ISSN : 1302-7123 | E-ISSN : 1308-5123

Quick Search




SETB: 29 (3)

Volume: 29  Issue: 3 - 1995

ORIGINAL RESEARCH
1.The Relationship Between The Endometrium Thickness Measured by Transvaginal Sonography and The Histopathological Diagnosis in Cases with Postmenopausal Bleeding
Melahat Kesim, Mürvet Hakyemez, Altuğ Bağcı
Pages 9 - 13
AMAÇ: Bu çalışmada postmenopozal kanamalı kadınlard transvaginal sonografi ile ölçülen endometrium kalınlığının histopatolojik tanı ile ilişkisi olup olmadığı araştırıldı.
MATERYAL-METOD: Kliğinimize postmenopozal kanama şikayeti ile müracaat eden 50 olgunun 47’si çalışma kapsamına alındı. Tüm olguların firaksiyone küretaj yapılmadan önce vaginal ultrasonografi ile edometrium kalınlıkları ölçüldü. Ultrasonografik değerlendirme sonrası olgulara fraksiyone küretaj uygulandı. Histopatolojik tanı değerlendirmede esas alındı.
BULGULAR: Histopatolojik değerlendirme sonucu olguların 25 (%48.93)’inde atrofik endometrium, 7 /%14.89)’sinde proliferatif endometrium, 6 (%12.76)’sında endometrial hiperplazi, 5 (%10.64) vakada adenokarsinom, 4 (%8.52)’ünde endometrial polip, 2 (%4.25) vakada sekretuat endometrium tesbit edildi. Vaginal ultrasonografi ile endometrium kalınlığı en az 0.2 cm en çok da 2.7 cm ölçüldü.
SONUÇ: Çalışma grubumuzdaki vaka sayısının yetersiz olmasına rağmen transvaginal sonografinin postmenopozal kanamalı kadınlarda endometrial patolokileri ayırtetmede tanısal küretaj öncesi iyi bir tarama yöntemi olduğu kanısına varılmıştır.
OBJECTIVE: in this study the relationship between the endometrial thickness measured by transvaginal ultrasonography and histopathological diagnosis in cases with postmenopausal bleeding is observed.
MATERIAL AND METHODS: Forty-seven of the 50 cases who applied to our clinic: with postmenopausal bleeding have been included in our study. Vaginal ultrasonography was done and endometrial was measured fractional curretage all the cases. After ultrasonography, fractional curretage was done. Histopathological diagnosis has been considered as the main criteria during the evaluation.
RESULTS: According to histopathological diagnosis atrophic endometrium is in 23 (48.93 %) cases, proliferative endometrium in 7(14.89 %) cases, endometrial hyperplasia in 6 (12.77 %) cases, endometrial polyp in 4 (8.25 %) cases and secretory endometrium in 2 (4.25 %) cases. Endometrial thickness measured by vaginal ultrasonography, varied between 0.2 cm and 2.7 cm.
CONCLUSION: Although we have insufficient number of cases we can conclude that transvaginal ultrasonography 
gives enough information about endometrial pathology in patients with postmenopausal bleeding before diagnostic curretage.

2.Colors of Skin, Eye and Hair and Undulation of Hair in Turkish People
Leyla Ertenü, Ilknur Altunay, Adem Köşlü
Pages 14 - 19
AMAÇ: Cilt, göz, saç rengi ve ondulasyonu her bireyde farklı kombinasyon oluştururken, bireylerden oluşan topluma da genel bir özellik yansımaktadır. Türk toplumunda bu parametreleri ortaya koyan çalışmaların azlığı nedeniyle bu araştırmayı planladık.
MATERYAL-METOD: Her iki cinsi de içeren 15 yaşın üzerindeki 500 birey araştırıldı.
BULGULAR VE SONUÇ: Popülasyonun %74’ünün kahverengi ve siyah saç rengi, %40 ile en çok buğday ten ve %90.8 ile en çok kahverengi göz rengi; saç ondulasyonu olarak ise en çok %60 ile düz saç, %37 ile de dalgalı saç özelliğini gösterdiğini belirledik.
OBJECTIVE: Undulation of hair and colors of skin, eye and hair make different combinations in every person. This reflects to society as a general feature. Because there are very few reviews about these parameters in Turkish people, we designed this study.
STUDY DESIGN: 500 persons from two sexes, above the age of l 5 were included.
CONCLUSION: Our results show 74% ol the population had brown and black hair, 40% had dark skin, 90.8% had brown eye color, 60% had straight hair and 37% had undulated hair.

3.Febrile Convulsions After The Age of Five Years
A. Destina Yalçın, Buket Oflazoğlu, Hulki Forta
Pages 20 - 23
AMAÇ: Bu çalışmada 5 yaşından sonra febril konvülsiyon (FK) geçiren çocukların klinik ve elektroansefalografik açısından araştırılması amaçlanmıştır.
MATERYAL-METOD: 1990-1995 yılları arasında Şişli Etfal Hastanesi Möroloji Kliniği Epilepsi Polikiniğinde izlenen, 5 yaşından sonra bir veya birden fazla FK geçiren 16 hasta çalışmaya alınmıştır. Hastaların tümünde doğum tarihi, doğum ve motor-mental gelişim öyküsü, özgeçmiş ve soygeçmiş özellikleri, FK’ların başlangıç yaşı, sıklığı, süresi,nöbet şekli, nöbetten önce ölçülen ateş anne ve babalardan ayrıntılı olarak öğrenilmiştir. Hastalar yolda ortalama iki kez görülmüş ve en az bir kez elektroansefalografik (EEG) incelemeleri yinelenmiştir.
BULGULAR: Olgularımızın 3 tanesi kız, 13 tanesi erkek olarak belirlenmiştir. Beş hastada ilk FK 5 yaşından sonra, 11 tanesinde ise 6 ay ile 4 yaş arasında görülmüştür. Nöbetlerin hemen hemen hepsi kısa süreli jeneralize tonikklonik konvülsiyonlar olarak tarif edilmiştir. İzleme süresi 2-5 yıl arasında değişmektedir. Hastaların 3 tanesinde yinelenen EEG’lere patoloji saptanmamış, diğerlerinde ise hafif yaygın yavaşlama, projete tipte deşarj, jeneralize diken-dalga deşarjları ve fokal sivri dalgalar görülmüştür. Olguların hiçbirinde izleme döneminde epilepsi gelişmemiştir.
SONUÇ: Beş yaşından sonra FK geçiren veya geçirmeye devam eden ve EGG’lerinde anomali saptanan hastaların gelişebilecek idiopatik jeneralize epilepsi açısından yakından izlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
OBJECTIVE: ln this study we have perfromed clinical and electroencephalographic investigations on children who had febrile convulsions after the age of five years cmd determined the possibilitiy of epilepsy development.
STUDY DESIGN: Children who had been followed by the Neurology Clinic of Hospital and who had at least febrile afier the age of five years were included in the study. in all patients the following were gathered from the parents: date of birth, psycho-motor development, past-history and family history, onset, frequency and duration of febrile convulsions, type of seizure and fever before febriler convulsion. The patients were examined twice a year and had at least one electroencephalographic (EEG) investigation.
RESULTS: Of the 16 patients 13 were male and 3 were female. In 5 patients the first febrile convulsion was observed after the age of five years and in the rest between 6 moths and 4 years. The follow-up period was between 2 to 5 years. In three patients the repeated EEG investigations were normal, whereas in others there were milf generalized disorganization, generalized spike-wave paroxysms and focal sharp-wave activity.
CONCLUSION: It was concluded that children with febrile convulsions after 5 years of age should be followed carefully for the possibility of developing idiopathic generalized epilepsy particulary if they have abnormal EEG findings.

4.Temporal Muscle Transfer in Facial Paralysis
R. Hakan Özcan, Ismail Kuran, Lütfü Baş
Pages 24 - 29
AMAÇ: Fasiyal paralizi rekonstrüksiyonu için temporal kas transferi sonuçlarının değerlendirilmesi.
MATERYAL ve METOD: Son 8 yılda kliğinimizde 18 fasiyal paralizili hastaya rekonstrüksiyon uygulandı. Bu 18 hastanın 12'sinde dinamik yöntemler, 6’sında statik yöntemler uygulandı. Statik yöntem olarak tensor fasya lata ile askılama ve yüz germe uygulandı. Dinamik yöntem olarak temporal kas transferi tercih edildi. 2 olguda masseter kası 1/2 ön da transfere dahil edildi. Kas transferi sonrası 10. günde rehabilitasyona başlandı. Olgular en kısa 6 ay en uzun 4 yıl süre ile takip edildi.
BULGULAR: Büyük genç ve orta grubu olan hastaların etyolojisinde tümör, travma, anomali ve enfeksiyon mevcuttu. Kozmetik ve fonksiyonel sonuçlar dinamik yöntem gruhunda statik yöntem grubuna kıyasla daha başarılıydı.
SONUÇ: Temporal kas transferi uygulanan hastalarda istirahat esnasında simetri, istemli hareket sırasında 
yeterli kontrollu denge ve kabul edilebilir oral, okuler sfinkter kontrolü sağlandı.
OBJECTIVE: Evaluation of the results of temporal muscle used in reconstruction of facial paralysis.
STUDY DESIGN: 18 patients with facial paralysis have heen operated in our clinic during 8 years. Dynamic reconstruction methods were used 12 patients, where as 6 patients had static reconstruction methods. Static method was a comhination of oral commissure with tensor fascia lata and face lifting. Dynamic method was primarily muscle transfer for both oral and ocular sphincter control. in two patients 1/2 anterior of the masseter muscle was transferred as well. Rehahilitaion programs were started on the tenth postoperative day. The minimum and maximum follow up periods were six months and four years respectively.
RESULTS: Patient population was constituted hy young and adult patients with different etiologies such as trauma, congenital anomalies and injection. Cosmetic and functional results were superior in dynamic method group compared to method group.
CONCLUSIONS: The patients who underwent temporal muscle transfer obtained symmetry at rest, adequaty controlled balance at the time of voluntary movement, and acceptable oral and ocular sphineter control.

5.Short Term Clinical and Side Effects of Estradiol Valerate, Siproteron Acetate and Tibolon Use in The Menopausal Period
Melahat Kesim, Figen Taşer, Altuğ Bağcı, Kenan Çalışkan
Pages 30 - 35
AMAÇ: Menepozal dönemde hipoöstrojeneminin yol açtığı semptomlarla başvuran olgularda Estradiol valerat-Siproteron asetat ve Tibolon kullanımının kısa dönemde etkisinin gösterilmesi istendi.
MATERYAL METOD: Bu çalışmaya 66 olgu alındı. 36 olguya 11 gün 2 mg Estradiol-17 valerat ve takip eden 10 gün 2 mg Estradiol-17 valerat-1 mg Asetat oral olarak verildi. Tedaviye 7 gün ara verilerek 3 ay devam edildi. Tedavi öncesi ve sonrası SGOT, SGPT, ALP, Üre Kreatinin düzeyleri saptandı. Tedavi öncesi ve sonrası klimakterik yakınmalar skorlandı. Her iki ilacın semptomlar üzerine etkisi değerlendirildi ve tedavi grupları birbiri ile kıyaslandı.
BULGULAR: Ateş basması, parestezi, sinirlilik, vertigo yorgunluk, formikasyon semptomlarında her iki ilacın kısa dönemde etkili olduğu saptandı (p<0.01). İnsomnia, depresyoni artralji, miyalji, baş ağrısı, çarpıntı, pollaküri, deri kuruluğu semptomlarında Estradiol Valerat-Siproteron Asetatın etkili (p<0.05), Tibolonun etkisinin az olduğu (p>0.005) belirlendi. Kısa süreli tedavi sonrası unutkanlık semptomunda her iki grupta da anlamlı bir fark bulunamadı (p>0.05).
SONUÇ: Menopozda ortaya çıkan semptomplar hormon
replasman tedavisi (HRT) ile kontrol altına alınabilmektedir. Bu amaçla Estradiol Valerat Siproteron Asetat ve Tibolon kullanımı etkili olmaktadır.
OBJECTIVE: in this study we aimed to show the effect of Estradiol Volerate-Siproterone Acetate and Tibolon use in patients who are at menopausa and who have been admitted to the hospital with symptoms resulted from hypoestrogenemia.
MATERIALS AND METHODS: in this study we have included 66 patients. To 36 of patients we have administered 2 mg estradiol-17 valerate for 2 days and 2 mg Estradiol-17 Valerate 1 mg Siproteron Acetate for the following 36 days. We stopped the drug treatment for 7 days and continued the same the next 3 months. To the second group consisted of 30 patients; we have given 2.5 mgldaily Tibolon (oral) continously. We measured the blood levels of SGOT, SGPT. ALP-Urea, and creatinin before and after treatment. We scored the climacteric complaints befor and after treatment. We evaluated the ejfects of both drugs on the relief of symptoms and compared each group with each other. RESULTS: We have observed that both effective forthe relief of symptoms such as flushing, paresthesia, vertigo.fatigue, and nervousness in a short period of time. (p<0.01) We have found that Estradiol Valerate-Siproterone Acetate is effective (p<0.05) and Tibolon is less effective for the symptoms like insomnia, depression, arthralgia, myalgia, headache, palpitations, pollakuria, and dry skin. In short term drug treatment there wasn’t any meaningful difference between the two groups on improvement (p>0.05).
CONCLUSION: Symptoms that are seen in menapause can he relieved (controlled) by hormone replacement therapy (HRT). Estradiol Valerate and Siproterone Acetate and Tibolon is effective in this respect.


6.Ultrasonographic Findings and Serum Beta-HCG Levels in Cases of Abortus Imminens
Almila Bal Yıldız, Nalan Karacaoğlu, Nimet Göker
Pages 36 - 41
AMAÇ: ilk trimester gebelerde ultrasonografik bulgu ve maternal serum Beta-HCG düzeylerinin prognozu belirlemedeki rolü araştırıldı.
MATERYAL ve METOD: 5-12 gebelik 42 asemptomatik gebe ile, abortus imminens 35 gebe, 12. haftaya dek izlendi. Ultrasonograjik değerlendirmeleri yapıldı ve serum Beta-HCG düzeyleri RfA yöntemiyle ölçüldü.
BULGULAR: Abortus imminens 13'ü, asemptomatik ise sadece biri spontan abortus ile sonuçlanmıştır. Ahortus imminens gebelik kese ölçümleri, asemptomatik olanlara göre istatistiksel olarak daha küçük (<0.01). Gebelik kesesi ölçümleriyle serum Beta-HCG düzey eğrileri değerlendirildiğinde kontrol grubu yer almayan abortus imminens % 57’lik düşük oranı saptandı.
SONUÇ: Abortus imminens ile gebelerin prognozu gebelik kesesi çepı-serum Beta-HCG düzey eğrileriyle belirlenebilir.
OBJECTIVE: To investigate the role of ultrasonographic findings and maternal serum Beta-HCG levels in assessing prognosis in first trimester pregnancies presenting with bleeding.
STUDY DESING: 42 asymptomatic patients and 35 patients diagnosed as abortus imminens, between 5-12 weeks of pregnancy, were observed until 12 weeks of pregnancy. Ultrasonography was performed and serum Beta-HCG levels were determined by RIA.
RESULTS: 13 pregnancies in the abortus imminens group
and 1 in the asymptomatic group resulted with spontaneous abortion. The gestational sac diameter in the abortus imminens group was smaller than in the asymptomatic group, this was statistically significant (p<0.01). When the graphic plot between sac diameter -values and serum Beta-HCG values was evaluated, the abortus rate was found to be 57 % in the abortus imminens cases which were not within the control group range.
CONCLVSION: Prognosis in immineris cases can be determined by gestational sac diameter -serum Beta- HCG values plotted against a standard graphic.


LookUs & Online Makale