fatma Zeynep Güngören, Oğuz Durmuş
doi: 10.14744/SEMB.2017.64936  Sayfalar 138 - 141
Gergin kord sendromu, kısa ve kalın bir filum terminale ile ilişkili olan klinik bir sendromdur. Konjenital ya da edinsel nedenlerle ortaya çıkabilmekte ve ilerleyici nörolojik kayıplara yol açabilmektedir. Tanıda öykü, fizik muayene, görüntüleme ve elektrofizyolojik testlerden faydalanılır.
Daha önceden spina bifida tanısı olan ve 1.5 yaşında pes ekinovarus nedeniyle opere olan 11 yaşındaki hasta sol ayak bileğinde ve diz çevresinde ağrı ve güçsüzlük şikayeti ile fiziksel tıp ve rehabilitasyon polikliniğimize başvurdu. Son 1 yıldır yürürken ayaklarında aksama, bacak kaslarında incelme ve ağrı şikâyetleri başlamış. Yapılan tetkiklerinde hastaya gergin kord sendromu tanısı konuldu.
Büyüme çağındaki spina bifida tanılı hastaların gergin kord sendromu ve siringomyeli açısından takibi oluşacak komplikasyonların önlenmesi açısından önem kazanmaktadır.
Tethered cord is a clinical syndrome associated with short and thick filum terminale. It can occur because of congenital or acquired reasons and can lead to progressive neurological deficits. A thorough medical history, physcial examination, imaging, and electrophysiological tests are heplful in its diagnosis.
An 11-year-old patient with a prior diagnosis of spina bifida was operated for pes ekinovarus at the age of 1.5 years. The patient visited our physical medicine and rehabilitation polyclinic with complaints of pain and weakness in the left ankle and region around the knee. She had been suffering from walking disruption, thinning of leg muscles, and pain for past 1 year. After imaging, a diagnosis of tethered cord syndrome was made.
Follow-up of patients diagnosed with spina bifida during growth period is important to prevent complications such as syringomyelia and tethered cord syndrome.

13.
Bir Lupus Miliaris Disseminatus Faciei Olgusu ve Literatürün Gözden Geçirilmesi
Lupus Miliaris Disseminatus Faciei: A Case Report and Brief Literature Review
Aslı Aksu Çerman, Ezgi Aktaş Karabay, Özben Yalçın, Ilknur Kıvanç Altunay
doi: 10.14744/SEMB.2017.39306  Sayfalar 142 - 144
Lupus miliaris disseminatus faciei (LMDF) etyolojisi net olarak bilinmeyen, nadir görülen, yüzün granülomatöz bir hastalığıdır. Klinik olarak yüzde simetrik olarak yerleşen, monomorfik, kırmızı- kahverenkli, sert papüllerle karakterizedir. Histopatolojik incelemede perifoliküler kazeifiye granulomlar izlenir.
20 yaşında erkek hasta yüz bölgesinde çok sayıda papüler lezyon ile polikliniğimize başvurdu ve histopatolojik inceleme sonrası LMDF tanısı konuldu. Sistemik tetrasiklin tedavisine yanıt vermeyen ancak sistemik dapson ve topikal takrolimus ile başarılı şekilde tedavi edildi.
Nadir görülmesi ve dapson tedavisine hızlı yanıt vermesi sebebiyle bu olgu sunuldu.
Lupus miliaris disseminatus faciei (LMDF) is a rarely seen, granulomatous disease of the face with an unknown etiology. Clinically, the disease is characterized by monomorphic, reddish-brown, dome-shaped papules symmetrically distributed on the face. Histopathologically, a perifollicular caseating granuloma is the hallmark.
A 20-year-old male patient was referred to our outpatient clinic with multiple papules distributed on his face, and he was diagnosed with LMDF based on histopathological examination. The patient was unresponsive to the oral tetracycline treatment; however, he was successfully treated with systemic dapsone and topical tacrolimus. This is a rare case of LMDF, which showed rapid improvement with dapsone therapy.

14.
Parotis bezinin bilateral eş zamanlı mukoepidermoid karsinomu
Bilateral Synchronous Mucoepidermoid Carcinoma of the Parotid Gland
Meltem Akpinar, Özlem Ünsal, Mahmut Çankaya, Fatih Tetik, Berna Uslu Coşkun
doi: 10.14744/SEMB.2017.74936  Sayfalar 145 - 148
Mukoepidermoid karsinom, parotis bezinin en sık görülen malign tümörü olsa da, her iki bezde eş zamanlı olarak görülmesi oldukça nadirdir. Bu olgu sunumunda, bilateral parotis bezi mukoepidermoid karsinomuna sahip 53 yaşında bir erkek hastanın tanı, tedavi ve takip süreci tartışılmıştır.
Hastanın primer şikayeti sol parotis bezindeki ağrısız kitleydi. Sağ parotis bezindeki kitle ise radyolojik görüntüleme sırasında insidental olarak saptandı. Sitopatolojik inceleme sonrası, sol tarafa total parotidektomi ve ipsilateral boyun diseksiyonu, sağ tarafa ise 5 hafta sonra yüzeyel parotidektomi yapıldı. Hastanın 3 yıllık takibinde parotis lojlarında ve boyunda rekürrens ya da nüks izlenmedi.
Parotis bezi tümörlerinde, diğer tükrük bezlerinin de detaylı klinik incelemesi, kontralateral bezde ve diğer tükrük bezlerinde eşzamanlı okült tümör olasılığı nedeniyle önerilmektedir. Ayrıca, metakron tümör olasığı nedeniyle, hastaların yakın takibi önemlidir.
Mucoepidermoid carcinoma is the most common malignant tumor of the parotid; however, its synchronous occurrence in both of the parotid glands is extremely rare. Herein, we presented a case of 53-year-old man with bilateral synchronous mucoepidermoid carcinoma of the parotid gland treated with surgery.
The patient mainly complained of a painless mass in the left parotid gland. A mass located in the right parotid gland was incidentally detected by imaging. Based on cytopathology, left total parotidectomy was performed while preserving the facial nerve with ipsilateral neck dissection, and 5 weeks later, right superficial parotidectomy was performed. At the 3-year follow-up, there was no recurrence in the parotid regions and the neck.
A detailed examination for parotid masses is suggested for identifying possible occult synchronous tumors in the contralateral side or in other salivary glands. A close follow-up is also recommended for the risk of future occurrence of metachronous tumors.

LookUs & Online Makale