ISSN : 1302-7123 | E-ISSN : 1308-5123

Quick Search




SETB: 53 (1)

Volume: 53  Issue: 1 - 2019

REVIEW ARTICLE
1.Current Overview of Neonatal Convulsions
Duygu Besnili Acar, Ali Bülbül, Sinan Uslu
doi: 10.14744/SEMB.2018.22844  Pages 1 - 6
Neonatal konvülziyon yenidoğan döneminin en sık görülen acil nörolojik hastalıklardan birisidir. Sıklığı 1000 canlı doğumda 1,5- 3 olarak bildirilmektedir. Yenidoğanda nöronların immatür olması ve nörotransmitterlerdeki farklılık nedeniyle konvülziyon eşiğinin daha düşük olduğu bilinmektedir. Yenidoğan konvülziyonlarında etyolojideki en sık neden hipoksik iskemik ensefalopati olup, diğer nedenler ülkenin gelişmişlik düzeyine göre değişebilmektedir. Konvülziyonlar klinik bulgularına göre dört farklı tipte sınıflandırılmaktadır. En sık görülen tipi subtle (tanımlanmamış) tip nöbettir. Diğer tipleri ise; klonik, tonik ve myoklonik nöbetlerdir. Yenidoğan döneminde sıklıkla görülebilen non-epileptik paroksismal hareketler nöbetle karıştırılmamalıdır. En sık görülen non-epileptik paroksismal hareketler jitterness, uyku myoklonisi ve hiperekspleksiadır. Yenidoğan döneminde konvülziyon tespit edilen bebek hastaneye yatırılarak mümkünse devamlı video EEG ile monitörize edilmelidir. Bebek hızlıca değerlendirilip, akut metabolik bozukluk tespit edilirse ona yönelik tedavi verilmeli, yoksa antikonvülzan ilaçlarla tedavi başlanması planlanmalıdır. Antikonvülzan ilaçlarla ilgili bir çok çalışma yapılmakta ancak, halen ilk basamak tedavide fenobarbital önerilmektedir. İkinci basamakta ise levetirasetam ve fenitoin yaygın olarak kullanılan antikonvülzan ilaçlardır. Tedavinin amacı sadece akut semptomatik nöbetleri durdurmak değil, aynı zamanda beyin hasarını azaltmak, sonrasında gelişebilecek epilepsi ve nörolojik olumsuz etkileri minimalize etmek olmalıdır.
Neonatal convulsions are one of the most common emergency neurological events in the early period after birth. The frequency has been reported to be 1.5 to 3 in 1000 live births. It has been established that the convulsion threshold is lower in infants due to immature neonatal neurons and differences in neurotransmitters. Hypoxic ischemic encephalopathy is the most common etiology in neonatal convulsions. Other causes vary, and may be related to the level of development of the country. Convulsions are classified into 4 different types according to the clinical findings. The most common is the subtle (undefined) type of seizure; the other types are defined as clonic, tonic, and myoclonic seizures. Non-epileptic paroxysmal movements frequently seen in the neonatal period, should not be confused with seizures. The most common non-epileptic paroxysmal movements are jitteriness, benign neonatal sleep myoclonus, and hyperekplexia. A newborn that experiences convulsions should be hospitalized and monitored with continuous video electroencephalogram, if possible. If an initial rapid evaluation detects an acute metabolic disorder, treatment is provided, and, if warranted, it will be followed by a plan for further treatment with anticonvulsant drugs. Phenobarbital is still currently recommended as first-line therapy, though there are studies of other anticonvulsant drugs. Levetiracetam and phenytoin are commonly used as second-step anticonvulsant drugs. The aim of treatment should be not only to stop acute symptomatic seizures, but also to reduce the risk of brain damage and to minimize the possible negative effects of epilepsy and neurological deficits.

2.Preoperative Localization Studies in Primary Hyperparathyroidism
Mehmet Uludag
doi: 10.14744/SEMB.2019.78476  Pages 7 - 15
Primer hiperpatiroidizm (pHPT) üçüncü en sık endokrin hastalık olup, ayaktan hiperkalseminin en sık nedenidir. pHPT’nin % 80-85’ine tek paratiroid adenomu, % 4-5’inde çift adenom, % 10-15’i çoklu bez hiperplazisi ve % 1’den azı paratiroid kanseri neden olmaktadır. pHPT’nin tanısı biyokimyasal olarak koyulur ve tek küratif tedavisi cerrahidir. pHPT’nin büyük bölümünde hastalığın etkeni tek bez hastalığı olup, patolojik bezilerin büyük bölümünü preoperatif lokalizasyon yöntemleri ile belirleyebilmek mümkün olmakta ve bu hastalarda mimimal invaziv yöntemlerle paratiroidektomi (MİP) uygulamak mümkün olmaktadır. Günümüzde pHPT’nin tedavisinde seçilmiş hastalarda MİP standart tedavi haline gelmiştir. Preoperative lokalizasyon yöntemleri nonincaziv ve invaziv yöntemler olarak değerlendirililebilir. Günümüzde kullanılan noninvaziv lokalizasyon yöntemleri; Ultrasonografi (USG), paratiroid sintgrafi, 4D bilgisayarlı tomografi, magnetic rezonans görüntüleme, 18F-fluorokplin ve 11C-metionin ile yapılan PET/CT’dir. Preoperatif invaziv lokalizasyon yöntemleri ise ince iğne aspirasyon biyopsisi ile parathormon (PTH) ölçümü, bilateral juguler ven örnekleme ile PTH ölçümü ile lateralizasyon, selektif venöz örnekleme, paratiroid arteriografidir. Bu çalışmada pHPT’de preoperatif lokalizasyon çalışmalarını değerlendirmeyi amaçladık.
Primary hyperparathyroidism (pHPT) is the third most frequently seen endocrine disease and it is the most common cause of hypercalcemia seen in ambulatory patients. PHPT is most often (80%-85%) caused by a single parathyroid adenoma, followed by double adenoma (4%-5%), multiple gland hyperplasia (10%-15%), and parathyroid carcinoma (<1%). The diagnosis of pHPT is biochemically established and the only curative treatment is surgery. Since the cause of pHPT is typically single-gland disease, it is possible to determine the majority of pathological glands with preoperative localization methods and use the minimally invasive parathyroidectomy (MIP) approach. MIP has become the standard treatment for pHPT in selected patients. There are both noninvasive and invasive preoperative localization methods. Noninvasive methods currently used include ultrasonography (US), parathyroid scintigraphy, 4-dimensional computed tomography (CT), magnetic resonance imaging, and positron emission tomography-CT with 18F-fluoroquinolone and 11C-methionine. Preoperative invasive localization methods include parathyroid hormone (PTH) measurement with fine-needle aspiration biopsy, lateralization with PTH measurement via bilateral jugular vein sampling, selective venous sampling, and parathyroid arteriography. The aim of this study was to evaluate preoperative localization studies used in cases of pHPT.

ORIGINAL RESEARCH
3.Evaluation of Anesthetic and Analgesic Effects of Intrathecal Administration of Tramadol vs Fentanyl
Surhan Özer, Hacer Şebnem Türk
doi: 10.14744/SEMB.2018.19327  Pages 16 - 20
Amaç:
Bizim amacımız, elektif transüretral prosedür uygulanan hastalarda intratekal tramadolün bupivakaine eklenen fentanil ve bupivakaine eklenen plasebo ile karşılaştırıldığındaki anestezik ve analjezik etkilerini gözlemlemektir.
Gereç ve Yöntem:
Elektif transüretral prosedür uygulanan ASA I-III 146 hastanın dahil edildiği prospektif, çift kör, randomize çalışmada intratekal lokal anestetik ile tramadol HCL’nin anestetik ve analjezik etkinliğini değerlendirdik. Lomber intratekal blok, cerrahi için %0,5 Heavy Bupivakain tramadol HCL, fentanil veya salin ile kombine edilerek uygulandı. Her bir gruba, 12.5mg bupivakain ile 50μg (1ml) fentanil (F), 12.5mg bupivakain ile 10mg (1ml) tramadol (T) or 12.5mg bupivakain ile 1ml koruyucu serbest salin (S) verildi.
Bulgular:
Salin grubunda Tramadol HCL ve fentanil gruplarından daha çok hasta ağrı deneyimledi (p<0.05). Fentanil Grubunda tramadol ve salin gruplarıyla karşılaştırıldığında S1-2 segmentinden gerileme ortalaması daha uzundu (p<0.05). Komplikasyon görülme sıklığı benzerdi.
Sonuç:
Fentanil eklenen lokal anestestetiklerin postoperatif analjezi süresinin tramadol eklenen lokal anestetiklerle karşılaştırıldığında daha uzun olduğu sonucuna vardık.
Objectives: The aim of this study was to examine the anesthetic and analgesic effects of intrathecal tramadol compared with intrathecal fentanyl added to bupivacaine and that of a placebo added to bupivacaine in patients undergoing elective transurethral procedures.
Methods: The anesthetic and analgesic efficacy of intrathecal tramadol hydrochloride (HCL) was assessed against a local anesthetic in this prospective, double-blind, randomized study of 146 American Society of Anesthesiologists classification I-III patients who underwent an elective transurethral procedure. A lumbar intrathecal block was performed using bupivacaine heavy 0.5 % combined with either tramadol HCL, fentanyl, or saline for surgery. Each group received 12.5 mg bupivacaine with 50 μg (1 mL) fentanyl, 12.5 mg bupivacaine with 10 mg (1 mL) tramadol, or 12.5 mg bupivacaine with 1 mL preservative-free saline.
Results: The saline group experienced more pain than patients in the tramadol HCL and fentanyl groups (p<0.05). The mean time to regression of the sensory block to the S1-2 segment was significantly longer in the fentanyl group compared with the tramadol and saline groups (p<0.05). The incidence of complications was similar.
Conclusion: Fentanyl added to a local anesthetic provided longer postoperative analgesia compared with tramadol added to a local anesthetic.

4.Prolonged Analgesic Efficacy of Articaine with the Addition of Tramadol in Axillary Brachial Plexus Block
Leyla Kılınç, Surhan Çınar, Hacer Şebnem Türk
doi: 10.14744/SEMB.2018.03274  Pages 21 - 26
Amaç: Artikain etkisi hızlı başlayan kısa etki süreli lokal anesteziktir. Bu çalışmada aksiller blok uygulamasında artikaine tramadol ekleyerek analjezi süresini uzatmayı amaçladık.
Yöntemler: Sinir stimilasyon tekniği ile aksiller blok yapılacak ASA I-II grubu 18-60 yaş arası el ve veya önkol cerrahisi geçirecek 60 hasta çalışmaya dahil edildi. İki gruba ayrılan hastalardan grup A (n=30) 40 ml 1% artikain, grup AT (n=30) 40 ml 1% artikain ve 100 mg tramadol uygulandı. Duyusal ve motor blok başlama süreleri, duyusal, motor blok ve analjezi süreleri ve hemodinamik parametreler lokal anestezik enjeksiyonundan önce, 5, 10, 20, 30, 60, 120, 180 dakika sonra kaydedildi. Student’s t-test, Mann- Whitney U test, χ2 testleri istatistiksel analiz için kullanıldı, p<0.05 anlamlı kabul edildi.
Bulgular: Duyusal blok süresi grup AT (187.5 ± 13.0 dk) de grup A (140.78 ± 8.74 dk) ya gore anlamlı olarak uzun bulundu (p< 0.02) (Table 2). Motor blok süresi grup AT (137.4 ± 3 min) de grup A (93.71 ± 9.6 min) ya gore anlamlı olarak uzun bulundu (p< 0.01) (Table 2). Analjezi süresi grup AT (218.8 ± 18.2 min) de grup A (170.8 ± 17.2 min) ya göre anlamlı olarak uzun bulundu (p<0.05) (Table 2). Grup AT de postoperatif dönemde iki hastada bulantı ve bir hastada hipotansiyon kaydedildi.
Sonuç: Bu çalışma aksiller blok uygulamasında 1% artikaine 100 mg tramadol eklenmesinin analjezi süresini uzattığını göstermektedir.
Objectives: Articaine is a rapid-onset, short-duration, local anesthetic. The aim of this study was to study the effect of adding tramadol to articaine in an axillary block to prolong the analgesic effect.
Methods: This study was conducted with 60 patients of American Association of Anesthesiologists classification I or II and aged 18 to 60 years who underwent hand or forearm surgery with an axillary plexus block using a nerve stimulation technique. The patients were randomized into 2 groups: Group A (n=30) received 40 mL 1% articaine and Group AT (n=30) was administered 40 mL 1% articaine with 100 mg tramadol. The onset of sensory block, motor block, duration of sensorial block and motor block, duration of analgesia and hemodynamic parameters were recorded before the block and 5, 10, 20, 30, 60, 120, 180 minutes after the local anesthetic injection.
Results: The sensory block duration in Group AT (187.5±13.0 min) was significantly longer than that of group A (140.78±8.74 min) (p<0.02). The motor block duration in Group AT (137.4±3 min) was significantly longer than that seen in Group A (93.71±9.6 min) (p<0.01). The duration of analgesia was longer in Group AT (218.8±18.2 min) than in Group A (170.8±17.2 min) (p<0.05). In group AT, 2 patients experienced the side effect of nausea and 1 patient had hypotension in the postoperative period.
Conclusion: This study demonstrated that the addition of 100 mg of tramadol to articaine used for an axillary plexus block prolonged analgesia.

5.Predicting Morbidity and Mortality in Patients with Lower Extremity Necrotizing Fasciitis
Fatih Irmak, Semra Karşıdağ
doi: 10.14744/SEMB.2019.57778  Pages 27 - 32
Amaç: Nekrotizan fasiit (NF) hayatı ve ekstremiteyi tehdit edebilen, çok sık görülmeyen bir yumuşak doku enfeksiyonudur. NF, baş edilmesi en zor cerrahi enfeksiyonlardan biri olup, tabloya genellikle ileri sistemik toksisite de eşlik eder. Bu çalışmanın amacı alt ekstremite NF olgularında komorbid hastalıklarla birlikte serum laktat ve kreatinin seviyeleri ile, mortalite ve morbidite insidansı arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir.
Yöntem: Bu çalışmada, 87 alt ekstremite NF olgusunda tedavi şekli, serum laktat ve kreatinin seviyeleri ve semptomların ilk başlamasıyla, cerrahi uygulanan zaman arasında geçen süre ile amputasyon ve ortalama yaşam süresi arasındaki ilişki değerlendirilmiştir.
Bulgular: Semptomların başlamasıyla cerrahi yapılma zamanı arasındaki ortalama süre 3.7 gün idi. Bu süre uzadığında amputasyon ve mortalite anlamlı şekilde arttığı saptanmıştır (p< 0.001). Serum kreatinin seviyesi 2 mg/dL’den fazla olan 12 hastada mortalite oranı % 66 olarak saptandı. Amputasyon/dezartikülasyon yapılan 14 hastanın 12’sinde (%85.7) ortalama serum laktat seviyesi 5.7 (5.1-8.7 arası) mmol/L, ortalama serum kreatinin seviyesi ise 1.92 (1.4-3.3 arası) mg/dL olarak saptandı. Başvuru esnasında serum kreatinin ve laktat seviyesinin yüksek olmasının, mortalite ve amputasyon görülme sıklığını istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttırdığı saptanmıştır (p< 0.001).
Sonuç: Bu çalışmanın sonuçlarına göre, alt ekstremite NF olgularında mortalite ve morbiditeyi arttıran başlıca faktörler; ileri yaş, geç başvuru, başvuru esnasında yüksek serum laktat ve kreatinin değerleri olarak saptanmıştır. Ayrıca bu parametreler, ilk başvuru esnasında hastalığın seyri açısından da fikir veren parametreler olarak akılda bulundurulmalıdır.
Objectives: Necrotizing fasciitis (NF) is a rare but limb- and life-threatening soft-tissue infection. It is among the most challenging surgical infections faced by surgeons, and is often accompanied by severe systemic toxicity. The aim of this study was to evaluate the predictive power of serum lactate and creatinine levels for mortality and morbidity in lower extremity NF.
Methods: A retrospective cohort analysis of 87 patients with lower extremity NF was performed to evaluate the management techniques and the amputation and survival rates according to serum lactate and creatinine levels as well as the time between the onset of symptoms and surgery.
Results: The mean time between the onset of symptoms and surgery was 3.7 days. As the time between the onset of symptoms and surgery increased, the rate of amputation and mortality significantly increased (p<0.001). In all, 66% of the mortality in the group was seen among the 12 patients who had a serum creatinine level greater than 2 mg/dL at the time of presentation. In 12 of 14 patients (85.7%) who underwent amputation/disarticulation, the mean serum lactate level was 5.7 mmol/L (range: 5.1-8.7 mmol/L), and the mean serum creatinine level was 1.92 mg/dL (range: 1.4 to.3.3 mg/dL). The high levels of serum creatinine and lactate were found to be statistically significant in terms of predicting mortality and amputation (p<0.001).
Conclusion: Based on the results of this study, it was determined that risk factors for mortality include age, late presentation, increased serum creatinine and lactate levels, and that these factors can predict the rate of death from NF at the time of presentation.

6.Results of Surgical Treatment of Patients with Malignant Eccrine Poroma
Sevgi Kurt Yazar, Merdan Serin
doi: 10.14744/SEMB.2018.10170  Pages 33 - 36
Giriş: Malign ekrin poroma nadir görülen bir deri malinitesidir. Bu çalışmada malign ekrin poroması olan ve cerrahi olarak tedavi edilmiş olan hastaların tedavi sonuçları değerlendirilmiştir.
Metot: 2012 ve 2018 yılları arasında malign ekrin poroma nedeniyle opere olmuş hastalar çalışmaya dahil edildi. Yaş, cinsiyet, anatomik lokalizasyon, histopatolojik özellikler ve tedavi yaklaşımlarına göre hastalar değerlendirmeye alındı.
Sonuçlar: Ortalama tümör çapı 2.53 cm (0.3-7 cm) ve ortalama tümör kalınlığı 3.06 mm (2.5-4 mm) olarak bulundu. Ortalama cerrahi tümör marjini 1. eksizyon sonrası 1.28 mm ve 2. eksizyon sonrası 8.83 mm olarak bulundu. Takip döneminde nüks veya uzak metastaz saptanmadı.
Tartışma: Sık rastlanan deri kanserleinin aksine malign ekrin poromaların randomize çalışmalar ile belirlenmiş tedavi algoritmaları bulunmamaktadır. Bu hastaların tedavi sonuçlarının planlanmasında hasta serilerinin sonuçlarının cerrahi tedavisinin planlanması noktasında çok önemli olduğunu düşünüyoruz.
Objectives: Malignant eccrine poroma is a rare cutaneous malignancy. This study was a review of a series of patients with malignant eccrine poroma who underwent surgical treatment conducted in order to evaluate the management techniques and outcomes of treatment modalities.
Methods: All cases of surgically excised malignant eccrine poroma performed in a single clinic between 2012 and 2018 were included in the study. The details of patient age, gender, anatomical location of the tumor, histopathological features, and treatment modalities were analyzed.
Results: The average tumor size was 2.53 cm (range: 0.3-7 cm). The average tumor thickness was 3.06 mm (range: 2.5-4 mm). The mean clean tumor margin after the first excision was 1.28 mm and the mean tumor margin after the second excision was 8.83 mm. No recurrence or distant metastasis was detected in any of the patients during the follow-up period.
Conclusion: Unlike frequent skin cancers, rare skin cancers, like malignant eccrine poroma, don’t have definite treatment algorithms constituted from randomized trials. The findings of patient series are very useful to guide physicians in these cases.

7.Management and Treatment of Pressure Ulcers: Clinical Experience
Fatih Irmak, Soysal Baş, Mert Sızmaz, Hatice Aylin Akbulut, Semra Hacıkerim Karşıdağ
doi: 10.14744/SEMB.2018.70973  Pages 37 - 41
Amaç: Bası yaraları özellikle kronik ve uzun süreli tedavi gerektiren hospitalize hastalarda sık görülen, koruyucu hekimlik ile prevalansı azaltılabilecek bir sağlık sorunudur. Bası yarasıyla mücadelede multidisipliner yaklaşım önemli olmakla birlikte hastanın genel durumunun ve kooperasyonunun bozuk olması tedaviyi bazen daha da komplike hale getirebilmektedir. Bası yarasının ortaya çıkması ve tekrarlaması koruyucu hekimlik ve basit yöntemlerle azaltılabilse de, günümüzde hala prevalansı yüksek seyretmektedir. Çalışmamızın amacı kliniğimizde yatarak tedavi görmüş olan bası yarası olguları hakkındaki deneyimlerimizi paylaşarak, bası yaralarına yaklaşımı ve tedavi metotlarını irdelemektir.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Eylül 2013 ve Eylül 2018 arası kliniğimize yatarak tedavi olmuş olan 52 bası yarası hastası retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastalarda yaş, cinsiyet, bası yarası lokalizasyonu, tedavi yöntemi, komorbid hastalıklar ve postoperatif dönemde karşılaştığımız komplikasyonlar incelenmiştir.
Bulgular: 52 hastanın 35’i erkek, 17’si kadın, yaş ortalaması 50.3 idi. En sık eşlik eden komorbidite diabetes mellitus, en sık etiyolojik neden parapleji idi. Olgularda bası yarası lokalizasyonu; 45 hastada sakral bölgede, 23 hastada iskial bölge, 11 hastada trokanterik bölge ve 4 hastada ise diğer bölgelerde (skapuler, lomber, vertebral) idi. Onarım metotu olarak en sık başvurduğumuz teknikler; fasyokutan rotasyon flepleri, myokutanöz flepler, ve perforatör fleplerdi. Hiçbir olguda major komplikasyon gözlenmedi.
Tartışma: Bası yaralarıyla mücadelede dikkat edilmesi gereken en önemli faktör, bası yarası oluşumunun önüne geçilmesidir. Ancak bu şekilde tedavisi bazen komplike hale gelebilen hasta grubunda sağlık sistemine maliyet en aza indirilebilir. Bası yarası oluşmaya başladıktan hemen sonra gerekli tedbirler ile birlikte konservatif tedaviye başlanılırsa hastalığın ilerlemesi engellenebilir. İleri evre bası yarası tedavisinde plastik cerrahinin rolü; hastanın nutrisyonel ve genel durumu düzeltildikten hemen sonra uygun hastada, bası yarası rekonstrüksiyonunu gerçekleştirmek, aynı zamanda nüks riskini en aza indirmek için hasta ve yakınlarına gerekli eğitimlerin verilmesini sağlamaktır.
Objectives: Pressure ulcers are a common healthcare problem, particularly among hospitalized patients who need long-term treatment; however, preventive medicine can reduce the prevalence. A multidisciplinary approach is fundamental to providing proper care, and the general health status and cooperation of the patient determine treatment modalities. Simple methods can prevent pressure ulcers and their recurrence. The aim of this study was to share clinical experience and evaluate the approach and treatment modalities used for pressure ulcers.
Methods: Fifty-two patients hospitalized with the indication of pressure ulcers were evaluated retrospectively. Age, sex, localization of the decubitus ulcer, treatment method, comorbid diseases, and any postoperative complications were analyzed.
Results: Thirty-five patients were male and 17 were female. The mean age was 50.3 years. The most common accompanying disease was diabetes mellitus and the most common etiology was paraplegia. Pressure ulcers were localized on the sacral area in 45 patients, the ischial area in 23, the trochanteric area in 11 patients, and other parts of the body (scapular, lumbar) in 3 patients. Fasciocutaneous rotation flaps, myocutaneous flaps, and perforator flaps were the most used reconstruction techniques. No major complication was observed.
Conclusion: The most important point with regard to pressure ulcers is prevention. Healthcare system expenses can be significantly reduced by preventing the formation of decubitus ulcers. The progression of pressure ulcers can be easily controlled if the necessary care and treatment are provided in the early period. The role of the plastic surgeon in advanced stages is to perform reconstruction in appropriate cases and to educate patients and their caregivers with the aim of preventing recurrence.

8.Patient Reported Quality of Life and Aesthetic Satisfaction with Latissimus Dorsi Flap in Immediate Partial and Delayed Total Breast Reconstruction
Merdan Serin, Sevgi Kurt Yazar
doi: 10.14744/SEMB.2018.04820  Pages 42 - 45
Amaç: Latissimus dorsi (LD) kas flebi otolog meme rekonstrüksiyonlarında karın fleplerine alternatif olarak kullanabilir. Bu çalışmada LD flebi ve implant ile yapılan meme rekonstrüksiyonlarda hastaların yaşam kalitesi ve estetik memnuniyet derecesi araştırıldı.
Yöntemler: LD flebi ile meme rekonstrüksiyonu yapılmış olan 16 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara ameliyattan 12 ay sonra yaşam kalitesinin ve estetik memnuniyetin değerlendirilmesi amacıyla anket uygulandı.
Bulgular: Hastaların hiçbirinde ameliyat sonrasında majör komplikasyon saptanmadı. Tüm hastaların estetik sonuçlardan ileri derecede memnun oldukları ve yaşam kalitelerinin yüksek olduğu tespit edildi. Memnuniyet derecesinin parsiyel ve total, implantlı veya implantsız rekonstrüksiyonlarda değişmedi görüldü.
Sonuç: LD flebi parsiyel ve total otolog meme rekonstrüksiyonlarında karın fleplerine iyi bir alternatif olabilir ve benzer seviyede estetik sonuçlar sağlayabilir.
Objectives: Latissimus dorsi (LD) muscle flap can be used as an alternative to abdominal flaps for autologous breast reconstruction. The aim of the present study was to present the results of the quality of life and aesthetic satisfaction of breast reconstruction surgeries with LD flap and implants.
Methods: Sixteen patients who had undergone LD flap breast reconstruction were included in the study. Patients were surveyed on the quality of life and aesthetic satisfaction 12 months following breast reconstruction.
Results: There were no major complications observed following surgeries. All of the patients included in the study were highly satisfied with the final aesthetic results. There was no difference in satisfaction rate between partial versus total reconstructions and between reconstruction with or without implant.
Conclusion: LD flaps can be a good alternative to abdominal flaps for autologous breast reconstruction for both partial and total breast reconstruction and can achieve similar aesthetic results.

9.Multidimensional Analysis of Urinary Stone Diseases in Pediatric Patients
Ayhan Dalkılınç, Hasan Demirkan, Gül Özçelik
doi: 10.14744/SEMB.2019.32858  Pages 46 - 48
Üriner sistem taşları çocuklarda erişkinlerde olduğundan daha seyrek görülür. Ürolitiazis olgularında etiyolojiyi belirlemek, tedavide başarıyı sağlamak ve rekürrensi önlemek açısından oldukça önemlidir. Bu çalışmada pediatrik üriner sistem taş hastalıklarının klinik özellikleri ve olası risk faktörlerinin araştırılması amaçlandı.
Çocuk Nefroloji Polikliniğinde 2000-2014 yılları arasında üriner sistem taş hastalığı tanısıyla takip edilen 126 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Olguların başvuru yakınmaları, tanı yaşları, aile öyküleri, taşın yerleşim yerleri belirlendi. Hastaların tümünde direkt idrar mikroskopik bakısı, tam idrar tetkiki ve idrar kültürü yapıldı, 24 saatlik idrar toplanabilen hastalarda bir günlük idrarda kalsiyum, ürik asit, okzalat, sitrat, magnezyum ve sistin düzeyleri ölçüldü, serum elektrolit, kan üre azotu, kreatinin, kalsiyum, fosfor, ürik asit, albümin ölçümleri, üriner USG ve taş analizi (X ışını ile difraksiyon yöntemiyle gerçekleştirildi)
14 yıllık takipte kayıtları tam olan 126 olgu çalışmaya katıldı. Bu hastaların 70’i (%55) erkek 56’sı (%45) kız idi. Hastaların başvuru yaşı 55 aydı (1-162). Hastaların %34’ünde ailede taş öyküsü vardı.Geçirilmiş idrar yolu enfeksiyonu (İYE) öyküsü oranı %26 idi. Olguların %34’ünde D vitamini kullanımı vardı ve %5’inde yüksek doz mevcuttu. Metabolik risk faktörü oranları,%41 hiperkalsiüri, %30 hipositratüri, %14 hiperoksalüri, %10 hiperürikozüri, %5 sistinüri olarak belirlenmişti. Taşın lokalizasyonu hastaların %81 inde böbreklerde, %16,5’unda üreterde, %2,5’ında mesanede görüldü. Taş analizinde; hastaların %45’inde kalsiyum oksalat, %35’inde kalsiyum fosfat, %14,2’sinde ürik asit, %13,3’ünde sistin içeriği tespit edilmişti.Uygulanan tedaviler; %52 oranında ESWL, %71 oranında cerrahi girişimdi.
Üriner sistem taş hastalığı olan çocuklarda rekürrensleri önlemek için metabolik değerlendirme ve taş analizi yapılmalı, ömür boyu takip gereği vurgulanmalıdır.
Objectives: Urinary tract stones are less common in children than in adults. Determining the etiology is the most important step to achieve successful treatment and prevent future recurrence. The aim of this study was to investigate the clinical characteristics and possible risk factors for urinary stone disease in pediatric patients.
Methods: The data of 126 patients with urinary stone disease who were treated in a pediatric nephrology clinic between 2000 and 2014 were analyzed retrospectively. A total 126 patients were enrolled in the study: 70 (55%) male and 56 (45%) female patients were included. The complaints, age of diagnosis, family histories, and stone location were examined. Direct urine microscopic examination, complete urinalysis, and urine culture were performed for all of the patients. Calcium, uric acid, oxalate, citrate, magnesium, and cystine levels were measured in urine collected in a 24-hour period. Serum electrolyte, blood urea nitrogen, creatinine, calcium, phosphorus, uric acid, and albumin levels were measured. Urinary ultrasound was performed. Stone analysis was conducted using the X-ray diffraction method. The mean age of the patients was 55 months (range: 1-162 months) at presentation.
Results: In all, 34% of the patients had a family history of urinary stone disease. The rate of previous urinary tract infection was 26%. It was determined that 34% of the patients had been taking vitamin D and 5% had been taking a high dose. Metabolic risk factors determined were: hypercalciuria in 41%, hypocitraturia in 30%, hyperoxaluria in 14%, hyperuricosuria in 10%, and cystinuria in 5%. Among the group, 81% of the patients had kidney stones, 6.5% had ureter stones, and 2.5% had bladder stones. Furthermore, it was determined that 45% of the stones were composed of calcium oxalate, 35% had calcium phosphate stones, 14.2% had uric acid stones, and 13.3% had cystine stones. In 52% of the cases, extracorporeal shock wave lithotripsy was performed, and 71% underwent surgical treatment.
Conclusion: Metabolic evaluation and stone analysis should be performed to prevent future recurrences in children with urinary stone disease and lifelong follow-up should be emphasized.

10.Risk Factors and Diagnostic Methods in Vocal Cord Mucosal Lesions
Ceki Paltura, Ahmet Güvenç, Sibel Bektaş, Ömer Develioglu, Mehmet Külekçi
doi: 10.14744/SEMB.2019.29291  Pages 49 - 53
Amaç: Vokal kord lezyonlarının malinite riskinin klinik özelliklerle ilişkisi ve preoperatif tanı ile kesin patolojinin korelasyonu.
Materyal ve Metod: Çalışma 2014-2018 yılları arasında ses kısıklığı ile kliniğimize başvuran ve laryngeal lezyonu nedeni ile süspansiyon laringoskopi yapılmasına karar verilen hastaların dosyalarının retrospektif olarak taranması ile yapılmıştır. Hasta dosyaları incelenerek hastaların yaşı, cinsiyeti, sigara ve alkol kullanımı, lezyonun tarafı ile malignite oranı karşılaştırılmıştır. Ayrıca hastaların preoperatif tanıları ile perop ve kesin patoloji sonuçları uygunluk bakımından değerlendirilmiştir.
Bulgular: Çalışmaya uygun 296 dosya bulunmuştur. Bazı hastalara birden fazla süspansiyon laringoskopi (SL) uygulanması nedeni ile bu hastaların son patoloji sonuçları alınmıştır. Bu nedenle çalışmaya 260 hasta dahil edilmiştir. Hastaların 191’i (%73,5) erkek, 69’u(%26,5) kadındı. Hastaların 169’u(%65) sigara kullanıyordu. 13 (%5) hasta alkol kullanıyordu. Lezyonların 106’ı (%40,8) sol, 120’si (%46,2) sağ ve 34 (%13,1) tanesi ise bilateral yerleşimli idi. Hastaların 68’i (%26,2) malign, 165’i (63,5) benign ve 27 (%10,4)’ü premalign olarak sonuçlandırıldı. Hastaların yaşları incelendiğinde 5 ve 6. dekattaki hastaların malignite riskinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü (p<0.001). Cinsiyete göre malignite riskine baktığımızda ise malign hastaların 64 (%94,1) tanesinin erkek olduğu, 4’ünün (%5,9) ise kadın olduğu saptandı (p<0.001). Malign hastaların 64’ünün (%94,1) sigara kullandığı ve sigaranın anlamlı olarak malignite riskini arttıdığı saptandı (p<0.001). Malign hastaların sadece 8’i (11,8) alkol kullanıyordu ve anlamlı bir ilişki saptanmadı (p=0.018). Malignitenin lezyonun bulunduğu tarafa göre ilişkilendirilmesinde gruplar benzer bulundu (p=0.89). Benign hastalığa göre malign hastalar değerlendirilerek lojistik regresyon analizi yapıldığında erkek cinsiyetin 6,45 oranında, sigara kullanımının da 7,81 oranında malign hastalık riskini arttırdığı saptanmıştır. Preop tanılar ile patolojik tanılar karşılaştırıldığında ise %32,3 oranında preoperatif tanı ile postoperatif tanı arasında uyumsuzluk bulunmuştur.
Sonuç: Ses kısıklığı olan ve laringeal lezyon saptanan hastalarda fizik muayenenin yanında lezyonun mikroskop altında incelenmesi ve palpasyonu tanı koymada çok önemlidir. Sigara kullanımı, ileri yaş ve erkek cinsiyet vokal kord lezyonlarının malignite riskini arttırmaktadır.
Objectives: This study was an examination of malignancy risk determined according to clinical characteristics and preoperative diagnosis in vocal cord lesions compared with the definitive pathology results.
Methods: This was a retrospective study of the files of patients who were admitted to a clinic due to hoarseness and/or a laryngeal lesion and underwent a suspension laryngoscopy (SL) between 2014 and 2018. The patient files were examined and the parameters of age, gender, smoking status, alcohol use, and the site of the lesion were compared for the risk of malignancy. The details of the preoperative diagnoses, peroperative findings, and definite pathology results were evaluated for agreement.
Results: In all, 296 cases were reviewed. Since some patients had undergone multiple SL procedures, only the final pathology results of these patients were included in the study and the final total was 260 patients. The study population consisted of 191 (73.5%) male and 69 (26.5%) female patients. Of the group, 169 (65%) were smokers and 13 (5%) consumed alcohol. The lesions were left-sided in 106 (40.8%), right-sided in 120 (46.2%), and bilateral in 34 (13.1%) cases. A total of 68 (26.2%) cases were malignant, 165 (63.5%) were benign, and 27 (10.4%) were determined to be premalignant. Analysis of patient age revealed that the risk of malignancy was significantly higher in patients in the fifth or sixth decade of life (p<0.001). Examination of gender and the risk of malignancy indicated that 64 (94.1%) of the malignant patients were male and 4 (5.9%) were female (p<0.001). It was also found that 64 of the malignant patients (94.1%) were smokers (p<0.001). Only 8 (11.8%) of the patients with malignant lesions used alcohol, and no significant relationship was found (p=0.018). The association of malignancy with the lesion site was similar (p=0.89). Logistic regression analysis determined that male gender increased the risk of malignancy 6.45% and smoking increased the risk 7.81%.
Conclusion: Microscopic examination of the lesion and palpation are very important in the diagnosis of patients with hoarseness and laryngeal lesion. Smoking, advanced age, and male gender increased the risk of malignancy of vocal cord lesions.

11.Pleural Effusion in End Stage Renal Failure Patients
Gulfidan Uzan, Hande Ikitimur
doi: 10.14744/SEMB.2018.40327  Pages 54 - 57
Amaç: Çalışmamızda son iki yılda son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) nedeni ile diyaliz tedavisine rağmen devam plevra sıvılarının nedenlerini belirlemeyi amaçladık. Çalışmamıza diyaliz ile kuru kiloya indirilmelerine rağmen plevra sıvıları gerilemeyen olgular dahil edilmiştir.
Yöntem ve bulgular: Yaş ortalamaları 48,16±14,5 yıl olan olguların 35’i (%81) hemodiyaliz, 8’i (%18) ise sürekli ayaktan periton diyalizi ile tedavi edilmekteydi. Olguların plevra sıvılarına 6 olguda asit, 13 olguda perikart sıvısı, 5 olguda ise hem asit ve hem de perikart sıvısı eşlik etmekteydi. 22 (%51) olguda plevra sıvısı bilateral, 13 (%30) olguda sağ, 8 (%18) olguda ise sol tarafa lokalizeydi. Light kriterlerine göre plevra sıvılarının 40’ı (%93) eksüda, 3’ü (%7) ise transüda özelliğindeydi. Mikrobiyolojik incelemede olguların hiçbirinde patolojen etken üremedi, sitolojik incelemelerinde ise atipik hücreye rastlanılmadı. Olguların plevra sıvı nedenleri; enfeksiyon (tüberküloz (20, %46), pnömoni (3, %7), ampiyem (1-%2)), malignite (akciğer kanseri (3, %7), böbrek kanseri (1, %2)), kollagenoz hastalık (1, %2), hepatik abse (, %2), pulmonar tromboembolizm (2, %4) ve idiyopatik nedenler (11, %25) olarak sıralanmaktadır.
Tartışma: Çalışmamızda diyalize rağmen plevra sıvıları devam eden olgular incelendiğinde en sık nedenin tüberküloz olduğu gösterilmiştir.
Objectives: The aim of this study was to determine the causes of pleural effusion in patients who experienced end-stage renal failure and did not demonstrate any regression of effusion with dialysis treatment.
Methods: Patients with pleural effusion that did not regress though they attained dry weight with dialysis and those with 2 years of follow-up were included in the study. The mean age of the patients was 48.16±14.5 years. Thirty-five patients were receiving hemodialysis treatment and 8 (18%) were continuous peritoneal dialysis patients. Ascites Ascites (n=6), pleural effusion (n=13), both ascites and pleural effusion (n=5), and pleural effusion that was bilateral (n=22, 51%), right-sided (n=13, 30%), and left-sided (n=8: 18%) were detected. According to Light’s criteria, the pleural effusion was classified as exudate in 40 (93%) cases and transudate in 3 (7%). Microbiological examination did not identify any pathological agent in any case, and cytological examinations did not reveal atypical cells. The causes of pleural effusion were infection (tuberculosis: n=20, 46%), pneumonia (n=3, 7%), empyema (n=1, 2%), malignancy (lung cancer: n=3, 7%; renal carcinoma: (1, 2%), collagen diseases (n=1, 2%), hepatic abscess (n=1, 2%), pulmonary thromboembolism (n=2, 4%), and idiopathic causes (n=11, 25%).
Results: The causes of pleural effusion were infection (tuberculosis: n=20, 46%), pneumonia (n=3, 7%), empyema (n=1, 2%), malignancy (lung cancer: n=3, 7%; renal carcinoma: n=1, 2%), collagen disease (n=1, 2%), hepatic abscess (n=1, 2%), pulmonary thromboembolism (n=2, 4%), and idiopathic cases (n=11, 25%).
Conclusion: Tuberculosis was the most common cause of pleural effusion that did not regress with dialysis treatment.

12.Prevalence of Atopic Dermatitis Criteria among Textile Workers with Occupational Allergic Contact Dermatitis and Effects of Having Atopic Dermatitis on Contact Antigenic Diversity
Betül Taş, İlknur Kıvanç Altunay
doi: 10.14744/SEMB.2018.67365  Pages 58 - 69
Amaç
Kontakt dermatit sık görülen deri hastalıklarından birisidir. Mesleki kontakt dermatit ise en sık görülen mesleki deri hastalığıdır, ve hem irritan hem de allerjik formları içerir. Mesleki allerjik kontakt dermatitin en sık sebeplerinden birisi tekstil ürünleridir. Diğer taraftan atopik dermatitli bireyler allerjik kontakt dermatit gelişimi için artmış bir riske sahiptir. Bununla birlikte tekstil endüstrisinde çalışan mesleki allerjik kontakt dermatitli hastalarda, atopik dermatite sahip oluşun etyopatogenezdeki rolü az bilinen bir konudur. Bu çalışmada, mesleki allerjik kontakt dermatitli hastalarda atopik dermatit prevelansının, ve atopik dermatite sahip olan ve olmayan mesleki allerjik kontakt dermatitli hastalardaki kontakt antijenik farklılığın belirlenmesi amaçlanmıştır.
Metod
Prospektif ve kesitsel bir çalışma olan bu araştırma, daha önce kliniğimizde mesleki alerjik kontakt dermatit tanısı almış 352 hasta üzerinde yürütüldü. Denekler, kontrol muayeneleri sırasında, atopik dermatit kriterleri, demografik özellikler, hastalık süresi, ilk semptomun oluşumuna kadar geçen çalışma süresi, fototipler, çalışma bölgeleri (alt sektörler), ve lezyonların yerleşim bölgeleri açısından sorgulanıp, muayene edildi. Tip-1 deri testi reaktivitesi ticari bir deri prick test paneli ile değerlendirildi. Elde edilen veriler ve deneklerin daha önceden belirlenerek kaydedilmiş allerjik yama testi sonuçları, atopik dermatit tanısı alan ve almayan mesleki allerjik kontakt dermatitli hasta gruplarına göre karşılaştırıldı. Sonuçlar, p değeri <0.05 anlamlı olacak şekilde istatistiksel olarak değerlendirildi.

Sonuçlar
Çalışma grubu 124 erkek ve 227 kadın hastadan oluştu. Ortalama yaş 35.69 ±13.65’ti. En fazla saptanan hastalık süresi, çalışma süresi, fototip, alt sektör ve lezyon yerleşim bölgesi, sırasıyla 4-8 ay (%26.14), 9-12 ay (%34.66), Fitzpatrick fototip-III (%37.50), boyama (%33.52) ve sadece eller (%60.51) idi. Yüzdoksanüç denek (54.83%) atopik dermatit tanısı için yeterli kritere sahipti. AD’li OACD grubunda, 4 majör ve 16 minör kritere sahip olma ve 14 kontakt alerjene karşı pozitivite diğer gruba göre anlamlı ölçüde yüksekti.
Sonuç
Çoğu AD kriteri ve AD tanısı tekstile bağlı mesleki alerjik kontakt dermatiti olan işçilerde yüksek oranlarda tespit edilebilir. Bu hastalarda, çoğu yama testi allerjenleri, AD’li olmayanlara oranla önemli ölçüde yüksek pozitiflik gösterebilir. Atopik dermatitli tekstil çalışanları, erken mesleki allerjik kontakt dermatit gelişimi ihtimaline karşı uyarılmalıdır.
Objectives: Contact dermatitis (CD) is one of the common skin diseases. Occupational contact dermatitis (OCD ) is the most common occupational skin disease which includes both occupational allergic contact dermatitis (OACD) and occupational irritant CD (OICD). One of the most frequent reasons of OACD is textile products. On the other hand, individuals with atopic dermatitis (AD) have an increased risk for development of allergic contact dermatitis (ACD). However, the role of having AD in the etiopathogenesis of development of OACD among textile industry workers is little known. In presented study, determining of prevalence of AD among textile workers with OACD, and identifying contact antigenic diversity between the workers with and without AD were aimed.
Methods: A prospective cross-sectional study was conducted in 352 textile workers who had previously diagnosed with OACD, in our clinic. Subjects were questioned and examined about AD criteria, demographic features, disease duration, working duration to first symptoms, phototypes, work-places (sub-sectors), and location of lesions, in their controls. Immediate skin test reactivity of subjects was evaluated with a commercial skin prick test (SPT) panel. Obtained data and subjects’ previously recorded patch testing results were compared according to OACD groups who have and did not have the diagnosis of AD. Results was statistically evaluated as a p value <0.05 was significant.
Results: Study population consisted of 124 males and 227 females. Mean age was 35.69±13.65. Most detected disease and working durations, phototype, sub-sector and location were 4-8 months (26.14%), 9-12 months (34.66%), Fitzpatrick type-III (37.50%), dyeing (33.52%) and solely hands (60.51%), respectively. One hundred-ninety three subjects (54.83%) had enough criteria for the diagnosis of AD. In OACD group with AD, having of 4 major and 16 minor criteria, and positivities for 14 contact allergens were found significantly higher.
Conclusion: Most AD criteria or AD by itself may detected at high rates among persons with textile-OACD. In these patients, patch test allergens may exhibit significantly higher positivities, compare to others without AD. Textile workers with AD should be warned against the possibility of the early development of OACD.

13.Trend in Antibiotic Resistance of Extended-Spectrum Beta-Lactamase-Producing Escherichia Coli and Klebsiella Pneumoniae Bloodstream Infections
Banu Bayraktar, Süleyman Pelit, Emin Bulut, Elif Aktaş
doi: 10.14744/SEMB.2018.60352  Pages 70 - 75
Genişlemiş spektrumlu beta laktamazlar (GSBL) Escherichia coli ve Klebsiella pneumoniae başta olmak üzere Enterobacteriaceae üyesi bakterilerde giderek artan sıklıkta görülmektedir. GSBL üreten suşlarla gelişen enfeksiyonlarda birçok antibiyotiğin etkisiz kalabilmesi, komplikasyon riski ve mortalite oranın artmasına neden olmakta ve ciddi ekonomik kayıplara yol açmaktadır. Bu çalışmada, kan kültürü sonuçlarının incelenerek Escherichia coli ve Klebsiella pneumoniae suşlarında GSBL pozitiflik oranlarının saptanması; GSBL üreten suşlarda antibiyotik duyarlılıklarının yıllar içinde gösterdiği değişimin araştırılması amaçlandı. Çalışmamızda laboratuvarımıza Şubat 2014- Ağustos 2016 tarihleri arasında gönderilen kan kültürü sonuçları geriye dönük olarak incelendi. Aynı hastanın tekralayan izolatları antibiyotik duyarlılık yüzdeleri ve kliniklere göre dağılım hesaplanırken dahil edilmedi. Kan kültürleri için BD Bactec FX (Becton Dickinson, Diagnostic Instrument System, USA) otomatize kan kültür sistemi kullanıldı. Mikroorganizmaların tanımlanmasında matriks aracılı lazer dezorbsiyon iyonizasyon- uçuş zamanlı kütle spektrometresi (MALDI-TOF) (Bruker Daltonics, Germany) ve antibiyotik duyarlılık testleri (ADT) ve GSBL tespiti için Kirby Bauer disk diffüzyon yöntemi veya Phoenix otomatize sistemi (BD Diagnostics, USA) kullanıldı. ADT sonuçları değerlendirilirken 2014 ve 2015 seneleri için CLSI, 2016 için EUCAST sınır değerleri kullanıldı. Üç yıllık süre içinde 632 adet E. coli izolatından 224(%35)’ünün ve 439 adet K. pneumoniae izolatından 137 (%31)’sinin GSBL ürettiği saptandı. GSBL pozitif E. coli ve K. pneumoniae suşlarının oranı 2014, 2015 ve 2016 yılları için sırasıyla %23, %36, %48 ve %23, %32, %37 olarak tespit edildi. Yıllar içindeki GSBL artışı hem E. coli (p<0.001) hem de K. pneumoniae(p=0.011) için istatistiksel olarak anlamlı bulundu. GSBL pozitif E. coli ve K. pneumoniae suşlarının en duyarlı olduğu antibiyotikler karbapenem sınıfı antibiyotikler, amikasin ve kolistindi. GSBL pozitif E. coli suşlarının beşinde (%3.3) ertapenem, birinde (%0.7) imipenem, direnci saptanırken meropeneme direnç tespit edilmedi; GSBL pozitif K. pneumoniae suşlarında ise, ertapenem, imipenem ve meropenem direnç oranlarının sırasıyla %12, %11.2, %11.1 olduğu görüldü. K. pneumoniae suşlarında ertapenem, imipenem, meropenem, ve piperasilin-tazobaktam direnç oranlarının yıllara göre anlamlı olarak yükseldiği tespit edildi (p<0.001). Kan dolaşımı infeksiyonları etkeni E.coli ve K.pneumoniae suşlarında GSBL oranlarının ve antibiyotik duyarlılıklarının takibinin ampirik antibiyotik tedavilerinin oluşturulması ve hasta yönetimi açısından son derece önemli olduğu sonucuna varıldı.
Objectives: Extended-spectrum beta-lactamases (ESBLs) have been detected more frequently in members of the Enterobacteria- ceae family, particularly Escherichia coli and Klebsiella pneumoniae. Infections caused by ESBL-producing bacteria are often resistant to treatment with various antibiotic classes and accompanied by increased complication risks, mortality, and costs. In this study, blood culture results were analyzed to determine the change in the ESBL production rate and antibiotic susceptibilities in E. coli and K. pneumoniae isolates over a period of 3 years.
Methods: The results of blood cultures sent to our laboratory between February 2014 and August 2016 were examined retrospec- tively. Repeat isolates from the same patient were not included when antibiotic susceptibility rates and clinical distributions were calculated. BD Bactec FX automated blood culture system (Becton Dickinson, Sparks, MD, USA) was used to examine the blood cultures. Matrix-assisted laser desorption ionization-time of flight mass spectrometry (Bruker Daltonics, Bremen, Germany) was used to identify microorganisms. For antibiotic susceptibility tests (AST) and ESBL detection Kirby Bauer disk diffusion method or Phoenix automated system (Becton Dickinson, Sparks, MA, USA) was used. When the AST results were evaluated, Clinical and Laboratory Standards Institute breakpoints were used for 2014 and 2015, and European Committee on Antimicrobial Susceptibility Testing breakpoints were used for 2016.
Results: During the 3-year period, 224 (35%) of 632 E. coli and 137 (31%) of 439 K. pneumoniae isolates were determined to be ES BL-producers. The ESBL-positive isolate percentage for E. coli and K. pneumoniae for 2014, 2015, and 2016 was 23%, 36%, 48% and 23%, 32%, 37%, respectively. The increase in ESBL was statistically significant for both E. coli (p<0.001) and K. pneumoniae (p=0.011). ESBL-positive E. coli and K. pneumoniae strains were most sensitive to carbapenem-class antibiotics, amikacin, and colistin. While there was no meropenem-resistant strain, 5 (3.3%) ertapenem-resistant and 1 (0.7%) imipenem-resistant ESBL E. coli strains were detected. The ESBL K. pneumoniae strain resistance rate to ertapenem, imipenem, and meropenem was 12%, 11.2%, and 11.1%, respectively. The resistance rates of K. pneumonia strains to ertapenem, imipenem, meropenem, and piperacillin-tazobactam in- creased significantly over the study period (p<0.001).
Conclusion: Monitoring ESBL rates and the antibiotic susceptibility of E. coli and K. pneumoniae strains of bloodstream infections is of the utmost importance in guiding empiric antibiotic therapies and patient management.

CASE REPORT
14.Contrast-Enhanced Computed Tomographic Findings of the Wandering Spleen: A Case Report
Omer Ozcaglayan, Tugba Ilkem Ozcaglayan, Bozkurt Gulek
doi: 10.14744/SEMB.2017.07379  Pages 76 - 79
Wandering spleen is a rare entity that defines abnormal localization of spleen due to various causes. Wandering spleen is prone to rotate on its peduncular axis and finally torsion and infarction. Contrast-enhanced computed tomography can visualize the torsioned peduncle and non-enhanced parenchyma with contrast medium. A 60-year-old woman who had abdominal pain was admitted to ER. Contrast-enhanced computed tomography depicts the abnormal localization of spleen and absence of contrast medium in the parenchyma and peduncle. Diagnosis was torsioned wandering spleen. Contrast-enhanced computed tomography is very important useful modality for diagnosis of torsioned wandering spleen.
Wandering spleen is a rare entity that defines abnormal localization of spleen due to various causes. Wandering spleen is prone to rotate on its peduncular axis and finally torsion and infarction. Contrast-enhanced computed tomography can visualize the torsioned peduncle and non-enhanced parenchyma with contrast medium. A 60-year-old woman who had abdominal pain was admitted to ER. Contrast-enhanced computed tomography depicts the abnormal localization of spleen and absence of contrast medium in the parenchyma and peduncle. Diagnosis was torsioned wandering spleen. Contrast-enhanced computed tomography is very important useful modality for diagnosis of torsioned wandering spleen.

LookUs & Online Makale