ISSN : 1302-7123 | E-ISSN : 1308-5123
The Medical Bulletin of Sisli Etfal Hospital - Med Bull Sisli Etfal Hosp: 55 (1)
Volume: 55  Issue: 1 - 2021
ORIGINAL RESEARCH
1.The Relationship between Anxiety and Depression Levels with Perceived Stress and Coping Strategies in Health Care Workers during the COVID-19 Pandemic
Asli Besirli, Selime Celik Erden, Mehmet Atilgan, Ali Varlihan, Mustafa Fahrettin Habaci, Tugba Yeniceri, Ayla Canli Isler, Serap Kizileroglu, Gizem Ozturk, Omer Akil Ozer, Haci Mustafa Ozdemir
doi: 10.14744/SEMB.2020.57259  Pages 1 - 11
Amaç: Coronavirüs hastalığı 2019 (COVID-19), aralık 2019’da Çin’in Hubei eyaletinde başladıktan sonra yerel ve uluslararası olarak hızlı bir şekilde yayılma göstermiştir. Bu enfeksiyöz hastalığın dünyada yayılımı esnasında sağlık çalışanları hastalığın taranması ve tedavisinde başlıca kişiler olarak yer almıştır. Bu çalışmanın amacı hastanemizde COVID-19 pandemisi sürecinde sağlık çalışanlarında algılanan stres ve stresle başa çıkma yöntemleri ile anksiyete ve depresyon düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidir.
Metod: İki yüz gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Algılanan Stress Ölçeği-10 (ASÖ) ve Başa Çıkma Tutumlarını Değerlendirme Ölçeği (COPE) uygulanmıştır.
Bulgular: BDÖ ve BAÖ ölçeklerinin ortalama skorları sırasıyla 9.2±8.9 ve 8.2±9.2 idi. 200 katılımcının 33’ünün (%16.5) BDÖ skorları 17 ve üzerindeydi. BDÖ skorlarına gore katılımcıların %62’sinde minimal depresyon, %21.5’inde hafif depresyon, %13.5’ inde orta depresyon ve %3’ünde şiddetli depresyon mevcuttu. BAÖ skorlarına gore katılımcıların %60.5’inde minimal anksiyete, %25.5’inde hafif anksiyete, %8.5’inde orta anksiyete ve %5.5’inde şiddetli anksiyete mevcuttu. Kadın katılımcıların BAÖ ve BDÖ skorları erkek katılımcılardan istatistiksel olarak daha yüksek olarak bulundu. BAÖ ve BDÖ skorları ile ASÖ-10 arasında iyi derecede pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Meslek gruplarında, BAÖ ve BDÖ, ASÖ-10 COPE 3 (Soruna odaklanma ve duyguları açığa vurma), 7 (Dini olarak başa çıkma) ve 13 (Kabullenme) düzeyi ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. Pandemi süresince klinik birim gruplarında, BDÖ düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı.
Sonuçlar: Bu çalışma, COVID-19 pandemisi sürecinde sağlık çalışanlarında anksiyete, depresyon ve stres düzeyleri ile ilişkili olarak farklı başa çıkma tutumları kullanılabileceğini göstermiştir. Problem çözme ve emosyon odaklı, adaptif başa çıkma yöntemleri belirtilerin azaltılmasına yardımcı olurken, maladaptif ve negatif başa çıkma yöntemleri belirtilerin daha da alevlenmesine sebep olabilmektedir. Bu nedenle sağlık çalışanlarının stresle başa çıkma tutumlarını geliştirmelerine yönelik eğitimler verilmelidir. (SETB-2020-10-205)
Objectives: Coronavirus disease (COVID-19) has spread rapidly, locally and internationally after it started in Hubei province of China in December 2019. During the spread of this infectious disease in the world, health care workers are taking place as the main people in the screening and treatment of the disease. The present study aims to evaluate the relationship between anxiety and depression levels with perceived stress and coping strategies in health care workers during the COVID-19 pandemic.
Methods: In this study, 200 participants were included. Beck Anxiety Inventory (BDI), Beck Depression Inventory (BDI), Perceived Stress Scale-10 (PSS-10) and COPE (Coping Orientation to Problems Experienced) were applied.
Results: Mean scores for BDI and BAI were 9.2±8.9 and 8.2±9.2, respectively. BDI scores of 33 (16.5%) of 200 participants were ≥17. 62% of the participants had minimal depression, 21.5% of the participants had mild depression, 13.5 % of the participants had moderate depression, and 3% of the participants had severe depression according to BDI scores. 60.5% of the participants had minimal anxiety, 25.5% of the participants had mild anxiety, 8.5% of the participants had moderate anxiety and 5.5% of the participants had severe anxiety according to BAI scores. BAI and BDI scores of the female participants were statistically higher than the male participants. A statistically significant positive correlation was found between BAI and BDI scores and PSS-10 scores. A statistically significant difference was found in the averages of BAI and BDI, PSS-10 COPE 3 (Focus on and venting of emotions), 7 (Religious coping) and 13 (Acceptance) subscales levels in occupational groups. A statistically significant difference was found in BDI levels in the clinical units during the pandemic.
Conclusion: This study indicated that different coping strategies can be used in health care workers regarding anxiety, depression and stress levels during the COVID-19 pandemic. While problem-solving and emotion-focused adaptive coping mechanisms help reduce symptoms, maladaptive and negative coping mechanisms can cause symptoms to exacerbate. Thus, training should be given to developing attitudes of health care workers to cope with stress.

2.Comparison of MRI and 18F-FDG PET/CT in the Liver Metastases of Gastrointestinal and Pancreaticobiliary Tumors
Mehmet Tahtabasi, Sukru Mehmet Erturk, Muzaffer Basak
doi: 10.14744/SEMB.2020.80270  Pages 12 - 17
Amaç: Gastrointestinal sistem (GİS) ve pankreatiko-bilyer (PB) sistem kaynaklı karaciğer metastazlarının tespitinde 18F-fluorodeoxyglucose pozitron emisyon tomografi (18F-FDG PET/BT) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG)’nin etkinliğinin karşılaştırılmasıdır.
Gereç ve Yöntemler: Bu retrospektif çalışmaya primer GİS (mide veya kolorektal) veya PB sistem malignitesi olup karaciğere metastaz yapmış, histopatolojik olarak tanısı doğrulanmış, MRG ve 18F-FDG PET/BT’si bulunan 42 hasta dahil edildi. MRG ve 18F-FDG PET/BT görüntüleri prospektif olarak analiz edildi. Metastaz sayılarının tespitinde iki modaliteyi karşılaştırmak için Student's t-testi ve modaliteler arası uyumu belirlemek için Cohen’s kappa testi kullanıldı.
Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların 28 (%66.7)’i erkek olup, yaş ortalaması 60.67±9.4 yıl idi. Kolon (n=25; %59.5) ve pankreas (n=7; %16.6) adenokarsinomu metastaz yapan en sık primer tümörlerdi. MRG ile 12 (%28.5) hastada daha fazla sayıda, 7 (%16.6) hastada daha az sayıda ve 23 (%54.7) hastada ise eşit sayıda metastaz tespit edildi. MRG ve 18F-FDG PET/BT ile tespit edilen metastaz sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (sırasıyla; 7.55 ± 7.96 ve 6.36 ± 7.28; p = 0.11). İki modalite arasında orta derece uyum mevcuttu (kappa değeri = 0.423). MRG’de tespit edilip 18F-FDG PET/BT’de görülmeyen metastazların büyük kısmı (n=10, %23,8) 10 mm’den küçük lezyonlardı. Lenf nodu metastazı olan 8 (%19) hastada MRG ve 18F-FDG PET/BT’nin lenf nodu saptama sayıları benzerdi (sırasıyla, 12’ye 14 adet, p> 0.05).
Sonuç: MRG’nin lezyonları küçük boyutlarda erken aşamada tespit etmesi ve 18F-FDG PET/BT’nin lezyonların metabolik aktivitesini göstermesi nedeniyle her iki modalitenin kombine kullanılması hastalara daha fazla fayda sağlayacaktır. (SETB-2020-11-234)
Objectives: To compare the efficacy of 18F-fluorodeoxyglucose positron emission tomography (18F-FDG PET/CT) and magnetic resonance imaging (MRI) in the detection of liver metastases originating from the gastrointestinal system (GIS) and the pancreaticobiliary (PB) system.
Methods: This retrospective study included 42 patients with primary GIS (stomach or colorectal) or PB system malignancies that metastasized to the liver, histopathologically confirmed diagnoses, and MRI and 18F-FDG PET/CT images. The MRI and 18F-FDG PET/CT images were analyzed. Student's t-test was used to compare the two modalities in terms of determining the number of metastases, and Cohen's kappa test was conducted to determine the agreement between the modalities.
Results: Twenty-eight (66.7%) of the patients included in this study were male, and the mean age was 60.67±9.4 years. Colon (n=25; 59.5%) and pancreatic (n=7; 16.6%) adenocarcinomas were the most common primary tumors that had metastasized to the liver. MRI detected more metastases in 12 (28.5%) patients, less in seven (16.6%), and an equal number of metastases in 23 (54.7%). No statistically significant difference was observed between the number of metastases detected by MRI and 18F-FDG PET/CT (7.55±7.96 and 6.36±7.28, respectively; p=0.11). There was a moderate agreement between the two modalities (kappa value=0.423). Most of the metastases detected on MRI but not seen on 18F-FDG PET/CT (n=10, 23.8%) were lesions smaller than 10 mm. For the eight (19%) patients with lymph node metastases, the number of metastatic lymph nodes detected by MRI and 18F-FDG PET/CT was similar (12 and 14, respectively, p>0.05).
Conclusion: MRI can detect small lesions at an early stage, and 18F-FDG PET/CT shows the metabolic activity of lesions; therefore, the combined use of the two modalities can potentially offer a beneficial outcome for patients.

3.Retrospective Evaluation of Ileocolic Artery and Vein Diameters according to Body Mass Index in the Diagnosis of Acute Appendicitis on Multislice Computerized Tomography
Yahya Barac, Burcin Agridag, Huseyin Ozkurt
doi: 10.14744/SEMB.2020.35033  Pages 18 - 22
Amaç: Çalışmamızın amacı; akut apandisitli hastalarda VKİ (vücut kitle indeksi) de göz önünde bulundurularak yapılan ölçümlerde, ileokolik arter ve ven kalibrasyonlarındaki artışın yardımcı bir tanı kriteri olarak kullanılabileceğinin gösterilmesidir.
Materyal ve Method: Çalışmamızda; Ocak 2016- Nisan 2019 tarihleri arasında, akut appandisit klinik ön tanısıyla İV (intravenöz) kontrastlı abdominal ÇKBT (çok kesitli bilgisayarlı tomografi)’leri çekilmiş, opere edilmiş ve sonucunda patolojik olarak akut apandisit tanısı konmuş 76 hasta ile klinik ve radyolojik olarak akut apandisit lehine bulgusu olmayan veya ÇKBT’de İLK(ileokolik) arter ve ven çapını etkileyebilecek başka bir abdominal patolojisi tespit edilmeyen 81 kontrol grubu hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Her iki grupta aksiyel planlarda İLK arter ve ven çapları ölçüldü ve VKİ’leri (vücut kitle indeksi,Kg/m²) hesaplandı.Gruplar VKİ lerine göre 3 alt gruba (VKİ si;20-24,9 arası olanlar,25-29,9 arası olanlar ve 30 ve üstü olanlar şeklinde) ayrıldı. Her iki grup hem total hasta sayısı bazında hem de VKİ ye göre ayrılmış alt grup düzeylerinde ayrı ayrı karşılaştırıldı. İstatistiksel alfa anlamlılık seviyesi p<0,05 olarak kabul edildi.
Bulgular: İLK arter ve ven çapları akut apandisitli hastalarda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı oranda artmaktadır (P < 0.001). Ayrıca VKİ ile İLK arter ve ven çapları arasında pozitif bir korelasyon mevcuttur (P < 0.001).
Sonuç: Akut apandisit şüphesi bulunan hastalarda İLK arter ve ven çapları VKİ’leri de göz önünde bulundurularak ölçüldüğünde akut apandisit tanısında yardımcı bir kriter olarak kullanılabilir. (SETB-2020-03-031)
Objectives: We aimed to investigate the diagnostic value of the increasement in the ileocolic artery and vein diameters considering the body mass index (BMIs) of the patients with acute appendicitis.
Methods: Between January 2016 and April 2019, 76 patients who were diagnosed with acute appendicitis by contrast-enhanced abdominal multislice computerized tomography (MSCT) and had histopathologically confirmed appendicitis after an appendectomy were included in this study. To evaluate the value of MSCT, we created a control group, which consisted of 81 patients who had contrast-enhanced MSCT for other reasons and had no clinical and radiological findings suspicious for acute appendicitis and also had no other abdominal pathology that might interfere with ileocolic artery and vein diameter. In both groups, ileocolic artery and vein diameters were measured in axial MSCT scan. The body mass index was calculated for each patient (kg/m2). Both groups were divided into three subgroups according to the BMI of patients (20-24.9; 25-29.9 and more than 30). Both groups and subgroups were compared individually. Statistical significance level was accepted as p <0.05.
Results: Ileocolic artery and vein diameters were higher in the patient group than control group, which was statistically significant (p<0.001), and a positive correlation was found between BMI and ileocolic artery and vein diameters (p < 0.001).
Conclusion: Ileocolic artery and vein diameters with taking BMI into consideration can be used as alternative criteria in the suspicion of acute appendicitis in adults.

4.Analysis of the Factors Affecting Survival in the Patients who Underwent Curative-Intent Gastrectomy due to Gastric Adenocarcinoma
Serkan Karaisli, Ozlem Gur, Oguzhan Ozsay, Fevzi Cengiz, Ahmet Er, Murat Kemal Atahan, Yasin Peker, Osman Nuri Dilek, Mehmet Haciyanli
doi: 10.14744/SEMB.2020.14564  Pages 23 - 32
Amaç: Mide kanseri, dünyada en yaygın beşinci kanser ve kansere bağlı ölümlerin üçüncü en yaygın nedenidir. Bu çalışmada, mide adenokarsinomuna bağlı olarak küratif amaçlı gastrektomi uygulanan hastalarda klinikopatolojik faktörlerin genel sağkalıma etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntem: Ocak 2007 - Ocak 2017 tarihleri arasında kliniğimizde gastrektomi yapılan 644 hastanın tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelendi. Bu hastalardan 359 hasta çalışmaya dahil edildi. Çeşitli prognostik faktörlerin sağkalıma etkisi araştırıldı.
Bulgular: Ortalama yaş 59,2 ± 11,6 (29-83) idi. Erkek / kadın oranı 2,12 olarak bulundu. Medyan takip süresi 19 ay (CI = 10,1-31,1) idi. Medyan genel sağkalım 23 ± 2.3 aydı (CI = 18,3-27,6). Splenektomi, R1 (mikroskobik inkomplet) rezeksiyon ve ileri evre tümör kötü prognoz için bağımsız risk faktörleri olarak bulundu.
Sonuç: Mide kanserinde R1 rezeksiyon, splenektomi ve ileri TNM evresi kötü prognoz ile ilişkili bulundu. Tümör invazyonu veya dalak hilusunda lenf nodu metastazı olmadığı durumda postoperatif enfeksiyöz komplikasyonlara bağlı mortalite riski nedeniyle splenektomiden kaçınılmalıdır. (SETB-2020-09-183)
Objectives: Gastric cancer is the fifth most common cancer and the third most common cause of cancer-related deaths in the world. In this study, we aimed to evaluate the impact of clinicopathological factors on overall survival in the patients who underwent curative-intent gastrectomy due to gastric adenocarcinoma.
Methods: The medical records of 644 patients who underwent gastrectomy between January 2007 and January 2017 in our clinic were retrospectively reviewed. Among these patients, 359 patients were included in this study. The impact of several prognostic factors on survival was investigated.
Results: The mean age was 59.2±11.6 (29-83). Male/female ratio was 2.12. The median follow-up time was 19 months (CI=10.1-31.1). Median overall survival was 23±2.3 months (CI=18.3-27.6). Splenectomy, R1 (microscopically incomplete) resection, and advanced stage were independent risk factors for poor prognosis.
Conclusion: R1 resection, splenectomy, and advanced TNM stage were associated with poor prognosis in gastric cancer. Splenectomy should be avoided in the absence of direct invasion of the tumour or metastasis of lymph nodes on splenic hilum to prevent postoperative infectious complication-related mortality.

5.The Relationship of Magnesium Level with the Recovery of Parathyroid Function in Post-thyroidectomy Hypoparathyroidism
Nurcihan Aygun, Mahmut Kaan Demircioglu, Ismail Ethem Akgun, Zeynep Gul Demircioglu, Ozan Caliskan, Mehmet Uludag
doi: 10.14744/SEMB.2021.75983  Pages 33 - 41
Objectives: Hypocalcemia is the most common complication and acute parathyroid gland insufficiency is the main cause of it after thyroidectomy. In this study, we aimed to evaluate the relationship between the recovery time of parathyroid gland function and patient characteristics, preoperative and postoperative electrolyte changes, and intraoperative parathyroid findings in patients with postoperative hypoparathyroidism.
Methods: Patients who underwent total thyroidectomy (TT) with or without central neck dissection ± lateral neck dissection with a parathyroid hormone (PTH) value of <15 pg/mL within the postoperative 4th hour were included in this study. Postoperative calcium level of <8mg/dL was defined as biochemical hypocalcemia and a PTH value of <15 pg/mL was defined as hypoparathyroidism. The patients were divided into three groups according to the time of PTH recovery (>15 pg/mL); within the first 24 hours, between one day and 30 days, after 30 days, respectively.
Results: One hundred eleven patients (mean age, 49.3±14.4 years) consisted of Groups 1, 2 and 3, including 19 (16F, 3M), 67 (54F, 13M) and 25 (19F, 6M), respectively. Vitamin D deficiency rates for Groups 1, 2, 3 were 41.7%, 53.1% and 88.2%, respectively (p=0.018). Postoperative day 0 PTH values were 11.69±2.79pg/mL, 6.92±3.45 pg/mL, 4.99±2.36 pg/mL, (p<0.001). Biochemical hypocalcemia rates of Groups 1, 2, 3 on postoperative day 1 were 15.8%, 53.7%, 64%, (p=004) respectively, and calcium values were 8.68±0.67 mg/dL, 8.15±0.66 mg/dL, 7.75±1 mg/dL, (p=0.014), respectively. Magnesium values on postoperative day 1 and 7 for Groups 1, 2, 3 were 1.85±0.1 mg/dL, 1.77±0.17 mg/dL, 1.64±0.17 mg/dL, (p=0.005), and 1.86±0.16mg/dL, 1.82±0.21mg/dL, 1.59±0.15mg/dL (p=0.001), respectively. PTH values on postoperative day 1 and 7 in Groups 1, 2, 3 were 20.5±6.4 pg/mL, 7.06±4.35 pg/mL, 4.66±3.26 pg/mL (p<0.001), and 31.04±10.54pg/mL, 18.72±13.84pg/mL, 4.55±4.9pg/mL (p<0.0001), respectively. Parathyroid function improved in 106 patients, and permanent hypoparathyroidism developed in five patients (4.5%).
Conclusion: Hypoparathyroidism can recover rapidly in the first 24 hours in patients with a PTH value of around 10 pg/mL at postoperative 4th hour. As the number of preserved parathyroids increased, recovery time decreased. In patients with postoperative hypoparathyroidism, postoperative low magnesium levels may be associated with delayed recovery of parathyroid function. (SETB-2020-12-275)
Objectives: Hypocalcemia is the most common complication and acute parathyroid gland insufficiency is the main cause of it after thyroidectomy. In this study, we aimed to evaluate the relationship between the recovery time of parathyroid gland function and patient characteristics, preoperative and postoperative electrolyte changes, and intraoperative parathyroid findings in patients with postoperative hypoparathyroidism.
Methods: Patients who underwent total thyroidectomy (TT) with or without central neck dissection ± lateral neck dissection with a parathyroid hormone (PTH) value of <15 pg/mL within the postoperative 4th hour were included in this study. Postoperative calcium level of <8mg/dL was defined as biochemical hypocalcemia and a PTH value of <15 pg/mL was defined as hypoparathyroidism. The patients were divided into three groups according to the time of PTH recovery (>15 pg/mL); within the first 24 hours, between one day and 30 days, after 30 days, respectively.
Results: One hundred eleven patients (mean age, 49.3±14.4 years) consisted of Groups 1, 2 and 3, including 19 (16F, 3M), 67 (54F, 13M) and 25 (19F, 6M), respectively. Vitamin D deficiency rates for Groups 1, 2, 3 were 41.7%, 53.1% and 88.2%, respectively (p=0.018). Postoperative day 0 PTH values were 11.69±2.79pg/mL, 6.92±3.45 pg/mL, 4.99±2.36 pg/mL, (p<0.001). Biochemical hypocalcemia rates of Groups 1, 2, 3 on postoperative day 1 were 15.8%, 53.7%, 64%, (p=004) respectively, and calcium values were 8.68±0.67 mg/dL, 8.15±0.66 mg/dL, 7.75±1 mg/dL, (p=0.014), respectively. Magnesium values on postoperative day 1 and 7 for Groups 1, 2, 3 were 1.85±0.1 mg/dL, 1.77±0.17 mg/dL, 1.64±0.17 mg/dL, (p=0.005), and 1.86±0.16mg/dL, 1.82±0.21mg/dL, 1.59±0.15mg/dL (p=0.001), respectively. PTH values on postoperative day 1 and 7 in Groups 1, 2, 3 were 20.5±6.4 pg/mL, 7.06±4.35 pg/mL, 4.66±3.26 pg/mL (p<0.001), and 31.04±10.54pg/mL, 18.72±13.84pg/mL, 4.55±4.9pg/mL (p<0.0001), respectively. Parathyroid function improved in 106 patients, and permanent hypoparathyroidism developed in five patients (4.5%).
Conclusion: Hypoparathyroidism can recover rapidly in the first 24 hours in patients with a PTH value of around 10 pg/mL at postoperative 4th hour. As the number of preserved parathyroids increased, recovery time decreased. In patients with postoperative hypoparathyroidism, postoperative low magnesium levels may be associated with delayed recovery of parathyroid function.

6.Discussion of Histopathological Findings of 954 Breast Reduction Specimens
Soysal Bas, Ali Can Aydin, Cagatay Oner, Ramazan Ucak, Selami Serhat Sirvan, Semra Karsidag
doi: 10.14744/SEMB.2020.33349  Pages 42 - 48
Amaç: Meme küçültme, hastalar tarafından sık başvurulan bir prosedürdür ve plastik cerrahlar tarafından sık yapılan ameliyatlardan biridir. Redüksiyon mamoplasti sonrası histopatolojik sonuçların takibi çok önemlidir. Bu çalışma, bilateral redüksiyon mamoplastisi uygulanan hastaların histopatolojik sonuçlarını değerlendirmeyi, meme lezyonlarının insidansını ve yüksek riskli meme lezyonlarının risk faktörlerini belirlemeyi amaçlamıştır.
Gereç ve Yöntemler: Ekim 2013 - Ocak 2020 arasında plastik cerrahi bölümünde redüksiyon mamoplastisi uygulanan 477 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar yaş, vücut kitle indeksi, komorbidite faktörleri, sigara kullanımı, aile hikayesi ve histopatolojik bulgulara göre değerlendirildi.
Bulgular: Hastaların yaşı ortalama 42.43 ± 12.05’idi. Vücut kitle indeksi 23-34.6 arasında değişmekte idi. Eşlik eden faktörler, 12 hastada hipertansiyon, 5 hastada astım ve 6 hastada diyabetes mellitus vardı. 17 hastada (% 3.6) sigara ve 25 (% 5.2) hastada meme kanseri öyküsü mevcuttu. Hastaların% 2.3'ü 20 yaş ve altı, % 17.1'i 21 ila 30 yaşları arasında, % 21.5'i 31 ila 40 yaşları arasında,% 33.1'i 41 ila 50 yaşları arasında,% 18.2'si 51 ila 60 yaşları arasındaydı. 7.5'i 60 yaş ve üstünde idi. Histopatolojik bulguların% 85.4'ü normal meme dokusu ve nonproliferatif meme lezyonlarından oluşuyordu. Proliferatif meme lezyonları, atipik hiperplazi ve in situ lezyonların insidansı sırasıyla % 5.7, % 2 ve % 0.4 olarak hesaplandı. Ortalama takip süresi 3.8 ± 1.6 yıl idi.
Sonuç: Preoperatif meme kanseri tarama yöntemleri redüksiyon mamoplastisinden önce kullanılsa da, yüksek riskli lezyonlarla karşılaşılabilir. Psikofizyolojik iyileşmeye ek olarak redüksiyon mamoplastisinin en büyük avantajlarından biri de meme kanseri riskinin azaltılmasıdır. (SETB-2020-04-041)
Objectives: Breast reduction is a frequently sought procedure by patients and one of the most commonly performed operations by plastic surgeons. Follow-up of histopathological results after reduction mammoplasty is very important. This study aimed to evaluate the histopathological results of patients undergoing bilateral reduction mammoplasty to determine the incidence of breast lesions and risk factors of high-risk breast lesions.
Methods: 477 patients who underwent reduction mammoplasty in the plastic surgery department between October 2013 and January 2020 were included in this study. Patients were evaluated according to age, body mass index (BMI), comorbidity factors, tobacco use, family history and histopathological findings.
Results: The mean age of patients was 42.43±12.05 years. Body mass index ranged from 23 to 34.6. As for comorbidity factors, 12 patients had hypertension, five patients had asthma and six patients had diabetes mellitus. Seventeen patients (3.6%) were smokers, and 25 (5.2%) patients had a family history of breast cancer. Among the patients, 2.3% were 20 years and under, 17.1% were between 21 and 30 years old, 21.5% were between 31 and 40 years old, 33.1% were between 41 and 50 years old, 18.2% were between 51 and 60 years old, and 7.5% were 60 years and above. 85.4% of histopathological findings consisted of normal breast tissue and nonproliferative breast lesion breast lesions. The incidences of proliferative breast lesions, atypical hyperplasia and in situ lesions were calculated as 5.7%, 2% and 0.4%, respectively. The mean follow-up period was 3.8±1.6 years.
Conclusion: Although preoperative breast cancer screening methods are used before the reduction mammoplasty, high-risk lesions may be encountered afterwards. One of the biggest advantages of reduction mammoplasty in addition to psychophysiological recovery is breast cancer risk reduction.

7.Spontaneous Pneumomediastinum: Analysis of 11 Cases
Miktat Arif Haberal, Ozlem Sengoren Dikis, Erkan Akar
doi: 10.14744/SEMB.2019.34022  Pages 49 - 52
Amaç: Mediyastinum içerisinde serbest hava bulunması pnömomediyastinum olarak tanımlanır. Görülme sıklığı 1/7000-1/32000 arasındadır. Bu çalışmada amacımız görülme sıklığı az olan spontan pnömomediyastinum (SPM) olgularımızı literatür bilgileri ışığında tartışmaktır.
Gereç ve Yöntem: Göğüs hastalıkları ve göğüs cerrahisi bölümlerinde 2012-2018 SPM tanısı konulup, göğüs cerrahisi kliniğinde takip ve tedavisi yapılmış olan 11 olgunun dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastalar; yaş, cinsiyet, etyolojik faktörler, tanı ve tedavi yöntemleri ile hastanede yatış süreleri açısından değerlendirildi.
Bulgular: İkibinoniki-2018 yılları arasında travmaya bağlı olmayan 11 SPM’ li olgu tespit edildi. Hastaların dokuz (% 81.8)’u erkek olup; yaş ortancası 38.5 idi. Spontan pnömomediyastinum oluşumunda rol oynayan predispozan faktörler arasında ilk sırayı solunum yolu enfeksiyonuna sekonder gelişen öksürük nöbetleri alırken en sık görülen semptom ise dispne olarak tespit edildi. Olguların hastanede yatış süreleri ortancası 3,8 gün olarak belirlenirken,mortalite gözlenmedi.
Sonuç: Spontan pnömomediyastinum özellikle genç erkeklerde görülen nadir bir klinik durumdur. Spontan pnömomediyastinum tedavisi konservatif ya da cerrahi olabilir. (SETB-2019-04-075)
Objectives: The presence of free air in mediastinum is defined as pneumomediastinum. The incidence is between 1/7000-1/32000. In this study, our aim is to discuss our cases with spontaneous pneumomediastinum (SPM), which has low incidence, in the light of the literature.
Methods: The files of 11 cases who were diagnosed with SPM in pulmonary diseases and thoracic surgery department and followed up and treated in thoracic surgery clinic between 2012-2018 were retrospectively analyzed. Patients’ age, sex, etiological factors, diagnosis and treatment methods and hospital stay were evaluated.
Results: Between the years of 2012-2018, 11 cases with SPM who were not related to trauma were detected. Nine (81.8%) of the patients were male; the median age was 38.5 years. Among the predisposing factors that played a role in the formation of SPM, the most common symptom was dyspnea, while the second most common symptom was coughing seizures. The median duration of hospitalization was 3.8 days, and no mortality was observed.
Conclusion: Spontaneous pneumomediastinum is a rare clinical condition, especially in young men. SPM treatment can be conservative or surgical.

8.Can we Avoid the Unnecessary Loss of nephrons in the Management of Small Solid Renal Masses? Additional Clinical Parameters to Predict Benign-malign Distinction
Ismail Selvi, Halil Basar
doi: 10.14744/SEMB.2019.95770  Pages 53 - 61
Amaç: Küçük (≤4 cm) solid renal kitlelerin preoperatif değerlendirmesinde, benign-malign ayrımını yapmada kullanılabilecek ek klinik parametrelerin öngörü değerini araştırarak, gereksiz yere nefron kaybıyla sonuçlanacak cerrahilerden kaçınılması gerekilen hastaları belirlemeyi amaçladık.
Yöntemler: Eylül 2009 - Aralık 2017 tarihleri arasında, lokalize renal hücreli karsinom ön tanısıyla parsiyel veya radikal nefrektomi yapılan boyutu ≤4 cm olan 56 hastanın verisi retrospektif olarak incelendi. Hastalara ait demografik veriler, histopatolojik tümör tipleri, nötrofil/lenfosit oranı (NLO), monosit/lenfosit oranı (MLO), platelet/lenfosit oranı (PLO), ortalama platelet hacmi (MPV), eritrosit dağılım genişliği (RDW), 10 yıllık kardiyovasküler hastalık gelişimi ve mortalite riskini öngören Framingham risk skoru ve bileşenlerinin varlığı, postoperatif takip verileri kaydedildi. Tümör histopatolojisine göre hastalar benign ve malign olarak iki gruba ayrılarak karşılaştırıldı.
Bulgular: Ortanca tanı yaşı 60 (min: 35-max: 74) olan 56 hastanın 13’ü benign, 43’ü malign patolojiye sahipti. MLO (p=0.011), NLO (p=0.032), PLO (p=0.006), MPV (p=0.025) ve eGFR (p=0.019) malign grupta anlamlı olarak yüksek bulunurken; RDW (p=0.396) açısından gruplar arasında farklılık izlenmedi. Malign olgularda Framingham skoru daha yüksekken (p=0.008); bu risk skorunu oluşturan bileşenler içerisinde sadece sigara kullanımı (p=0.032), hipertansiyon varlığı (p=0.041), total kolesterol (p=0.021) düzeyi anlamlı olarak daha yüksekti. ROC analizine göre kestirim değerleri hesaplandıktan sonra, çok değişkenli analizde, NLO>2.02 (OR: 7.184, p=0.037), PLO>109.65 (OR: 12.692, p=0.002), MPV>3.44 (OR: 10.543, p=0.046) ve Framingham skoru>10.5 (OR: 12.287, p=0.007) küçük solid renal kitlelerde benign-malign ayrımını yapmada prediktif faktörler olarak belirlendi.
Sonuç: Malignite ayrımının net olarak yapılamadığı küçük solid renal kitlelerin klinik değerlendirilmesinde, özellikle de NLO, PLO, MPV ve Framingham skorunu kullanmanın öngörü gücünü artırarak, benign kitlelerde gereksiz yere nefron kaybı yaşanmasını engelleyebileceğini düşünmekteyiz. (SETB-2019-04-063)
Objectives: We aimed to investigate the predictive value of additional parameters for distinguishing benign-malign tumors and to prevent the loss of nephrons in small (≤4 cm) solid renal masses.
Methods: The data of 56 patients underwent partial or radical nephrectomy between September 2009 and December 2017 due to diagnosis of localized renal cell carcinoma were retrospectively analyzed. Demographic datas, histopathological tumor types, neutrophil/lymphocyte ratio (NLR), monocyte/lymphocyte ratio (MLR), platelet/lymphocyte ratio (PLR), red blood cell distribution width (RDW), mean platelet volume (MPV), the Framingham risk score and its components, postoperative follow-up results were recorded. Patients were divided into two groups as benign and malign.
Results: Among 56 patients with a median age of 60 (min: 35-max: 74) years, 13 patients had benign and 43 patients had malign pathologies. MLR (p=0.011), NLR (p=0.032), PLR (p=0.006), MPV (p=0.025), eGFR (p=0.019) and the Framingham score (p=0.008) were significantly higher in malign group. Among the components constituting the Framingham score, only presence of smoking (p=0.032), presence of hypertension (p=0.041) and total cholesterol values (p=0.021) were significantly higher. In multivariate analysis, NLR>2.02 (OR: 7.184, p=0.037), PLR>109.65 (OR: 12.692, p=0.002), MPV>3.44 (OR: 10.543, p=0.046) and Framingham score >10.5 (OR: 12.287, p=0.007) were found as predictive factors for distinguishing small solid renal masses concerning malignancy.
Conclusion: We think that NLR, PLR, MPV and the Framingham scores may be used in the clinical evaluation of small solid renal masses. In this way, we may prevent the unnecessary loss of nephrons in benign masses with suspicion of malignancy.

9.A Comparative Analysis of Once-daily and Twice-daily Formulation of Tacrolimus in De Novo Kidney Transplant Recipients
Murat Ferhat Ferhatoglu, Abdulcabbar Kartal, Taner Kivilcim, Ali Ilker Filiz, Gursel Yildiz, Alp Gurkan
doi: 10.14744/SEMB.2020.71235  Pages 62 - 67
Amaç: Günde bir doz ve günde iki doz takrolimusun formülasyonunun, de novo böbrek nakli hastalarında, greft fonksiyonu üzerindeki etkinliğini karşılaştırmayı amaçladık.
Yöntem: Kurumumuzdaki immünsüpresyon protokolüne göre (0.2 mg / kg takrolimus+1000 miligram steroid şemsiyesi+ 720 mg mikofenolat ve 2,5 mg / kg anti-timosit globülin); yirmi günde tek doz (TAC-OD), yirmi günde iki doz takrolimus uygulanan (TAC-BID) de novo böbrek alıcıları demografik özellikleri, ilaç dozları ve ilaç kan konsantrasyonu ve greft fonksiyonu açısından değerlendirildi.
Bulgular: Ortalama takrolimus kan konsantrasyonu ölçümleri, transplantasyondan sonraki ilk altmış günde TAC-OD grubunda daha yüksekti, ayrıca TAC-OD grubu, tedavinin ilk 30 gününde daha fazla kan konsantrasyonu aşımı/dalgalanma gösterdi. Başlangıç ilaç dozu, TAC-OD grubunda TAC-BID grubuna kıyasla önemli ölçüde daha yüksekti (p = 0.04). Greft fonksiyonu açısından (kreatinin ölçümleri) gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p> 0.05).
Sonuç: De novo böbrek alıcıları arasında, yeni TAC-OD formülasyonu TAC-BID ile benzer bir kısa vadeli etkinlik profili sunmaktadır. Bununla birlikte, erken postoperatif dönemde benzer kan konsantrasyonlarına ulaşmak için daha yüksek günlük TAC-OD dozajına ihtiyaç vardır. (SETB-2020-11-240)
Objectives: We aimed to compare the once-daily and twice-daily formulation of tacrolimus concerning the efficiency and effects on graft function in de novo kidney transplant patients.
Methods: Twenty once-daily (TAC-OD) and twenty twice-daily (TAC-BID) tacrolimus administrated de novo kidney recipients who had received initial immunosuppressive therapy according to protocols at our institution (0.2 mg/kg of tacrolimus combined with 1000 milligrams of steroid taper plus 720 mg of mycophenolate and with 2.5mg/kg anti-thymocyte globulin) assessed concerning demographics, drug doses and blood concentration, and graft function.
Results: The mean tacrolimus blood concentration measurements were higher in the TAC-OD group in the first sixty days after transplantation, and the TAC-OD group showed more blood concentration overshoots/fluctuations in the first 30 days of the treatment. The initial drug dose was significantly higher in the TAC-OD group than the TAC-BID group (p=0.04). There was no meaningful difference among groups according to graft function (creatinine measurements) (p>0.05).
Conclusion: Between de novo kidney recipients, the new TAC-OD formulation presents a similar short-term efficacy profile as TAC-BID. However, a higher daily dosage of TAC-OD is needed to achieve similar blood concentrations in the early postoperative period.

10.Incidence, Histopathological Features and Differential Diagnosis of Cutaneous Graft Versus Host Disease in Allogeneic Bone Marrow Transplantation
Uguray Payam Hacisalihoglu, Davut Sahin
doi: 10.14744/SEMB.2019.86729  Pages 68 - 75
Amaç: Allojenik kemik iliği transplantasyonu ile hematopoetik kök hücre aktarımı, çeşitli genetik, immünolojik bozuklukta, hematolojik ve solid organ malignitelerinin tedavisinde kullanılan bir yöntemdir. Graft versus host hastalığı allojenik kemik iliği transplantasyonunun temel ve ölümcül komplikasyonlarından biridir. Deri, gastrointestinal trakt, karaciğer, akciğer ve hematopoetik sistem olmak üzere beş ana bölgeyi etkileyen sistemik bir hastalıktır. Kutanöz Graft Versus Host Hastalığının tanısı hastanın klinik bulguları ile histopatolojik bulgularının korelasyonu ile konulur. Çalışmamızın amacı, merkezimizde allojenik kemik iliği transplantasyonu yapılmış hastalarda kutanöz graft versus host hastalığının görülme oranını belirlemek, hastalığın histopatolojik özelliklerini ve ayırıcı tanısını literatür eşliğinde tartışmaktır.
Gereç ve yöntemler: Kurumumuzda Ocak 2015 - Ocak 2019 tarihleri arasında allojenik kemik iliği transplantasyonu yapılmış ve patoloji anabilim dalımızda graft versus host hastalığı tanısını almış olan Hastalara ait deri biyopsi preparatları yeniden değerlendirilip epidermal ve dermal histomorfolojik bulgular sınıflandırıldı. Hastaların klinik ve demografik bilgilerine dosyalarından ulaşıldı. Kutanöz Graft Versus Host hastalığı görülme oranı belirlendi.
Bulgular: Merkezimizde Ocak 2015- Ocak 2019 tarihleri arasında pediatrik 173, erişkin 100 olmak üzere toplam 273 hastaya allojenik, 181 hastaya ise otolog kemik iliği transplantasyonu yapıldı. Allojenik kemik iliği transplantasyonu yapılan hastaların 23’inde kutanöz, 21’inde ise gastrointestinal Graft Versus Host hastalığı görüldü. Kutanöz ve gastrointestinal Graft Versus Host hastalığı görülme oranı %16,1; yalnızca kutanöz Graft Versus Host hastalığı görülme oranı ise %8,42 idi. Kutanöz Graft Versus Host hastalığı’nın klinik ön tanıları arasında en sık ilaç reaksiyonu yer almakta idi (%74). Preparatlarda en sık görülen epidermal histomorfolojik bulgu keratinosit nekrozu idi (%87). Bunu sırası ile bazal keratinositlerde vakuoler dejenerasyon (%63) ve Achanthosis ve spongiyoz (%61) izlemekte idi. Dermiste en sık görülen bulgu ise Pigment incontinence idi (%59). Graft Versus Host hastalığı saptanan hastaların %56’sına akraba olmayan, %44’üne ise akraba olan donörlerden transplantasyon yapılmıştı.
Sonuç: Kutanöz Graft Versus Host Hastalığı allojenik hematopoietik kök hücre transplantasyonunun sık görülen bir komplikasyonudur. Yüksek mortalite oranları ile ilişkilidir ve hastanın yaşam kalitesi üzerine belirgin negatif etkisi olan bir hastalıktır. Dermatolojik olarak hastalığın erken tanınması; ayırıcı tanıları ile birlikte histopatolojik olarak değerlendirilmesi ve verifikasyonu hasta morbidite ve mortalitesinin önlenmesinde kilit rol oynar. (SETB-2019-09-118)
Objectives: Hematopoietic stem cell transplantation by allogeneic bone marrow transplantation is a method used in the treatment of various genetic, immunological disorders, hematologic and solid organ malignancies. Graft versus Host Disease is one of the major and fatal complications of allogeneic bone marrow transplantation. It is a systemic disease affecting five main areas: skin, gastrointestinal tract, liver, lung and hematopoietic system. Diagnosis of cutaneous Graft versus Host Disease is made by the correlation between clinical and histopathological findings of the patient. The present study aims to investigate the incidence of cutaneous graft versus Host Disease in allogeneic bone marrow transplantation patients in our center, to discuss the histopathological features and differential diagnosis of cutaneous graft versus Host Disease in the light of the literature.
Methods: The pathology slides of allogeneic bone marrow transplantation patients who were diagnosed as graft versus Host Disease in our pathology department between January 2015 and January 2019 were re-evaluated. Epidermal and dermal histomorphological findings of the disease were classified; the patients’ clinical and demographic information was obtained from the files. The incidence of cutaneous Graft versusHost Disease was calculated.
Results: In our center, between January 2015 and January 2019, 273 pediatric and 100 adult patients underwent allogeneic and 181 autologous bone marrow transplantation. Twenty-three patients who underwent allogeneic bone marrow transplantation had cutaneous Graft versus Host Disease whereas and 21 patients had gastrointestinal Graft versus Host Disease. The incidence of cutaneous and gastrointestinal Graft versus Host Disease was 16.1% whereas the incidence of cutaneous Graft versus Host Disease was 8.42%. The most common clinical differential diagnosis of cutaneous Graft versus Host Disease was drug reaction (74%). The most common epidermal histomorphologic finding in our cases was keratinocyte necrosis (87%). In our cases, the most common epidermal histomorphologic finding was keratinocyte necrosis (87%). This was followed by vacuolar degeneration in basal keratinocytes (63%), acanthosis and spongiosis (61%), respectively. The most common finding in the dermis was pigment incontinence (59%). Of the patients with Graft versus Host Disease, 56% had transplantation from unrelated donors, whereas 44% of them had transplantation from their relatives.
Conclusion: Cutaneous Graft versus Host Disease is a common complication of allogeneic hematopoietic stem cell transplantation. It is associated with high mortality rates and has a significant negative impact on the patient's quality of life. Dermatological early recognition of the disease; histopathological evaluation and verification with differential diagnosis plays a key role in preventing patient morbidity and mortality.

11.RDW Value may Increase the Diagnostic Accuracy of MPS
Sukru Cetin, Suleyman Sezai Yildiz, Kudret Keskin, Serhat Sigirci, Ali Bayraktar, Irfan Sahin
doi: 10.14744/SEMB.2019.58159  Pages 76 - 80
Giriş ve amaç; Sağlık hizmetlerine erişimin artması ile birlikte gereksiz koroner anjiyo sıklığında artış olmuştur. Red cell distribution width (RDW) eritrositlerin dağılım hacmini gösterip koroner arter hastalığı ile ilişki bulunmuştur. Bu çalışmadaki amaç miyokard perfüzyon sintigrafisi ile koroner iskemi araştırması yapılıp koroner anjiyo planlanan hastalarda RDW değerinin ciddi koroner lezyon saptanması arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.
Materyal ve metod; Çalışma retrospektif olarak yapıldı. Araştırmaya MPS ile koroner iskemi araştırması yapıldıktan sonra koroner anjiyo yapılan 452 stabil anjina hastası alındı. Hastalara aynı gün hemogram bakıldı. Hastalar MPS’de iskemisi olan ve olmayan diye ve MPS’de iskemisi olanlar RDW düzeyi 13.5 ve üzeri ve 13.5 altı olmak üzere ikişer gruba ayrıldı. MPS’de sabit perfüzyon defekti, kronik böbrek yetersizliği, tiroid disfonksiyonu, hematolojik hastalık varlığı, demir ilacı kullanımı, aktif enfeksiyon çalışma dışı bırakıldı..
Bulgular; Her iki grupta temel karakteristik özellikler benzerdi. Ciddi damar hastalığı, tek damar, iki damar ve üç damar MPS’de iskemisi olup RDW 13.5 ve üzerinde olan grupta daha yüksek saptandı. (p değeri sırasıyla <0.001, 0.036, 0.029, 0.005). Multivariant analizde ciddi koroner arter hastalığını göstermede RDW 13.5 ve üzeri olması bağımsız prediktör olarak saptandı (p<0.001 OR: 3.55).
Tartışma ve sonuç; MPS ile iskemi araştırması yapılıp RDW değeri 13.5 üzerinde olan hastalarda daha fazla ciddi koroner arter hastalığı saptanmıştır. MPS ile iskemi araştırması yapılıp koroner anjiyo yapılması planlanan hastalarda gereksiz anjiyoların önüne geçebilmek için ucuz ve kolay ulaşılabilir bir parametre olan RDW göz önünde bulundurmalıdır. (SETB-2018-12-165)
Objectives: As the feasibility of obtaining health care has improved in the last decade, there is an increase in the number of performing unnecessary coronary angiogram. Red Cell Distribution Width (RDW), which shows erythrocyte dispersion volume, is associated with coronary artery disease. The present study aims to evaluate the relationship between RDW value and the severity of coronary artery disease in patients who undergo myocardial perfusion scintigraphy (MPS) as an evaluation for coronary ischemia and after which patients had a coronary angiography.
Methods: This retrospective study included 452 patients diagnosed as stabile angina that had MPS to evaluate coronary ischemia and after which coronary angiography was performed. Complete blood count was obtained on the same day. Patients were first divided into two groups: patients with and without ischemia on MPS. Then, the group who had ischemia on the MPS where divided into another two groups: patients who had RDW values ≥13.5 and the others who had RDW value <13.5. Patients who had fixed perfusion defect, chronic kidney disease, thyroid dysfunction, hematological disease, those who use iron supplements, and those who had active infectious disease were excluded from this study.
Results: The basic characteristics were the same between study groups. We found that severe coronary vessel disease, single vessel, two vessels and three vessels diseases were higher in patients who had ischemia on the MPS and RDW values ≥13.5 (p-value were 0.032, 0.004, 0.042 respectively). RDW values ≥13.5 was found to be an independent predictor for the presence of severe coronary artery disease (p<0.001 OR: 3.55).
Conclusion: Patients who have MPS for ischemic evaluation and RDW values of ≥ 13.5 were more severe coronary heart diseases. As a result, the findings suggest that using of RDW value is a cheap and feasible parameter that may prevent performing unnecessary coronary angiography for patients after MPS.

12.Effective of Pre-operative 2-Deoxy-2-[fluorine-18] fluoro-d-glucose/Positron Emission Tomography/Computed Tomography in the Determination of Boost Volume in Adjuvant Radiotherapy after Breast-conserving Surgery
Berrin Inanc, Kubilay Inanc, Begum Okten, Ozlem Mermut
doi: 10.14744/SEMB.2020.25986  Pages 81 - 85
Amaç: Meme radyoterapisi sırasında Boost hacmini belirlemek bazen zor olabilir, bu nedenle cerrahi klipsler günümüzde yaygın olarak kullanılmaktadır.Bazen cerrahi klipsler Boost hacmini belirlemekte yetersiz kalabilir, başka görüntüleme yöntemi gerekeli olur.Biz bu çalışmamızda, cerrahi öncesinde çekilen 18-FDG /PET-BT’nin Boost hacminin belirlenmesideki etkinliğini agöstermeyi amaçladık.
Yöntemler: Meme koruyucu cerrahi sırasında cerrahi klips yerleştirilen ve cerrahi öncesinde 18-FDG /PET-CT’si bulunan otuz hasta incelendi.Boost hacmi planlama tomograsinde ve cerrahi öncesinde 18-FDG /PET-BT’sinde aynı radyasyon onkoloğu tarafından belirlendi.Her iki hacim birbiri üstüne füzyon yapıldı.Her iki hacminde orta noktası belirlenip hacimlerin ortalama farkları ölçüldü ve planlama tomograsindeki Boost hacmi (PTV-BV), PET-BT’deki tümör hacmi( PET-CT TV)’nin yüzde kaçını içerdiği hesaplandı.
Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 52 (25-72 yaş)’dur.Cerrahi öncesi PET-BT TV ortalama 8.89 cm3 ( 1.00-64.30 cm3). PTV-BV’nin ortalama hacmi 6.92 cm3 (12.57-123.07 cm3).Her iki hacmin orta noktalarından, X (Coronal) düzlemde ortalama 1.76 cm (0.90-3.50), Y(aksiyel) düzleminde ortalama 1.73 cm (0.60-3.60), Z (sagittal) düzleminde ortalama1.20 cm(0.40-2.80) fark tespit edildi.Üç düzlemdeki fark istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001).PTV BV ortalama %54±29.53 (%35-%100) oranında PET-BT TV’ni içerir ve 30 hastanın 2 tanesinde
PET-BT TV’ü PTV BV’nin tamanen dışındadır.
Sonuç: Meme koruyucu cerrahi sonrasında cerrahi klips yerleştirilen hastalarda boost hacminin belirlenmesinde cerrahi öncesi çekilen PET-BT kullanılmamalıdır.Daha doğru bir boost hacmi tanımlanması için cerrahi klipsler 4 düzleme yerleştirilmeli ve tedavi planlanmasında daha fazla PTV marjları verilmesi gerekir. (SETB-2019-12-156)
Objectives: Determining boost volume (BV) during breast radiotherapy can be challenging at times. Therefore, surgical clips are now being widely used. At times, when surgical clips are inadequate in determining the BV, other additional imaging methods are required. In the present study, we aimed to demonstrate that pre-operative positron emission tomography/computed tomography (PET-CT) can be used to determine the BV after a breast-conversing surgery.
Methods: We selected thirty patients who underwent breast-conserving surgery with surgical clips and had preoperative Fluorine-18-Fluorodeoxyglucose PET (18 FDG PET/CT). The BV in planning tomography (CT) and primary tumor volume (TV) in pre-operative F-18 FDG PET/CT was contoured by a radiation oncologist. These two volumes were superposed using rigid image fusion. In every patient, two BVs were measured. The mean shift between the two volumes by the calculation of the center of mass and percentage of the PET-CT TV (PET-CT TV) in planning the BV (planning target volume [PTV]-BV) was calculated.
Results: The median age was 52 years (range 25–72 years). The pre-operative PET-CT TV median was 8.89 cm3 (range 1.00–64.30 cm3). The median PTV-BV was 62.92 cm3 (12.57–123.07 cm3). The median shifts between the center of volumes were 1.76 cm (range 0.90–3.50) in X(coronal), 1.73 cm (range 0.60–3.60) in the Y(axial), and 1.20 cm (0.40–2.80) in the Z(sagittal) directions, respectively. The shifts in these three planes were determined to be statistically significant (p<0.001). The percent volume of PET-CT TV included PTV TV, ranging from 35% to 100% (mean 54%, standard deviation 29.53) and 100% in two out of 31 patients.
Conclusion: Our study has shown that pre-operative PET-CT cannot be used to determine the BV in patients who replaced surgical clips and had undergone breast-conserving surgery. To define a more accurate BV, surgical clips should be placed in four planes, and more PTV margins should be given in treatment planning.

13.HCV Genotype Distribution of Patients with Chronic Hepatitis C in Istanbul
Mehmet Emin Bulut, Ummuhan Su Topalca, Ali Murat, Leyla Teke, Hazan Zengin Canalp, Murat Ocal, Banu Bayraktar
doi: 10.14744/SEMB.2020.66990  Pages 86 - 92
Giriş ve Amaç: Hepatit C virusu (HCV), dünya üzerinde yaygın olarak bulunan, koruyucu bir aşısı olmayan, ciddi bir halk sağlığı tehdidi oluşturan kronik hepatit etkenidir. HCV genomunun değişik bölgelerinde nükleotid ve aminoasit dizileri bakımından farklılıklar bulunmaktadır. Bu farklılıklar neticesinde HCV'nin en az yedi majör genotip ve birçok alt tipinin bulunduğu gösterilmiştir. Türkiye'de de, genotip 1'in prevalansı % 51,7 - % 97,1 arasında olup, tüm genotipler içinde en yüksek orana sahiptir ve çoğunluğunu alt tip1b oluşturur. Mikst genotip enfeksiyonların tedavi başarısızlığına neden olması açısından güvenilir bir şekilde saptanması önemlidir. Bu çalışmada amaç, İstanbul bölgesindeki hastanemizde HCV genotiplerinin, yıllar içindeki dağılımlarını ortaya koymak ve elde edilecek epidemiyolojik verilerle Türkiye verilerine katkıda bulunmaktır.
Materyal ve Metod: Bu amaçla Ocak 2016 ve Haziran 2019 arasında Sisli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Klinik Mikrobiyoloji Laboratuvarına anti-HCV (+) hastalarda genotip belirlenmesi için gönderilmiş 385 adet hasta numunesi retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Anti-HCV enzim immunoassay, doğrulama Line immunoassay ile yapılmıştır. Genotip tayini için çalışılan testler, iyi korunmuş bölge 5′UTR ve çok değişken bölge NS5B hedeflenerek yapılmıştır.
Bulgular: En sık görülen genotip 313 vaka ile genotip 1 (%81.3) olup genotip 1a %10.9, genotip 1b %67.8 oranında bulunmuştur. Bunun dışında genotip 3, 2, 4, 5 sırasıyla %8.8, %3.4, %2.9, %0.8 oranında tespit edilmiş ve %2.9 vakada mikst genotip saptanmıştır. Genotip 5 Güney Afrika’da görülmesine karşın, düşük oranda da olsa Orta Doğu bölgesinde saptanmaktadır. Araştırmamızda farklı yıllarda tespit edilen genotip 5 vakalarının Suriye kökenli hastalar olduğu görülmüştür.
Tartışma: Çalışmamızda, literatürle uyumlu olarak genotip 1 %81.3 oranında en yaygın genotip olarak saptanmış olup alt tip 1b’nin %67.8 oranında olduğu görülmüştür. Bununla birlikte genotip 3,2,4,5 düşük oranlarda da olsa mevcuttur. Çevre ülkelerde bu genotiplerin bazılarının baskın olmasından dolayı takip edilmesi önemlidir. Ayrıca %2.9 oranında HCV mikst genotip tespit edilmiş olması HCV enfeksiyonunun yönetimi açısından dikkat edilmesi gereken bir durumdur. (SETB-2020-05-056)
Objectives: Hepatitis C virus (HCV), which has no protective vaccine, is a common cause of chronic hepatitis, which is a severe public health threat. There are differences in nucleotide and amino acid sequences in different regions of the HCV genome. As a result of these differences, HCV has been shown to have at least seven major genotypes and many subtypes. In Turkey, the prevalence of genotype 1 is between 51.7% and 97.1%, the highest rate among all genotypes, while subtype 1b is the genotype with the highest rate. It is important to detect mixed genotype infection reliably as it causes treatment failure. This study aims to reveal the distribution of the HCV genotypes in our hospital in Istanbul over the years and to contribute to the epidemiological data of Turkey.
Methods: For this purpose, 385 patient samples sent to Sisli Hamidiye Etfal Training and Research Hospital, Clinical Microbiology Laboratory for HCV genotype determination between January 2016 and June 2019 were evaluated retrospectively. Anti-HCV was screened by enzyme immunoassay and confirmation was performed by Line immunoassay. HCV genotyping assays targeting highly conserved 5’UTR and most variable region NS5B regions were used.
Results: The most common genotype was genotype 1 (81.3%) with 313 cases and subtypes 1a and 1b were detected at the rates of 10.9% and 67.8%, respectively. In addition, genotype 3, 2, 4, 5 were detected at the rates of 8.8%, 3.4%, 2.9%, 0.8%, respectively and mixed genotype was found in 2.9% of cases. Although genotype 5 is seen in South Africa, it is found in the Middle East region, albeit at a low rate. In our study, it was observed that genotype 5 was detected in different years from patients of Syrian origin.
Conclusion: In this study, genotype 1 was the most common genotype with a rate of 81.3% and subtype 1b was 67.8%, in accordance with the literature. However, genotypes 3, 2, 4 and 5 were also present at low rates. It is important to monitor these rare genotypes since some of them are dominant in surrounding countries. In addition, 2.9% of HCV mixed genotype was detected and this should be considered concerning management of HCV infection.

14.Evaluation of Thyroid Fine-Needle Aspiration Biopsies according to Cytological Methods and Comparison with Histopathological Diagnosis
Ramazan Ucak, Banu Yilmaz Ozguven, Ozlem Ton Eryilmaz, Mehmet Uludag, Fevziye Kabukcuoglu
doi: 10.14744/SEMB.2020.94752  Pages 93 - 100
Amaç: Bethesda kategorisine göre değerlendirilen, tiroid nodüllerinin aspirasyon sonuçlarını, ameliyat materyallerinden sonraki kesin doku tanıları yanı sıra, sitolojide kullanılan yöntemlere göre de karşılaştırmak, duyarlılık, özgüllük ve doğruluk oranlarını belirlemektir.
Yöntem: 2010-2017 yılları arasında opere olmuş, histopatolojik olarak doku tanısı teyit edilen 879 olgunun tiroid nodüllerinden alınan ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) sonuçları karşılaştırıldı. Bethesda sistemine göre belirlenen İİAB sonuçları, doku tanıları ile eşleştirildi, sitoloji yöntemlerine göre duyarlılık, özgüllük, doğruluk oranları belirlenip karşılaştırıldı.
Bulgular: Tüm İİAB sonuçlarında, duyarlılık, özgüllük, Pozitif öngörü değeri (PPV), Negatif öngörü değeri (NPV) ve doğruluk oranları bulundu (%’lik birimde; Duyarlılık; 84.7, Özgüllük; 81.1, PPV; 74.1, NPV; 89.2, Doğruluk; 82.5). Tiroid İİAB’lerinin sitolojik değerlendirme yöntemlerinin hepsi güvenilir ve etkili oranlarda bulundu (Genel olarak sonuçlar %80 ve üzerindedir). Özgüllük ve doğruluk oranları, bütün yöntemlerde, genel ortalamaya (%82.5) yakın idi. Ancak sıvı bazlı sitoloji(SBS) yöntemiyle değerlendirilen olgularda ve SBS veya Konvansiyonel yayma(KY)’ya ek olarak, hücre bloğu(HB)’nun birlikte değerlendirildiği olgulardaki duyarlılık oranları, SBS ve KY’nın tek başına kullanıldığı olgulara göre daha yüksekti (% 92.6 ve% 91.0). İstatiksel olarak bakıldığında ise, sitolojik yöntemlerin duyarlılık, özgüllük ve doğruluk oranları açısından anlamlı fark yoktu (p>0.05, sırasıyla, p=0.576, 0.065, 0.643).
Sonuç: Sitopatolojide, tiroid aspirasyonlarını değerlendirirken, KY yerine SBS yönteminin kullanımının yerleştiği görülmektedir. Biz de, çalışmamızda, KY yerine, duyarlılığın en yüksek olduğu görülen (teknik avantajlarını da gözönüne alarak), SBS yönteminin kullanımını öneriyoruz. Ancak gerek KY, gerek SBS yönteminin, ek olarak hücre bloğu kesitleriyle birlikte desteklenerek değerlendirilmesinin gerekli olduğunu düşünüyoruz. (SETB-2020-10-208)
Objectives: In this study, we aim to compare the results of aspiration of thyroid nodules evaluated according to the Bethesda category (BC) with tissue diagnoses in the operation materials and to compare the sensitivity, specificity and accuracy rates according to cytology methods.
Methods: The previous fine-needle aspiration biopsy (FNAB) of thyroid nodules of 879 cases diagnosed histopathologically between 2010 and 2017 was examined. The FNAB results determined according to the Bethesda system were matched with tissue diagnoses, sensitivity, specificity, and accuracy rates were investigated according to cytology methods.
Results: Sensitivity, specificity, Positive predictive value (PPV), Negative predictive value (NPV) and accuracy rates were found in all FNAB results (in units of %; Sensitivity; 84.7, Specificity; 81.1, PPV; 74.1, NPV; 89.2, Accuracy; 82.5). All of the cytological evaluation methods of thyroid FNABs were found to be reliable and effective (Generally, the results are 80% and above). Specificity and accuracy rates were close to the general average (82.5%) in all methods. However, in cases evaluated with liquid base cytology (LBC) method and in addition to LBC or conventional smear (CS), the sensitivity rates in cases where cell block (CB) were evaluated together were higher than cases in which LBC and CS were used alone (92.6% and 91.0%). When examined statistically, there was no significant difference concerning sensitivity, specificity and accuracy rates of cytological methods (p>0.05, respectively, p=0.576, 0.065, 0.643).
Conclusion: In cytopathology, when evaluating thyroid aspirations, it is seen that the LBC method is used instead of CS. In our study, we recommend the use of the LBC method, which seems to have the highest sensitivity (taking into account its technical advantages), instead of CS. However, we think that both CS and LBC methods should be evaluated by supporting them with cell block sections.

15.Nasal Sprays Containing Mometasone Furoate for Relief of Post-Adenotonsillectomy Pain in Children: A Prospective Controlled Study
Ozlem Unsal, Meltem Akpinar, Gulpembe Bozkurt, Pınar Soytas, Merve Ekici, Bilge Turk, Berna Uslu Coskun
doi: 10.14744/SEMB.2020.75735  Pages 101 - 107
Amaç: Adenotonsillektomi çocukluk çağında en sık yapılan ameliyatlardan biridir. Birçok doktor için tonsillektomi sonrası ağrı hala bir problemdir. Cerrahi tekniklerdeki yeniliklere, analjezikler ve antienflamatuar ilaçlardaki ilerlemelere rağmen, tonsillektomi sonrası ağrı yönetimi için halen standart bir strateji belirlenmemiştir. Bu çalışmanın amacı tonsil lojlarına tonsillektomi sonrası uygulanan steroid içeren nazal spreyin analjezik etkisini araştırmaktır.
Materyal Method: Çalışmaya dahil edilen seksen iki hasta çalışma ve kontrol grubu olarak iki gruba ayrıldı. Çalışma grubuna, her iki tonsil lojuna ameliyattan sonra 5 gün boyunca steroid içeren nazal sprey uygulandı. Postoperatif tüm hastaların ağrıları görsel analog skala ile değerlendirildi ve sonuçlar karşılaştırıldı.
Bulgular: Hem çalışma grubunda hem de kontrol grubunda ağrı zamanla giderek azaldı. Ameliyat sonrası 4 saatten- postoperatif 5. güne kadar olan ağrı skorları, steroid içeren nazal sprey kullanan çocuklarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak azalmamış olsa da, bu hastalarda postoperatif 5. günde istatistiksel olarak anlamlı derecede daha az ağrı gelişti (p <0.05).
Sonuç: Yayınlarda tonsillektomi sonrası ağrının, yara inflamasyonunun en fazla olduğu postoperatif 5. gün civarında arttığı bildirilmiştir. Bu nedenle, bu sorunun üstesinden gelmek için steroid içeren burun spreyi uygulanan çocuklarda gözlenen postoperatif 5. günde belirgin ağrı azalması, klinik öneme sahip olabilir. (SETB-2020-01-012)
Objectives: Adenotonsillectomy is one of most common surgeries performed in childhood. Post-operative pain associated particularly with tonsillectomy is still a problem for many physicians. Despite advances in surgical techniques, analgesics, or anti-inflammatory drugs, no unique strategy for post-tonsillectomy pain management has been suggested. The aim of this study is to investigate the analgesic effect of steroid containing nasal spray applied to tonsillar region after tonsillectomy.
Methods: Eighty-two patients were assigned into two groups as study and control. In study group, nasal spray containing steroid was applied to each tonsillar region after surgery for 5 days. Post-operative pain of all patients was assessed using a visual analog scale and results were compared.
Results: Pain decreased gradually over time in both the study and control groups. Although the pain scores from 4 h post-surgery to post-operative day 5 were not found to significantly decrease in children that used nasal spray containing steroid, these patients developed less pain on post-operative day 5,with statistical significance (p<0.05).
Conclusion: Post-tonsillectomy pain was reported to increase around post-operative day 5, which coincides with the time of intense wound inflammation. Therefore, significant pain reduction on post-operative day 5 observed in children that used nasal spray with steroid may have clinical importance for overcoming this problem.

16.Can Positive-Pressure Ventilation be Administered with Laryngeal Mask to Pediatric Patients Undergoing Laparoscopic Inguinal Hernia Operation?
Hacer Sebnem Turk, Pinar Sayin, Leyla Kilinc, Melih Akin, Abdullah Yildiz, Sibel Oba
doi: 10.14744/SEMB.2020.98623  Pages 108 - 114
Amaç: Bu çalışmada laparoskopik inguinal herni onarımı sırasında pediatride entübasyon ve laringeal maske kullanımının etkilerini kan gazı analizi, End Tidal CO2 ölçümleri ve hava yolu değişiklikleriyle araştırmayı amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, laparoskopik inguinal herni onarımı planlanan 1-8 yaş arası, ASA I 150 hastada prospektif randomize bir çalışma olarak tasarlanmıştır. Grup1 (n = 75) fentanil, propofol ve rokuronyum ile genel anestezi aldı ve orotrakeal olarak entübe edildi. Grup2 (n = 75) fentanil ve propofol ile genel anestezi aldı ve bir laringeal maske yerleştirildi. Hastaların demografik verileri, operasyon başlangıcındaki, CO2 insüflasyonundan sonra 10.dakikadaki, CO2 insuflasyonu sonlandırıldıktan sonra 10. dakikadaki arter kan gazı değerleri kaydedildi. End Tidal CO2, Kalp Atım Hızı, SPO2, inspiratuar basınç, plato basıncı, tidal volüm ve sıklık kaydedildi. Anestezi süresi, operasyon süresi, insüflasyon süresi ve komplikasyonları kaydedildi.
Bulgular: Anestezi ve derlenme süreleri Grup1'de Grup2'ye göre daha uzundu. Hemodinamik parametreler, EndTidalCO2 değerleri, tidal volüm ve hava yolu basınçları, solunum frekansları arasında istatistiksel olarak farklılık yoktu. Kan gazı örneklerinde analiz edilen pH, pCO2 ve pO2 değerlerine göre gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu.
Sonuç: Çocuklarda laparoskopik inguinal herni operasyonlarında laringeal maske uygulaması orotrakeal entübasyon ile karşılaştırıldığında, kan gazı analizlerinde, havayolu basınçlarında farklılık tespit edilmezken, derlenmenin daha hızlı olduğu görüldü. Bu nedenle, laringeal maske, kısa süreli pediatrik laparoskopik cerrahide güvenli bir havayolu aracı olarak kullanılabilir. (SETB-2019-09-119)
Objectives: We aimed to investigate the effects of intubation and laryngeal mask airway (LMA) use by evaluating the results of blood gas tests, end-tidal CO2 measurements, and airway changes during laparoscopic inguinal hernia repair in children.
Methods: This study was designed to be a prospective randomized study enrolling 150 ASA-I patients, aged 1–8 years; who were scheduled for laparoscopic inguinal hernia repair. Group 1 (n=75) received general anesthesia with fentanyl, propofol, and rocuronium and they were orotracheally intubated. Group 2 (n=75) received general anesthesia with fentanyl and propofol and were inserted an LMA. Demographical data were recorded. Arterial blood gas test results at baseline, in the 10th min after the insufflation, and in the 10th min after the end of the insufflation were noted. The end-tidal CO2, HR, SPO2, inspiratory pressure, plateau pressure, tidal volume (TV), and respiratory frequencies were recorded. The duration of anesthesia, operation, and insufflations was noted. Emergent complications were recorded.
Results: The duration of both anesthesia and recovery was longer in Group 1 compared to Group 2. Hemodynamical parameters, end-tidal CO2 values, TVs, airway pressures, and respiratory frequencies were not statistically significantly different between the groups. There were no statistically meaningful differences in the levels of pH, PCO2, and PO2 between the groups.
Conclusion: Compared to orotracheal intubation during laparoscopic inguinal surgery; LMA did not cause any statistically significant differences in the blood gas test results or airway pressures and recovery was faster with LMA. Therefore, LMA can be used in pediatric laparoscopic surgery as a safe tool for maintaining the airway.

17.The Effect of Intermittent and Continuous Feeding on Growth and Discharge Time in Very Low Birth Weight Preterm Infants
Melek Selalmaz, Gulzade Uysal, Umut Zubarioglu, Ali Bulbul
doi: 10.14744/SEMB.2020.31549  Pages 115 - 121
Amaç: Çalışmamız çok düşük doğum ağırlıklı bebeklerde aralıklı bolus beslenme ile devamlı beslenme modellerinin erken dönem büyüme ve taburculuk süresi üzerine etkisini belirlemek.
Metod: Çalışma prospektif, randomize ve kontrollü olarak planlandı. Hastanemizde bir yıllık süre içerisinde doğan ve doğum ağırlığı 1500 gram altındaki bebekler çalışmaya alındı. Örneklem sayısı, güç analizi ile belirlendi. Bebekler doğum ağırlığına göre randomize edilerek aralıklı bolus beslenme ve devamlı besleme modelleri ile beslenmeleri sağlandı. Bebeklerin demografik özellikleri, klinik bulguları, tanıları ve beslenme durumları ile hastanede kalış süreleri karşılaştırıldı.
Bulgular: Çalışma, devamlı beslenme (n=41) ve aralıklı beslenme (n=39) grubu olmak üzere toplam 80 preterm bebek ile yapıldı. Her iki gruptaki bebeklerin cinsiyet, gestasyon haftası, doğum kilosu, boy ve baş çevresi dağılımlarında anlamlı bir fark yoktu. Bebeklerin doğum kilosuna ulaşma zamanı ve maksimum tartı kaybı oranları, parenteral beslenme süreleri, tam enteral beslenmeye geçiş süresi, oral beslenmeye geçiş süresi, beslenme intoleransı gelişimi, mekanik ventilasyon süresi ile yoğun bakımda yatış süreleri ortalamaları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamsızdı. Devamlı beslenme modeli ile beslenen bebeklerin %34,1’inde aralıklı beslenen bebeklerin %28,2’sinde nekrotizan enterokolit (NEK) Evre I ve II geliştiği, NEK’in devamlı beslenen grupta ortalama 4,5±2,8 gün, aralıklı beslenen grupta ise 2,8±5,2 gün saptandığı gruplar arasında bu farklılıkların anlamsız olduğu belirlendi (sırasıyla p: 0,634 ve p: 0,266).
Sonuç: Devamlı ve aralıklı bolus beslenme modeli uygulanan preterm bebeklerin büyüme parametreleri ve taburculuk süreleri arasında fark olmadığı saptandı. NEK gelişimi üzerinde istatistiksel anlamlı saptanmasa bile aralıklı beslenme modelinde daha erken zamanda NEK geliştiği belirlendi. (SETB-2019-12-143)
Objectives: The aim of this study was to determine the effect of intermittent bolus feeding and continuous feeding models on early growth and discharge time in very low birth weight infants.
Methods: The study was designed as a prospective, randomized, and controlled study. Infants born in our hospital with birth weight below 1500 g within a 1 year period were included in the study. The number of samples was determined by power analysis. Babies were randomized according to birth weight and fed with intermittent bolus feeding and continuous feeding models. Demographic characteristics, clinical findings, diagnosis, nutritional status, and length of hospital stay were compared.
Results: The study was conducted with 80 preterm infants, which consisted of continuous feeding (n=41) and intermittent bolus feeding (n=39). There was no significant difference in gender, gestational week, birth weight, height, and head circumference distribution of the babies between groups. The difference between the reach time to birth weight and maximum weight loss rates, parenteral feeding time, transition time to full enteral feeding, transition time to oral feeding, development of feeding intolerance, mechanical ventilation time, and hospitalization time in intensive care unit were not statistically significant. Necrotizing enterocolitis (NEC) Stage I and II developed in 34.1% of babies fed with continuous feeding model and 28.2% of babies fed intermittently; NEC was detected to start in 4.5±2.8 days in the continuous feeding group and in 2.8±5.2 days in the intermittent group. These differences were found to be insignificant between the two groups (p=0.634 and p=0.266, respectively).
Conclusion: There was no difference between growth parameters and discharge time of preterm babies who were applied continuous and intermittent bolus feeding model. Although there was no statistically significant difference on the development of NEC, it was determined that NEC developed earlier in the intermittent bolus feeding model.

18.Evaluation of Forensic Cases in the Pediatric Intensive Care Unit
Sinem Polat, Cem Terece, Ayhan Yaman, Kagan Gurpinar
doi: 10.14744/SEMB.2019.73693  Pages 122 - 127
Giriş: Trafik kazaları, düşmeler, darp olguları, iş kazaları, intoksikasyonlar, yanıklar, elektrik ve yıldırım çarpmaları, her türlü asifiksi olguları, delici kesici ve ateşli silah yaralanmaları, istismar olguları veya şüphesi ve intihar girişimleri adli olgu olarak değerlendirilmelidir. Bu çalışmamızda adli olgularda çocuk yoğun bakım deneyimimizi sunmayı amaçladık.
Yöntemler: Çocuk Yoğun Bakım Ünitemize 1 Şubat 2017 – 1 Eylül 2018 tarihleri arasında kabul edilen adli olgular geriye dönük olarak değerlendirildi.
Bulgular: Çalışmamıza 65’i (%42.5) erkek ve 88’i (%57.5) kız olmak üzere toplam 153 çocuk dahil edildi. Yoğun bakım yatışlarının %54,9’unun adli nedenini ilaç intoksikasyonu oluştururken, %24.2’sini özkıyım girişimleri, %5.2’sini yüksekten düşme, %5.2’sini çocuk istismarı, %2.6’sını araç dışı trafik kazası, %2.6’sını suda boğulma, %2’sini araç içi trafik kazası, %2’sini elektrik çarpması ve %1.3’ünü CO (karbonmonoksit) zehirlenmesi oluşturdu. İlaç intoksikasyonlarına neden olan ilaçların %40.6’sının çocuğun annesine ait olduğu, %27.1’inin ise çocuğun kendisine ait olduğu saptandı. İntoksikasyon olgularının %33.1’i analjezik–antiinflamatuar ilaçlarla, %22.3’ü antidepresan ilaçlarla meydana geldiği, bu olgularda saptanan en sık ilacın parasetamol olup tüm intoksikasyon olgularındaki oranı %21.9, analjezik grubunda ise %72.5 olarak saptandı. Antidepresan ilaçlar grubunda ise en sık etken amitriptilin (%59.2) olarak bulundu. Özkıyım girişimlerinin yoğun bakıma kabul saatinin 08: 00-14: 00 arasında olma oranı (%35.1), özkıyım girişimi olmayanlardan (%16.4) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p: 0.025; p<0.05).
Sonuç: Çocuk yoğun bakım ünitemizde izlenen adli olgularda en sık hasta grubunu ilaç zehirlenmeleri oluşturdu. Bu zehirlenmelerin büyük çoğunluğu (%69.4) kaza ile alım sonucu gerçekleşti. Bu nedenle çocukların ilaçlara erişiminin engellenmesinin, ilaç zehirlenmelerine bağlı çocuk yoğun bakım adli olgu yatışlarını önemli ölçüde azaltacağını düşünmekteyiz. (SETB-2019-04-069)
Objectives: Traffic accidents, falls, assaults, occupational accidents, intoxications, burns, electric shock, lightning strike, all cases of asphyxia, penetrating and firearm injuries, suspected or definite cases of sexual abuse, and suicide attempts should be evaluated in the forensic category. In this study, we aimed to present our intensive care experiences in forensic cases.
Methods: We retrospectively evaluated forensic cases admitted to our Pediatric Intensive Care Unit between 1 February 2017 and 1 September 2018.
Results: This study included 153 children, 65 (42.5%) boys and 88 (57.5%) girls. The forensic causes of hospitalizations in the intensive care unit included drug intoxication with a rate of 54.9%, followed by suicide attempts with 24.2%, falling from a high place with 5.2%, child abuse with 5.2%, pedestrian (out-of-vehicle) traffic accidents with 2.6%, drowning in water with 2.6%, road (in-vehicle) traffic accidents with 2%, electric shocks with 2%, and CO (carbon monoxide) poisoning with 1.3%. The drug intoxication was caused by drugs prescribed to the mother and the child with a rate of 40.6% and 27.1%, respectively. Analgesic anti-inflammatory drugs (33.1%) and antidepressant drugs (22.3%) were identified as major causes of intoxication. In addition, paracetamol was the most common cause of intoxication, with a rate of 21.9% among all intoxication cases and 72.5% in the analgesic group. Amitriptyline was the most common agent in the antidepressant group (59.2%). The admission rate to the intensive care unit between 08: 00 and 14: 00 was 35.1% for suicide attempts and 16.4% for non-suicide attempts, with a statistically significant difference (p=0.025; p<0.05, respectively).
Conclusion: Drug intoxications had the highest rate of forensic cases followed in our pediatric intensive care unit. The majority of these intoxications (69.4%) arose from accidental drug ingestion. Therefore, we believe that there may be a significant decrease in the number of hospitalizations of forensic cases associated with drug intoxications in pediatric intensive care units by preventing children’s access to drugs.

19.Evaluation of the Etiology, Clinical Presentation, Findings and Prophylaxis of Children with Headache
Betul Kilic
doi: 10.14744/SEMB.2019.36604  Pages 128 - 133
Amaç: Baş ağrısı, çocukluk çağında çok sıktır ve poliklinik başvurularının önemli bir kısmını oluşturur. Bu çalışmanın amacı, baş ağrısı yakınmasıyla başvuran hasta¬larda etiyoloji, klinik özellikler, tetkik sonuçları, proflaktik tedavi ve izlem sonuçlarını değerlendirmektir.
Yöntem: Ocak 2017 ile Aralık 2018 tarihleri arasında baş ağrısı yakınmasıyla başvuran hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Baş ağrıları, Uluslararası Baş Ağrısı Derneği kriterlerine göre sınıflandırıldı.
Bulgular: Yaşları 3-17 arasında, yaş ortalamaları 11,2±2,7 yıl olan 212 kız (%60,6), 138 erkek (%39,4) toplam 350 baş ağrısı olan hasta dahil edildi. Kız cinsiyette birincil baş ağrısı oranı erkek cinsiyete göre daha yüksek oranda bulundu (p=0,004). Baş ağrısı nedenleri %51,1 hastada migren, %32,3’ünde gerilim tipi baş ağrısı, %13,4 hastada ikincil, %3,1’isinde ise sınıflandırılamayandı. Birincil baş ağrısı olanların yaş ortalaması, ikincil baş ağrısı olanlara göre istatistiksel olarak yüksekti (p<0,001). En sık tetikleyici faktör uykusuzluktu (%52.7). Hastaların 17 (%9,49)‘sinde anormal fizik/nörolojik bulgu saptandı. Kranial manyetik rezonans görüntüleme incelemesi 121 (%34,5) hastaya yapılmıştı. Bunların 35 (%28,9)’inde anormal bulgular saptandı. Toplamda 33 hastaya elektroensefalogtrafi çekildi, hiçbirinde epileptiform anormallik saptanmadı. Proflaktik tedavi olarak en çok flunarizin (%23,2) ve siproheptadin (%7,5) verildi. Proflaksi başlanan ve kontrole gelen tüm hastaların baş ağrılarında belirgin azalma olduğu gözlendi.
Sonuç: Çocukluk çağı baş ağrılarının nedeni çoğunlukla migren ve gerilim tipi baş ağrısıdır. Anamnez ve nörolojik muayenede anormallik olmadığı sürece baş ağrılı hastaların rutin değerlendirmesinde nörogörüntüleme çalışmalarına gerek yoktur. Seçilmiş vakalarda verilen proflaktik tedavi hayat kalitesini arttır. (SETB-2018-12-183)
Objectives: A headache is prevalent in childhood and constitutes a significant part of outpatient applications. This study aimed to evaluate the results of etiology, clinical features, examination results, prophylactic treatment and follow-up in patients with a headache.
Methods: Between January 2017 and December 2018, the files of the patients with the complaint of headache were reviewed retrospectively in this study. A headache was classified according to the International Headache Society (IHS) criteria.
Results: In this study, 350 patients aged between 3-17 years old and the mean age of 11.2±2.7 with a headache were included; 212 (60.6%) of them was female and 138 (39.4%) of them was male. The rate of a primary headache was higher in females than in males (p=0.004). The headache causes were a migraine in 51.1%, tension-type headache in 32.3%, secondary in 13.4%, and not classified in 3.1%. The mean age of the patients with a primary headache was significantly higher than patients with a secondary headache (p<0.001). The most common trigger factor was insomnia (52.7%). Abnormal physical/neurological signs and symptoms were detected in 17 (9.49%) patients. Cranial magnetic resonance imaging (MRI) examination was performed in 121 (34.5%) patients. Abnormal findings were found in 35 (28.9%) of these. In this study, 33 patients underwent electroencephalography (EEG); none of the had an epileptiform abnormality. Flunarizine (23.2%) and cyproheptadine (7.5%) were the most administered prophylactic treatments. It was observed that all patients who had prophylaxis and who had come to control had a significant decrease in headaches.
Conclusion: The cause of childhood headaches is mostly migraine and tension-type headache. As long as there is no abnormality in the history and neurological examination, neuroimaging studies are not required in the routine evaluation of patients with a headache. Prophylactic treatment increases the quality of life in selected cases.

CASE REPORT
20.Giant Cell Angiofibroma in Sublingual Area: A Case Report and Review of Literature
Senem Kurt Dizdar, Egehan Salepci, Seyhan Ozakkoyunlu Hascicek, Suat Turgut
doi: 10.14744/SEMB.2019.55452  Pages 134 - 137
Önceleri Dev Hücreli Anjiyofibrom olarak da bilinen, yeni sınıflamayla Dev Hücreden Zengin Soliter Fibröz Tümör olarak adlandırılan nadir görülen tümörün daha önce hiç bildirilmemiş sublingual bölgede saptandığı ve cerrahi tedavi edildiği bir vaka sunulmuştur. Sublingual bölgede ağrısız yavaş büyüyen kitleyle başvuran 49 yaşında kadın hasta cerrahi sonrası yapılan patolojik incelemede Dev Hücreli Anjiyofibrom tanısı almıştır. Yapılan literatür taramasında bu bölgede bu tümörün bildirimine rastlanmamıştır. WHO tarafından yapılan yeni sınıflamada önceleri Dev Hücreli Anjiyofibrom olarak isimlendirilen tümörün hem sınıflaması hem de isimlendirilmesi değişimiştir. Bu vaka sunumunda da yeni sınıflama ışığında literatür taraması yapılarak bu nadir tümörün baş-boyun bölgesindeki yerleşiminin ve klinik seyrinin gözden geçirilmesi amaçlanmıştır. (SETB-2019-08-110)
We present a case of Giant Cell-Rich Solitary Fibrous Tumor also known as Giant cell angiofibroma, occuring in sublingual region, to our knowledge, which has never been reported before. Forty-nine years old female who presented with painless, slowly growing mass in the sublingual region underwent excisional surgery and was diagnosed with giant cell-rich solitary fibrous tumor previously referred to as giant cell angiofibroma. In our report, we aimed to report the unusual localization of this rare tumor, examine the new nomenclature and classification of giant cell-rich solitary sibrous tumor or giant cell angiofibroma and review the literature regarding head and neck localization of this tumor.

LookUs & Online Makale