ISSN : 1302-7123 | E-ISSN : 1308-5123

Quick Search




SETB: 52 (1)

Volume: 52  Issue: 1 - 2018

ORIGINAL RESEARCH
1.Clinical Characteristics and Outcomes of Laparoscopic Surgery in Ovarian Endometrioma Cases Treated at a Gynecology Clinic
Osman Aşıcıoğlu, Osman Temizkan, Bülent Arıcı, Berhan Besimoğlu Aşıcıoğlu
doi: 10.5350/SEMB.20171013035706  Pages 1 - 5 (138 accesses)
Amaç: Hastanemiz jinekoloji kliniğinde ovaryan endometrioma tanısıyla opere edilen hastaları retrospektif inceleyerek hastaların klinik ve cerrahi sonuçlarını incelemek ve laparoskopik cerrahinin tedavide güvenlilik ve etkililiğini araştırmak.
Gereç-Yöntem: Kliniğimizde ovaryan endometrioma tanısı ile opere edilen 44 hasta retrospektif olarak incelendi.
Bulgular: Yapılan çalışmada hastaların yaş ortalaması 30.1±5.3 olarak bulundu. Kist boyutu ortalama 7.0±5.3 cm olarak belirlendi. Hastaların %54 kadarı dismenoreik ve %29.5 kadarı infertil olarak belirlendi. Hastaların tümüne başarı ile laparoskopik kistektomi yapıldı ve hiçbir hastada komplikasyon gözlenmedi. İnfertil hastalarda ovaryan rezerv testlerinin negatif etkilenmediği belirlendi.
Sonuç: Endometrioma cerrahisinde laparoskopi yeterli tecrübe varsa oldukça etkili ve güvenli bir yöntemdir. Laparoskopik kistektomi uygun yöntemle yapılırsa over rezervini kötü yönde etkilememektedir.
Objectives: The aim of this study was to retrospectively investigate the clinical and surgical outcomes of patients diagnosed with ovarian endometrioma in a hospital gynecology clinic and to investigate the safety and efficacy of treatment with laparoscopic surgery.
Methods: The data of 44 patients who were operated on for ovarian endometrioma were analyzed retrospectively.
Results: The mean age of the patients was 30.1±5.3 years. The mean cyst size was 7.0±5.3 cm. In all, 54% of the patients had dysmenorrhea, and 29.5% of the patients were infertile. Laparoscopy was successfully performed in all of the patients, and no complications were observed in any patient. Furthermore, it was found that ovarian reserve tests in the infertile patients were not negatively affected.
Conclusion: With sufficient experience, laparoscopy is a very safe and effective method of surgery in ovarian endometrioma. If a laparoscopic cystectomy is performed with the proper technique, it does not adversely affect ovarian reserve.

2.What Determines the Success of Closed-Wedge High Tibial Osteotomy: Severity of Malalignment, Obesity, Follow-up Period, or Age?
Ata Can, Fahri Erdoğan, Ayse Ovul Erdoğan, Ilker Abdullah Sarıkaya, Necip Selçuk Yontar
doi: 10.14744/SEMB.2017.38257  Pages 6 - 12 (113 accesses)
Amaç: Yüksek tibial osteotomi (YTO) alt ekstremitedeki dizilim kusuruna bağlı olarak görülen medial diz osteoartritinin tedavisinde kullanılan bir uygulamadır. Çalışmamız medial diz osteoartritinin tedavisinde kullanılan kapalı kama YTO’sinin klinik ve radyolojik sonuçlarını değerlendirmek ve sonucu etkileyen faktörleri ortaya çıkartmaktır.
Yöntemler: 2000 ile 2007 yılları arasında medial diz osteoartriti nedeniyle kapalı kama YTO uygulanan 138 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Ameliyat öncesi ve son kontrol esnasındaki fizik muayene bulguları, vücut kitle indeksi (VKİ) ve Hospital for Special Surgery (HSS) ve Lysholm diz skorları gözden geçirildi. Radyografik değerlendirmede ameliyat öncesi ve son kontrol esnasında mekanik akslar ortoröntgenogram kullanılarak ölçüldü. Kontrol diz skorları ile ameliyat öncesi mekanik aks, obezite, yaş, takip süresi ve hastaların cinsiyetleri karşılaştırıldı. Mekanik aks ise obesite, yaş ve takip süresi ile karşılaştırıldı.
Bulgular: Ameliyat öncesi ve kontrol esnasındaki mekanik aks ölçümleri sırasıyla 4.92o ± 4.24o varus ve 3.43o ± 3.74o valgus olarak ölçüldü. Lysholm (p=0.0001) ve HSS (p=0.0001) skorlarında anlamlı iyileşme tespit edildi. Ameliyat öncesi mekanik aks, obezite, takip süresi ve cinsiyetin diz skorları üzerinde herhangi bir negatif etkisi gösterilemezken, 50 yaş üzerinde opere olmanın sonuç üzerinde negatif etkisi olduğu bulundu. Aynı şekilde obezite ve ameliyat sonrası takip süresinin mekanik aks üzerinde negatif etkisi gösterilemezken, 50 yaş üzerinde opere olmanın mekanik aks üzerinde negative etkisi olduğu görüldü.
Sonuç: Bu çalışma medial diz osteoartritinin kapalı kama YTO ile başarıyla tedavi edilebileceğini göstermektedir. Obezite, ameliyat öncesi deformitenin derecesi ve cinsiyetin tedavi başarısını etkilemediği görülmüştür. Ancak 50 yaş sonrasında opere olmanın sonuçlar üzerinde negatif etkisi olduğu gösterilmiştir.
Objectives: High tibial osteotomy (HTO) is a well-established procedure for the treatment of medial knee osteoarthritis originating from malalignment of the lower extremity. The current study was designed to evaluate the clinical and radiographic results of closed-wedge HTO for the treatment of medial knee osteoarthritis and to reveal factors affecting the outcome.
Methods: A retrospective study was conducted with 138 patients who were operated on for medial knee osteoarthritis between 2000 and 2007 using closed-wedge HTO. Preoperative and follow-up physical examination findings, body mass index (BMI) values, and Hospital for Special Surgery (HSS) and Lysholm knee scores were reviewed. Radiographic evaluation included measurement of the mechanical axis preoperatively and the most recent follow-up orthoroentgenograms. The follow-up knee scores were evaluated according to preoperative mechanical axis, obesity, age, follow-up period, and gender of the patient. The mechanical axis measurement was assessed based on obesity, age, and follow-up period.
Results: The mean preoperative and latest follow-up mechanical axis was 4.92o±4.24o varus and 3.43o±3.74o valgus, respectively (p=0.0001). Improvement in the Lysholm (p=0.0001) and HSS (p=0.0001) knee scores was significant. The preoperative mechanical axis, obesity, follow-up period, and gender had no negative effect on the follow-up knee scores, whereas a preoperative age over 50 years had a negative effect on the follow-up knee score.
Obesity and the length of the postoperative follow-up period did not have a negative effect on the postoperative mechanical axis, whereas a preoperative age over 50 had a negative effect on the postoperative mechanical axis.
Conclusion: The results of this study suggest that medial knee osteoarthritis may be treated successfully with closed-wedge HTO. The analysis indicated that factors such as obesity, the degree of preoperative deformity, and gender do not adversely affect the success of treatment. However, a preoperative age over 50 adversely affected the outcome.

3.Is Interval Cholecystectomy Necessary After Percutaneous Cholecystostomy in High-Risk Acute Cholecystitis Patients?
Cemal Kaya, Emre Bozkurt, Sinan Ömeroğlu, Pınar Yazıcı, Ufuk Oğuz Idiz, Ömer Naci Tabakçı, Özgür Bostancı, Mehmet Mihmanlı
doi: 10.14744/SEMB.2018.30092  Pages 13 - 18 (88 accesses)
Amaç: Akut kolesistit nedeni ile perkütan kolesistostomi cerrahi riski yüksek hastalar için alternatif tedavi yöntemi olarak sıklıkla kullanılmaktadır. Ancak bu hastalara interval kolesistektomi gerekliliği hala tartışmalıdır.
Çalışmamızda, yüksek cerrahi riskli akut kolesistit hastalarında uyguladığımız perkütan kolesistostomi sonuçlarını incelemeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Eylül 2013 ve Haziran 2016 tarihleri arasında akut kolesistit tanısı alan 952 hastadan perkütan kolesistostomi uyguladığımız 27 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik verileri, comorbid durumları, perkütan kolesistostomi uygulanma zamanları, hastane kalış süreleri ve perkütan kolesistostomiye bağlı komplikasyonları ve yeniden başvuru durumları kayıt edildi.
Bulgular: Çalışmaya ortalama yaşı 73±12.4 (aralık: 49- 97) yıl olan 16 kadın ve 11 erkek hasta dahil edildi. Saptanan komorbid hastalıklar iskemik kalp hastalığı( n=6), diabetes mellitus (n=5), kronik obstruktif akciğer hastalığı (n=6) ve diğerleri (n=10) olarak kayıt edildi. Ortalama perkütan kolesistostomi uygulama zamanı 2.2 ±1,4 (1-3) gün olarak saptandı. Ortalama hastanede kalış süresi 9.6 ± 2.1 (7-14) gün olarak saptandı ve hastaların kateterleri 1.ayın ardından çekildi. Ortalama takip süresi 19.6±8.6 (aralık: 10-38) ay olarak saptandı. Sadece 6 hasta (22.2%) yeniden hastaneye başvurdu ve bu hastaların 4’üne kolesistektomi uygulandı.
Sonuç: Yüksek cerrahi riskli akut kolesistit hastalarında perkütan kolesistostomi devam eden tartışmalara rağmen güvenle uygulanabilir ve yeterli bir girişimdir. İnterval kolesistektomi gerekliliği sadece tekrarlayan akut kolesistit atağı olan küçük bir hasta grubunda düşünülmelidir. Sonuçlarımızı desteklemek için daha geniş hsta serilerinde, daha uzun takip periyotları ile yapılan çalışmalara ihityaç vardır.
Objectives: Percutaneous cholecystostomy (PC) for acute cholecystitis (AC) is frequently performed in high-risk surgical patients as an alternative treatment modality. However, debate remains over whether or not an interval cholecystectomy for these patients should be performed. The aim of this study was to investigate the outcomes of PC in high-risk surgical patients with AC.
Methods: Between September 2013 and June 2016, 27 of 952 patients with AC were treated with PC. The data collection included demographic variables, including comorbidities, the timing of the PC, the length of the hospital stay, the follow-up period, the complications related to PC, and readmission to hospital.
Results: There were 16 female and 11 male patients, with a mean age of 73±12.4 years (range: 49-97 years). Comorbid diseases included ischemic heart disease (n=6), diabetes mellitus (n=5), chronic obstructive pulmonary disease (n=6), and others (n=10). The mean timing of PC was 2.2±1.4 days (range: 1-3 days). The mean length of hospital stay was 9.6±2.1 days (range: 7-14 days), and the catheter was removed after the first month. The mean follow-up period after the PC catheter removal was 19.6±8.6 months (range: 10-38 months). Only 6 patients (22.2 %) were readmitted to the hospital. Cholecystectomy was performed in 4 cases, and 2 responded to medical treatment.
Conclusion: Despite ongoing controversy about the management of AC in high-risk surgical patients, PC is an adequate and safely applicable procedure in this group of patients. However, an interval cholecystectomy should be considered in persistent cases, which account for a small percentage. Longer-term follow-up studies with a larger sample size are needed to support our results.

4.Complication Risk in Secondary Thyroid Surgery
Nurcihan Aygün, Evren Besler, Gürkan Yetkin, Mehmet Mihmanlı, Adnan Işgör, Mehmet Uludağ
doi: 10.14744/SEMB.2017.87609  Pages 19 - 25 (97 accesses)
Amaç: Ikincil tiroid cerrahisi primer cerrahiye gore nadir uygulanmaktadir. Gecirilmis ameliyata bagli olusan skar dokusu ve dokularin artan frajilitesi nedeni ile ikincil cerrahilerde komplikasyon riskinin yuksek oldugu bilinmektedir. Ikincil cerrahilerde komplikasyon oranini azaltmak icin bircok cerrahi teknik ve strateji onerilmistir. Bu calismada; lateral yaklasimla intraoperative sinir monitorizasyonu (IONM) kullanilarak ikincil tiroid cerrahisi uygulanan olgularda komplikasyon oranlarini degerlendirmeyi amacladik.
Gereç ve Töntemler: Daha once benign ve malign tiroid hastaliklari nedeni bir tiroid cerrahisi geciren ve ikincil cerrahi girisim uygulanan 44 hastanin verileri (Grup 1), primer cerrahi uygulanan son 44 hastanin verileri (Grup 2) ile karsilastirildi. Lobektomi yapildiktan sonra patolojide malignite saptanan ve mudahale edilmemis diger loba tamamlayici tiroidektomi uygulanan hastalar calisma disi birakildi. Ikincil cerrahide sternokleidomastoid kas on kenari ve strep kaslari arasindan girilerek lateral yaklasim uygulandi. Primer cerrahide ise orta hattan tiroid lojuna girildi. Tum hastalara standart IONM uygulandi. Hipokalsemi klinik semptom olup olmadigina bakilmaksizin, serum kalsiyum duzeyinin ilk 48 saatte 8 mg/dl veya altinda bir deger saptanmasi olarak tanimlandi. Gecici ve kalici rekuren laringeal sinir paralizisi risk altindaki sinir sayisina gore degerlendirildi. Loba uygulanan girisim sekli; nuks, Graves hastaligi, substernal guatr, santral diseksiyon uygulanmasi yuksek riskli girisim olarak tanimlandi.
Bulgular: Yas ortalamasi grup 1 ve 2'de sirasi ile 49,9+14,1 ve 45+12,6 (22-90) idi (p=0,69). Cinsiyet dagilimi, grup 1 ve 2'de kadin orani %90,9 (n: 40), %75 (n: 33) idi (p=0,87). Grup 1 ve 2'de sirasi ile 11 (% 25) ve 7 hastaya (%15,9) malign hastalik nedeni ile girisim uygulandi (p=0,29). Iki tarafli girisim grup 1 ve 2'de sirasi ile 26 (%59,1) ve 28 (%63,6) hastaya uygulandi. Gecici ve kalici hipokalsemi oranlari grup 1 ve 2'de sirasi ile % 34,1 (n: 15), %22,5, % 2,5 (n: 1), %0 olup, fark anlamli degildi (p=0,237, p=1). Birinci grupta 71 ikinci grupta 72 loba mudahale edildi. Grup 1'deki girisimlerin hepsi (%100), grup 2'dekilerin 23'u (%31,9) yuksek riskli girisim olup, aralarindaki fark anlamli idi (p<0,0001). Grup 1 ve 2'de sirasi ile gecici vokal kord paralizisi oranlari %4,2 (n: 3), %6,9 (n: 5) (p=0,719), kalici vokal kord paralizisi oranlari ise %2,8 (n: 2) ve %0 (p=0,245) idi.
Sonuçlar: Ikincil cerrahi girisimler, dikkatli ve titiz cerrahi teknikle primer girisime gore kalici komplikasyon oranini arttirmadan uygulanabilir. Tum girisimler yuksek riskli girisim olmasina ragmen, vokal kord paralizisi oranlarinin primer girisime benzer olmasi cerrahi deneyim ve teknigin yaninda IONM kullanimi ile ilgili olabilir.
Objectives: Secondary thyroid surgery is rare, compared with primary thyroid surgery. However, secondary surgery has a greater risk of complications due to the formation of scar tissue as well as increased fragility of the tissues following the previous surgery. Several surgical techniques and strategies have been recommended to decrease the complication rate associated with secondary surgery. The aim of this study was to evaluate the complication rate in patients who underwent secondary thyroid surgery using a lateral approach and intraoperative nerve monitoring (IONM).
Methods: The data of 44 patients who underwent secondary surgical intervention after thyroid surgery performed for benign or malignant thyroid disease (Group 1), and of 44 patients who underwent primary surgery (Group 2) were compared. Lobectomy patients with a histopathological result of malignant disease, whom were applied completion thyroidectomy were excluded from the study. Secondary surgery was performed using a lateral approach. Access was achieved between the anterior edge of the sternocleidomastoid muscle and the strap muscles. In primary surgery, the thyroid lodge was entered through the midline. Standard IONM was applied in all cases. Hypocalcemia was defined as a serum calcium level of ≤8 mg/dL within the first postoperative 48 hours, regardless of clinical symptoms. Transient and permanent recurrent laryngeal nerve paralysis was evaluated based on the number of nerves at risk. The lobectomy was considered to be high-risk with the presence of recurrence, Graves’ disease, substernal goiter, and application of central dissection.
Results: The mean age of Group 1 and 2 was 49.9±14.1 years and 45±12.6 years, respectively (range: 22-90 years; p=0.69). Female patients constituted 90.9% (n=40) of the population in Group 1 and 75% (n=33) of the patient population in Group 2 (p=0.87). In Group 1, 11 (25%) patients, and 7 (15.9%) patients in Group 2 underwent surgical intervention due to the presence of a malignant disease (p=0.29). Bilateral intervention was applied in 26 (59.1%) patients in Group 1 and 28 (63.6%) patients in Group 2. The rate of transient and permanent hypocalcemia in Groups 1 and 2 was 34.1% (n=15) vs 22.5%, and 2.5% (n=1) vs 0%, respectively, without any significant intergroup difference (p=0.237, p=1). In Group 1, 71 lobes were operated on, and there were 72 in Group 2. All of the interventions in Group 1 (100%), and 31.9% (n=23) of those in Group 2 were high-risk, and there was a significant intergroup difference (p<0.0001). The rate of transient and permanent vocal cord paralysis were 4.2% (n=3) vs 2.8% (n=2) and 6.9 % (n=5) vs 0% in Groups 1 and 2, respectively (p=0.719; p=0.245).
Conclusion: When performed with a meticulous and attentive technique, secondary surgical intervention can be applied without increasing the incidence of permanent complications. Though there is substantial risk associated with all of these procedures, the rate of vocal cord paralysis was similar to that seen after primary intervention, and was thought to be related to surgical experience and technique, as well as the use of IONM.

5.Evaluation of Neutrophil-to-Lymphocyte Ratio and Mean Platelet Volume in Patients with Active and Inactive Thyroid Orbitopathy
Cemile Üçgül Atılgan, Selam Yekta Şendül, Pınar Kösekahya, Mehtap Çağlayan, Alpaslan Alkan, Dilek Güven, Pelin Yılmazbaş
doi: 10.14744/SEMB.2017.07269  Pages 26 - 30 (87 accesses)
Amaç: Aktif tiroid orbitopatili (TO) hastalarda inflamasyonun bir göstergesi olarak nötrofil-lenfosit oranını (NLO) ve ortalama trombosit hacmini (MPV) değerlendirmek ve inaktif TO’lu hastalar ve sağlıklı bireylerin değerleri ile karşılaştırmak.
Gereç-Yöntem: Bu çalışmaya aktif TO’lu 20 hasta (grup 1), inaktif TO’lu 25 hasta (grup 2), yaş ve cinsiyet açısından uyumlu 35 sağlıklı birey (grup 3) dahil edildi. Başka sistemik ve oküler hastalık öyküsü olan, göz içi ve orbita cerrahisi geçiren ve sistemik ilaç kullanan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Aktif ve inaktif TO ayrımı için VISA sınıflandırılması kullanıldı. Bütün hastaların nötrofil, lenfosit ve MPV değerleri retrospektif olarak kaydedildi. NLO, nötrofil sayısının lenfosit sayısına bölünmesi yoluyla hesaplandı. NLO ve MPV için optimal cut-off değeri belirlendi. Veriler tek yönlü ANOVA testi ve bonferroni posttest ile karşılaştırıldı.
Sonuçlar: Ortalama yaş grup 1’de 45,4±13,4; grup 2’de 41,0±13,7; grup 3’de 42,6±14,4 yıl idi (p: 0,68). Grup 1’de NLO 2,11; grup 2’de 1,56; grup 3’de ise 1,47 idi (p=0,03). Bonferroni posttest farklılığın grup 1 ile grup 2 (p=0,01), grup 1 ile grup 3 (p<0,001) arasındaki farktan kaynaklandığını göstermekte idi. MPV grup 1’de 10,76 fL; grup 2’de 9,94 fL; grup 3’de 8,19 fL idi (p<0,001). Bonferroni posttest farklılığın grup 1 ile grup 2 (p=0,04), grup 1 ile grup 3 (p<0,001) ve grup 2 ile grup 3 (p<0,001) arasındaki farktan kaynaklandığını göstermekte idi. NLO için receiver operating characteristic (ROC) analizinden elde edilen ortalama cut-off değeri 1.69 idi. (sensivite % 72, spesifite % 66) MPV için ROC analizinden elde edilen ortalama cut-off değeri 9.95 idi.(sensivite % 63, spesifite %68).
Tartışma: Yüksek NLO ve MPV değerleri TO’lu hastalarda aktif inflamasyonun bir göstergesi olabilir.
Objectives: The aim of this study was to evaluate the neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR) and the mean platelet volume (MPV) in patients with active thyroid orbitopathy (TO) and to compare it with that of both healthy subjects and patients with inactive TO.
Methods: Twenty patients with active TO (Group 1), 25 patients with inactive TO (Group 2), and 35 age- and sex-matched healthy subjects (Group 3) were included in this study. Patients with other systemic and ocular diseases, patients with a history of intraocular or orbital surgery, and patients using systemic drugs were excluded. The VISA (vision, inflammation, strabismus, appearance) classification scheme was used to discriminate between active and inactive TO. The neutrophil and lymphocyte counts and the MPV of all participants were recorded. The NLR was calculated by dividing the neutrophil count by the lymphocyte count, and the result was compared between groups. The optimal cut-off value was determined for NLR and MPV and the data were compared with a one-way analysis of variance test and the ’Bonferroni post-test.
Results: The mean age was 45.4±13.4, 41.0±13.7, and 42.6±14.4 years in Group 1, 2, and 3, respectively (p=0.68). The NLR was 2.11 in Group 1, 1.56 in Group 2, and 1.47 in Group 3 (p=0.03). The ’Bonferroni post-test revealed a difference between Group 1 and Group 2 (p=0.01) and between Group 1 and Group 3 (p<0.001). The MPV was 10.76 fL in Group 1, 9.94 fL in Group 2, and 8.19 fL in Group 3 (p<0.001). The results of the ’Bonferroni post-test showed a difference between Group 1 and Group 2 (p=0.04), between Group 1 and Group 3 (p<0.001), and between Group 2 and Group 3 (p<0.001). The mean cut-off value obtained from receiver operating characteristic (ROC) analysis of NLR was 1.69 (sensitivity: 72%; specificity: 66%). The mean cut-off value obtained from ROC analysis of MPV was 9.95 (sensitivity: 63%; specificity: 66%).
Conclusion: High NLR and MPV values may be indicative of active inflammation in patients with TO."

6.Nonneoplastic Lesions of the Pancreas: A Retrospective Analysis of 20 Cases
Deniz Tunçel, Banu Yılmaz Özgüven, Ahu Gülçin Sarı, Fatih Mert Doğukan, Rabia Doğukan, Muharrem Battal, Fevziye Kabukcuoğlu
doi: 10.14744/SEMB.2017.88598  Pages 31 - 35 (90 accesses)
Amaç: Pankreatik lezyonlarda girişimsel işlem yapılmasının zorluğu ve sitopatolojik değerlendirmenin sınırlı olması yanısıra malignite riskinin yüksek olması nedeniyle sıklıkla preoperatif histolojik tanı olmadan görüntüleme yöntemleriyle operasyon planlanmaktadır. Bu çalışmada 12 yılda gerçekleşen pankreatektomi olgularından postoperatif pankreasın nonneoplastik lezyonları tanısı alan 20 olgunun retrospektif olarak detaylı klinik ve histopatolojik olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntem ve Gereçler: Kliniğimizde 2004 2016 tarihleri arasında raporlanmış 122 pankreatektomi olgusu pankreasın nonneoplastik lezyonları açısından klinik bulguları ve histopatolojik tanıları ile retrospektif olarak değerlendirilmiştir.
Bulgular: Pankreatektomi yapılan 122 olgunun 20’sinde (%16) nonneoplastik lezyonlar izlenmiştir. Histopatolojik incelemede olguların 11’inde kronik pankreatit,1 olguda hematom, 1 olguda travmaya ikincil hemorajik nekroz, 1 olguda psödokist, 1 olguda granülasyon dokusu, 1 olguda retansiyon kisti, 1 olguda koledok kisti, 1 olguda Castleman hastalığı, 1 olguda yağ nekrozu görülmüş olup 1 olguda patoloji görülmemiştir. Ayrıca 3 kronik pankreatit olgusundan 1’inde otoimmün pankreatit izlenmiş olup 1’ine ampulla adenomyomu ve 1’ine psödokist eşlik etmektedir.
Sonuç: Pankreatektomi olgularında nonneoplastik lezyonlarının retrospektif olarak klinik ve histopatolojik analizi yapılmıştır.
Objectives: In cases of pancreatic lesions, surgery is often planned based only on imaging results and without a preoperative histological diagnosis, due to the high risk of malignancy in combination with the difficulty of invasive interventions and limited cytopathological evaluation. In this study, the records of 20 patients who had undergone a pancreatectomy procedure and who were diagnosed with nonneoplastic pancreatic lesions were retrospectively evaluated according to the clinical and histopathological findings.
Methods: A total of 122 cases of patients who underwent a pancreatectomy with suspicious lesions between 2004 and 2016 were retrospectively assessed in detail using the clinical and histopathological findings.
Results: Nonneoplastic lesions were observed in 20 (16%) of 122 patients who underwent a pancreatectomy. Histopathological examination revealed 11 cases of chronic pancreatitis, 1 hematoma, 1 instance of hemorrhagic necrosis secondary to trauma, 1 pseudocyst, 1 case of granulation tissue, 1 retention cyst, 1 bile duct cyst, 1 patient with Castleman disease, and 1 instance of fat necrosis were seen. In 1 patient, no evidence of disease was found. In addition, among the patients with chronic pancreatitis, autoimmune pancreatitis was observed in 1, adenomyoma of the ampulla of Vater was present in another, and a pseudocyst was found in a third.
Conclusion: A clinical and histopathological analysis of nonneoplastic lesions found in pancreatectomy patients was performed.

7.The Value of the Tei Index in Predicting Implantable Cardioverter Defibrillator Shocks
Sabri Seyis
doi: 10.14744/SEMB.2017.29491  Pages 36 - 40 (64 accesses)
Amaç: İmplante edilen kardiyoverter defibrilatörler (İKD) uygun hastalarda ani ölüm riskini azaltmaktadır. Ancak İKD şokları ile artmış morbidite ve mortalite arasında ilişki olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda son zamanlarda kardiyak olayları öngörmede sıklıkla kullanılan ekokardiyografik bir ölçüm olan Tei indeksinin İKD şokları ile ilişkisini inceledik.
Gereç ve Yöntem: Uygun endikasyonla İKD implante edilen hastaların retrospektif olarak bazal özellikleri ve iki yıllık cihaz takipleri incelendi. İKD şoku alanlar ve İKD şoku almayanlar olarak iki grup oluşturuldu. Bu gruplar bazal özellikleri ve Tei indeksi açısından karşılaştırıldı.
Bulgular: Çalışma popülasyonumuzdaki kalp yetersizliği hastalarının İKD implantasyonunu takip eden iki yıl içerisinde hiç şok almayanlara göre ortalama Tei indeksleri anlamlı şekilde daha yüksek saptandı (0,70±0,10 vs 0,56±0,10, p<0.001). Primer koruma amaçlı İKD takılan hastalarda uygun veya uygunsuz şok alanların oranı %28,9 iken, sekonder koruma amaçlı İKD takılan i hastalarda şok alma oranı %71,1 olarak bulundu (p<0.001). İKD şoku alan hastalar İKD şoku almayan hastalara göre daha yaşlı, daha fazla sigara içiyor ve hipertansiyon sıklığı daha fazlaydı (p<0,001).
Sonuç: Sonuç olarak; bu çalışmada Tei indeksi ile İKD uygun ve uygunsuz şokları arasında bir ilişki tespit gösterilmiştir. Tei indeksi İKD şoklarını predikte edebilecek basit bir yöntemdir.
Objectives: An implantable cardioverter defibrillator (ICD) decreases the risk of sudden death in the appropriate patients. However, a relationship between ICD shocks and increased mortality and morbidity has been suspected. This report is an investigation of an association between ICD shocks and the Tei index, an echocardiographic parameter now commonly used to predict cardiovascular events.
Methods: The basic characteristics of 250 patients with chronic heart failure who had an ICD implanted and 2 years of follow-up device recordings were retrospectively analyzed. Patients who received shock therapy during follow-up were compared with those who did not, based on demographic and other characteristics and the Tei index.
Results: The mean Tei index value of ICD shock recipients was significantly higher than the score of non-recipients of ICD shock (0.70±0.10 vs 0.56±0.10; p<0.001). The percentage of patients for whom it was primary prevention who received either appropriate or inappropriate ICD shocks was 28.9%, whereas in those who received an ICD for secondary prevention, the percentage was 71.1% (p<0.001). ICD shock recipient patients were older, and had a greater rate of hypertension and smoking pack-years compared with those to whom an ICD shock was not delivered (p<0.001).
Conclusion: The results of this study demonstrated a relationship between the Tei index and ICD shocks, either appropriate or inappropriate. The Tei index is a simple method to predict ICD shocks.

8.Sociodemographic Characteristics of Patients Registered with a Home Care Unit and an Evaluation of the Health Services Offered
Güzin Zeren Öztürk, Dilek Toprak
doi: 10.14744/SEMB.2017.70883  Pages 41 - 46 (108 accesses)
Amaç: Nüfusun giderek yaşlanması ve buna bağlı olarak sağlık hizmetlerine ulaşmadaki zorluklar, zaman içinde evde sağlık hizmetlerini ön plana çıkarmıştır. Evde Sağlık Hizmeti birimleri yaşlıların günlük yaşamlarını etkilemeden, sağlık ihtiyaçlarını karşılayan hizmet birimleridir. Çalışmamızda hastanemiz Aile Hekimliği Kliniği’ne bağlı Evde Sağlık Hizmetleri biriminden hizmet alan hastaların sosyodemografik özellikleri ve sunulan sağlık hizmetlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: 1 Ocak -31 Aralık 2016 tarihleri arasında Hastanemizin Aile Hekimliği Kliniği’ne bağlı Evde Sağlık Hizmetleri Birimi’nden hizmet alan hastaların geriye dönük tarama yöntemi ile verileri alındı. Yaş, cinsiyet, tanı, evde bakım alma sıklıkları, istenilen konsültasyonlar ve tetkikler, acile başvurma durumları ve ölen hastaların verileri kaydedildi. Verilerin istatistik programına girilmiş. Ki kare, t testleri ve korelasyon analizleri yapıldı ve p<0,05 anlamlı kabul edildi.
Bulgular: Birimimiz tarafından 2016 yılı boyunca 1105 hastaya hizmet sunulmuştu. Kadın hastalar 716(%64,8) iken; erkek hastalar 389(%35,2) idi. Tüm grup yaş ortalaması 78,24±15,43 idi. Yaş gruplarına göre ayrıldığında 65 yaş üstü hizmet alanların oranı%87,1 idi. Cinsiyetle yaş arasında da istatistiki olarak anlamlı ilişki vardır(p=0,000). 65 yaş üstünde kadınların sayısı erkeklerden fazla iken 65 yaş altında durum tam tersiydi. Evde bakım hastalarının tanılarına bakıldığında en sık tanı Alzheimer idi. Sonrasında sırayla Esansiyel Hipertansiyon ve Diabetes Mellitus gelmekteydi. Bir yılda bir hasta ortalama 6,54 kez ziyaret edilmişti. Bir yılda 4 ve üstünde hizmet alan hasta sayısı 624(%56,5) idi. Yani yaş arttıkça evde sağlık birimi ziyaret sayısı artmaktaydı. Alzheimer olanlarda 3 ve altında ziyaret sayısı mevcutken Esansiyel Hipertansiyon ve Endokrin Bozukluklar tanıları olanlarda 4 ve üstünde ziyaret sayısı çıkmıştır.
Hastaların %83’ünden (n=917) Kan sayımı; %63,5’sından(n=702) Biyokimya, %34,9’in den(n=386) Tam İdrar Tahlili; %65,1’inden (n=719) Hormon tahlilleri istenmişti. Acile en az bir kez başvuranlar %39,3(n=432)’idi. Konsültasyon istenmeyen hasta sayısı %2,2(n=24) idi. En fazla %0,25(n=6) ile Nöroloji kliniğinden konsültasyon istenmişti. Takip edilen hastaların %10,4 (n=114)’ı hasta ölmüştür. Bizim çalışmamızda ölüm ile hastaların tanı grupları karşılaştırıldığında en fazla Alzheimer %39,5(n=45) tanısına rastlandı ve istatistiki olarak anlamlıydı(p=0,031).
Sonuç: Evde Sağlık Hizmetleri yaşlanan nüfus göz önüne alındığında, önemli bir sağlık hizmet alanıdır. Bu alanda en sık 65 yaş üstü hasta grubu ve Nörolojik hastalıklar için hizmet beklenmektedir. Çalışmamızda Esansiyel Hipertansiyon ve Endokrin Bozukluklar tanılarında tahlil isteminin ve ziyaret sıklığı diğer tanılara göre fazlalığı dikkat çekmektedir. Yaşlı hastalardan birden çok hastalığın olması tahlil istemini artırmakta ve tahlillerde çıkan anormal/hatalı sonuçlar tekrarlayan ziyaret ve mükerrer tahlillere neden olmaktadır. Bu nedenle gereksiz tahlil istemleri hem ekonomik hem sosyal yönden bireyleri dolayısıyla toplumu etkilemektedir.
Hastalara kaliteli sağlık hizmetlerinin verilebilmesi için hastanın multidisipliner ve biyopsikososyal bir bakış açısıyla değerlendirilmenin ve yeterli eğitimli personel sayısının arttırılmasının yeri büyüktür.
Objectives: The growing aging population and the difficulties they often face in accessing health services brought attention to home care units. Home care units provide services that make it easier for the elderly to meet their healthcare needs. The aim of this study was to evaluate the sociodemographic characteristics of patients who were served by the home care unit of one hospital family medicine clinic and to assess the services provided.
Methods: The records of patients who were served by the home care unit of one hospital between January 1 and December 31, 2016,were retrospectively screened. The age, gender, diagnosis, frequency of home care visits, requested consultations and examinations, emergency service requests, and the details of patients who died were recorded. The data were statistically analyzed with a chi-square test and Student’s t-test. P<0.05 was considered statistically significant.
Results: In 2016, 716 (64.8%) female and 389 (35.2%) male patients (total n=1105) were served by the unit. The mean age of the group was 78.24±15.43 years. When separated by age group, 87.1% of the patients were aged ≥65 years. There were more female patients than males among those older than 65 years, while the reverse was true among patients younger than 65 years of age. The most common diagnosis in the study group was Alzheimer's disease, followed by essential hypertension and diabetes mellitus. An average of 6.54 visits was made during the year. More than half (n=624, 56.5%) of the patients were visited 4 or more times. The number of visits increased with greater age. Overall, Alzheimer's disease patients received 3 or fewer visits, while 4 or more visits were made to patients with essential hypertension and endocrine disorders.
A hemogram was requested for 83% (n=917) of the patients, biochemical tests for 63.5% (n=702), complete urinalysis for 34.9% (n=386), and a hormonal assay for 65.1% (n=719). In all, 39.3% (n=432) of the patients sought emergency service at least once. Consultations were not requested for 24 (2.2%) patients. A neurology consultation was the most frequently requested, for a total of 6 (0.25%) patients. During this period of follow-up, 114 (10.4%) patients died. Alzheimer's disease was statistically significantly correlated with mortality (39.5%, n=45; p=0.031).
Conclusion: Given the aging population, the provision of home health care services is growing in importance. It is most commonly expected to serve patients over 65 years of age and those with neurological diseases. In this study, patients with a diagnosis of essential hypertension or an endocrine disorder were visited more often. Multiple illnesses among elderly patients often lead to a greater number of tests and visits, and abnormal/erroneous results also contribute to the number of visits. Requests for unnecessary analyses affect the individual and society as a result of the economic and social burden incurred. It is important to assess patients from a multidisciplinary and biopsychosocial perspective and to increase the number of adequately trained staff in order to offer quality healthcare.

9.Muscular Dystrophy: A Retrospective Evaluation of 15 Cases
Olcay Güngör, Cengiz Dilber
doi: 10.14744/SEMB.2017.53496  Pages 47 - 50 (70 accesses)
Amaç: Bu çalışmada musküler distrofi tanısı ile izlenen hastalarımızın klinik ve laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Temmuz 2008-Temmuz 2016 yılları arasında, Çocuk Nöroloji Bölümünde Duchene musküler distrofi (DMD) tanısı alan 15 hastanın klinik ve laboratuar bulguları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya alınan tüm hastaların başvuru yakınmaları, AST (aspartate aminotransferaz), ALT (alanine aminotrensferaz), kreatinin kinaz (CK) değerleri, göz muayeneleri, ekokardiyografi (EKO) sonuçları, beyin manyetik rezonans incelemeleri, genetik inceleme sonuçları ve kas biyopsileri değerlendirildi.
Bulgular: Yaşları 11ay-8 yaş arası olan 15 erkek çocuk hastanın yaş ortalamaları 5.2±2,3 yıl olarak saptandı. DMD belirti ve bulgularının başlama yaşı 10 ay-6 yaş arasında (ortalama başlangıç yaşı 4.1±2,4 yıl) idi. ALT 67-527 IU/L arasında, AST 44-455 IU/L arasında ve CK seviyesi 931-19595 IU/L olarak saptandı. Gen analizinde 12 (%80) hastada delesyon, 2 (%20) hastada duplikasyon saptandı.
Sonuç: Ailelere genetik danışma verilerek doğacak bireylerin sağlıklı olması sağlanabilir.
Objectives: The aim of this study was to investigate the clinical and laboratory findings of patients followed up with a diagnosis of Duchenne muscular dystrophy (DMD).
Methods: This retrospective study included 15 boys diagnosed with muscular dystrophy at the Pediatric Neurology Department between July 2008 and July 2016. The presenting symptoms; level of aspartate aminotransferase (AST), alanine aminotransferase (ALT), and creatine kinase (CK); ophthalmological findings; echocardiography (ECHO) results; findings on brain magnetic resonance imaging (MRI); genetic analysis results; and muscular biopsy findings were evaluated.
Results: The mean age of the patients was 5.2±2.3 years (range: 11 months-8 years) and the mean age at the onset of DMD was 4.1±2.2 years (range: 10 months-6 years). The ALT level ranged between 67 and 527 IU/L, the AST between 44 and 455 IU/L, and the CK between 931 and 19,595 IU/L. The genetic analysis determined deletions in 12 (80%) and duplications in 2 (13%) patients.
Conclusion: Parents with a DMD-affected child should be provided with genetic counseling in order to make decisions about future pregnancies.

CASE REPORT
10.Humeral Diaphysis Fracture in a Neonate After Vaginal Delivery
Şahin Hamilçıkan, Kübra Yılmaz, Emrah Can
doi: 10.5350/SEMB.20161130050112  Pages 51 - 53 (72 accesses)
Uzun kemik kırıkları yenidoğan döneminde nadirdir. Femur kemiği kırılabilir olmasına rağmen humerus kemiği yenidoğanda genellikle nadir etkilenmektedir. Bu yazı ile yenidoğan döneminde nadir olarak saptanan humerus kırığı olgusu sunulmuştur. Otuz beş yaşında yaşında tekrarlayan canlı doğumları olan bir anneden 40.gebelik haftasında vajinal doğum ile doğan ve 15 dakika canlandırma uygulanan bir kız bebeğin fizik bakısında hipoton olduğu, solunum sıkıntısı ve bilatereal moro refleksinin alınamadığı gözlemlendi. Radyolojik değerlendirmede yapılan düz grafide sol humerus diafiz bölgesinde kırık tespit edildi. Humerus kırıkları, özellikle artmış sezaryen doğum insidansıyla ilişkilidir. Doğum eylemi zor gerçekleştiğinde yenidoğan travma yaşayabilir ve bu durum doğum manevralarına rağmen engellenemeyebilir. Makat doğum sırasında gebeleri olası doğum manevraları nedeniyle bebeklerinde oluşabilecek uzun kemik kırıkları konusunda bilgilendirmek önemlidir. Ek olarak, bu bebeklere sezaryen doğuma rağmen travma riskinin ortadan kaldırılamayacağı da aileye vurgulanmalıdır.
Long bone fractures are rarely seen in newborns. Though the femoral bone is more fragile, occasionally the humeral bone may fracture. Presently described is a rare case of a humeral fracture occurring at birth. A female infant born by vaginal delivery to a 35-year-old multipara woman at the 40th gestational week was hypotonic and in respiratory distress. Resuscitation was performed for 15 minutes. Bilateral Moro reflexes could not be elicited. Radiological evaluation revealed a left humeral diaphysis fracture. Humeral fractures are generally associated with the increase in cesarean deliveries; however, a newborn may also experience trauma during difficult labor and vaginal delivery. Pregnant women should be informed about the potential occurrence of long bone fractures, particularly as a result of necessary obstetric maneuvers performed during a breech delivery. In addition, it should be emphasized that cesarean delivery does not completely eliminate the risk of trauma to the infant.

11.Sarcoidosis with Hepatic Involvement: A Case Report
Banu Yılmaz Özgüven, Deniz Tunçel, Fevziye Kabukçuoğlu, Süleyman Özdemir, Canan Alkım
doi: 10.5350/SEMB.20170417125937  Pages 54 - 56 (71 accesses)
Sarkoidoz, etyolojisi bilinmeyen, sistemik, pek çok organı tutan, nonkazeifiye granülomatöz bir hastalıktır. Karaciğer sık tutulan organlardan biridir. Bu olgu, karaciğerde oluşan granülomatöz odakların sarkoidoz açısından etyolojiye yol gösterici olabileceğini vurgulamak amacı ile sunulmuştur. 53 yaşında kadın hasta, halsizlik, karın ağrısı nedeniyle gastroenteroloji kliniğine başvurmuştur. Yapılan tetkiklerinde alanin aminotransferaz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST), alkalen fosfataz, gama glutamil transferaz (GGT) yüksekliği mevcut olup, otoimmun paneli negatif saptanmıştır. Tüberküloz, lenfoma, sarkoidoz ön tanıları ile karaciğerden tru-cut biopsi yapılmıştır. Histopatolojik incelemede, parankimde grade 3 ile uyumlu makroveziküler steatozis yanı sıra lobül içinde nonnekrotizan granülomatöz inflamasyon odakları dikkati çekti. Olgunun verilen ön tanılardan öncelikle sarkoidoz açısından araştırılması önerildi. Angiotensin converting enzim (ACE) düzeyi normalin 5 katı çıkması üzerine hepatik tutulumlu sarkoidoz olarak değerlendirildi. Hastanın tedavisi ve takipleri sürmektedir.
Sarcoidosis is a systemic, noncaseating granulomatous disease with an unknown etiology. The liver is one of the most frequently affected organs. This case is presented to emphasize that hepatic granulomatous foci can lead to a determination of etiology in a diagnosis of sarcoidosis. A 53-year-old-female patient with complaints of fatigue and abdominal pain was admitted to the clinic of gastroenterology. The blood levels of alanine transaminase, aspartate transaminase, alkaline phosphatase and gamma-glutamyl transferase were markedly increased. The autoimmune parameters were negative. A Tru-Cut biopsy (Becton, Dickinson and Co., Franklin Lakes, NJ, USA) of the liver was performed based on the initial diagnoses of tuberculosis, lymphoma, and sarcoidosis. Histopathological evaluation revealed noncaseating granulomatous inflammation with Grade 3 macrovesicular steatosis. An investigation for hepatic sarcoidosis was recommended. The angiotensin-converting enzyme levels were 5 times higher than normal. Based on this result, the diagnosis was sarcoidosis with hepatic involvement. The treatment and follow-up of the patient continues.

12.A Different Perspective on the Phenomenon of Hemiplegic Encephalitis: A Case Report
Selda Çiftci, Figen Yılmaz, Banu Kuran
doi: 10.14744/SEMB.2017.58070  Pages 57 - 60 (65 accesses)
Ensefalit; ateş, baş ağrısı, davranış bozukluğu ve uykuya eğilimle karakterize merkezi sinir sisteminin akut enflamasyonudur. Meningoensefalit nedenleri arasında bakteriyel, viral enfeksiyonlar, otoimmun hastalıklar, ilaç reaksiyonları yer alır. Bu olgu sunumunda, ensefalit sonrası hemipeji meydana gelen erkek hastadan bahsedilmiştir. 35 yaşında erkek hasta, Haziran 2016 tarihinde ateş ve başağrısı şikayetleriyle doktora başvurmuş. Hastanın klinik tablosu ensefalit olarak değerlendirilerek tedavileri tamamlanmış. Giderek ilerleyen nörolojik bulgularla beraber yerleşen sol hemileji nedeniyle yatağa bağımlı hale gelen hasta rehabilitasyon için polikliniğimize başvurmuş. Kliniğimizde yatarak fizik tedavi programına alınan hasta, paralel bar seviyesinde destekle mobilize olabilir şekilde taburcu edildi. Bu olgu sunumunun amacı;, ensefalitin bir komplikasyonu olarak meydana gelen hemiplejili olguda, ensefalit tanı, tedavi ve sonrasındaki rehabilitasyon sürecine dikkat çekmektir.
Encephalitis is an acute inflammation of the central nervous system that is characterized by fever, headache, and sleep disorders. Among the causes of meningoencephalitis are bacterial and viral infections, autoimmune diseases, and drug reactions. This case report describes a male patient who experienced hemiplegia following encephalitis. A 35-year-old patient consulted a physician with complaints of fever and headache. The clinical evaluation was encephalitis and the patient was treated accordingly. A severe neurological deficit developed, and the patient became bedridden, After treatment, the patient was included in an inpatient physical therapy program and was subsequently discharged with the ability to walk using parallel bars. The aim of this case report was to draw attention to the rehabilitation process applied after the diagnosis and treatment of a patient with hemiplegia that developed as a complication of encephalitis.

13.Patient with Guillain-Barré Syndrome with Posterior Spinal Root Involvement: A Case Report
Nevin Kuloğlu Pazarcı, Münevver Ece Güven, Dilek Necioğlu Örken
doi: 10.14744/SEMB.2017.83007  Pages 61 - 63 (76 accesses)
Guillain-Barré sendromu (GBS) periferik sinir sisteminin akut inflamatuar poliradikülonöropatisi olarak tanımlanır. GBS tablosunda arka köklerin ve medulla spinalisin tutulumu özellikle aksonal formlarda görülen nadir olarak tanımlanmış bir durumdur. Bu makalede klasik GBS ile birlikte T8-L1 spinal segmentlerinde arka kök tutulumu olan bir olgu sunuldu. Bu olgu segmental veya dermatomal duyu kusuru gösteren tüm GBS formlarında arka kök ve spinal tutulumun mutlaka akılda tutulması gerektiğini göstermektedir.
Guillain-Barré syndrome (GBS) is an acute inflammatory demyelinating polyradiculoneuropathy of the peripheral nervous system. Involvement of the dorsal root ganglia and the medulla spinalis in GBS is rare, especially in an axonal form. Herein, we report the case of a 53-year-old woman with classic GBS and involvement of the T8-L1 dorsal root segments. Dorsal root and spinal involvement should be kept in mind in all types of GBS when patients present with segmental or dermatomal sensory impairment.

14.The Effect of Associated Parkinsonism on Rehabilitation in Stroke Patients: A Case Series
Selda Çiftci, Banu Kuran, Zehra Duman, Figen Yılmaz, Cansu Mert, Gülgün Durlanık, Jülide Öncü, Bilge Düden, Hüseyin Bertan, Cem Erçalık, Rana Terlemez
doi: 10.14744/SEMB.2017.69772  Pages 64 - 69 (67 accesses)
İnme ve Parkinson Hastalığı (PH), kişide hareket yeteneğini, kendine bakım aktivitelerini azaltan iki önemli hareket bozukluğu nedenidir. Bu sunumda inmeli olgularda, eşlik eden Parkin-sonizm buguları nedeniyle rehabilitasyonun güçleştiğini, klinik ölçeklerle açıklamayı amaçladık. Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Kliniği’nde Mart-Mayıs 2016 tarihlerinde yatan dört inme olgusunda Parkinsonizm birlikteliğini gözden geçirdik. Hastaların giriş ve taburculuk sırasında klinik ölçeklerle rehabilitasyonun etkinliği değerlendirdik. Değerlendirmede kullanılan klinik ölçekler Standardize Mini Mental Test (SMMT), Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği (FBÖ), Barthel İndeksi (BI), Berg Denge Ölçeği (BDÖ) ve İnme Etki Ölçeği versiyon 3.0 (İEÖ 3.0) idi. Olguların üçü kadın, biri erkek, yaş ortalaması 74.5±9.3 yıl, ortalama yatış süresi 19.0±5.3 gün idi. Giriş sırasında düşük olan puanlar taburculuk sırasında da düşüktü. En iyi puana göre kıyaslandığında, olguların FBÖ ortalaması en yüksek değerin %42’si, SMMT ortalaması %55’i, taburculuk BI ortalaması %18’i, BDÖ ortalaması %0.08’i, İEÖ 3.0 ortalaması %25’i kadardı. Üç olgu tekerlekli sandalye, bir olgu yürüteçle yürüme seviyesinde taburcu edildi. İnme ile birlikte Parkinsonizm bulguları varlığının, özellikle denge bozukluğu olmak üzere, hastaların mobilite ve fonksiyonel durumunu olumsuz etkilediğini gözledik. Kognitif fonksiyonları normalin yarısı kadar olmakla beraber dengeleri ve fonksiyonel durumları yarıdan fazla oranda olumsuz etkilenmişti.
Stroke and Parkinson's disease are 2 major causes of movement impairment and a decreased ability to perform daily activities. The aim of this case series was to demonstrate the difficulty of rehabilitation in stroke patients with accompanying parkinsonism. Four stroke patients with parkinsonism who underwent rehabilitation at the Physical Medicine and Rehabilitation Clinic between March and May of 2016 were evaluated. The Standardized Mini-Mental State Examination (SMMSE), the Functional Independence Measure (FIM), the Barthel Index (BI), the Berg Balance Scale (BBS), and the Stroke Impact Scale version 3.0 (SIS) were used in the assessment. Of the 4 patients, 3 were female, and the mean age was 74.5±9.3 years. The mean hospital stay was 19±5.3 days. The initial test scores recorded were low, and they remained low at the time of discharge. After rehabilitation, the mean FIM score in the group was 42% of the maximum possible score, the mean SMMSE was 55%, the BI was 18%, the BBS was 0.08%, and the SIS was 25%. Three patients required a wheelchair, and 1 patient could ambulate with a walker at discharge. A stroke accompanied by parkinsonism negatively affects mobility and functional status, primarily through the deterioration of balance. In this study, cognitive function was reduced to half of the maximum, and the balance and function loss was more than 50%. Barthel index; berg balance scale; functional independence measure; mini-mental state examination; parkinsonism; stroke; stroke impact scale.

LookUs & Online Makale