ISSN : 1302-7123 | E-ISSN : 1308-5123
The Medical Bulletin of Sisli Etfal Hospital - SETB: 54 (4)
Volume: 54  Issue: 4 - 2020
REVIEW ARTICLE
1.Pheochromocytoma and Paraganglioma: From Treatment to Follow-up
Nurcihan Aygun, Mehmet Uludag
PMCID: PMC7751245  doi: 10.14744/SEMB.2020.58998  Pages 391 - 398
Feokromositoma (FK) ve paraganglioma (PG) adrenal medulla, sempatik veya parasempatik ganglionlardan kaynaklanan nadir nöroendokrin tümörlerdir. Günümüzde FK/PG (FPG) ’nin tek kuratif tedavi seçeneği cerrahi rezeksiyondur. Cerrahi hem hipersekresyon riskini hem de tümör büyümesini ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Hipersekresyonun sonuçları cerrahiden önce ve cerrahi sırasında medikal tedavi ile dikkatlice kotrol edilmelidir. Postopertaif major komplikasyonlar hipotansiyon, rebound hipoglisemi olup, hastalar bunun için 24-48 arası yakın takip edilmelidir.
Cerrahi yaklaşım tercihi germline genetik mutasyon sonuçları, tümör çapı, vücut kitle indeksi, cerrahın deneyimi, malignite olasılığını içeren multipl faktörler temelinde belirlenir. Primer tümör rezeksiyonu tümör persistan ve reküren riskini tam ortadan kaldırmaz. Bundan dolayı, cerrahi tedavi edilen FPG’li bütün hastalar reküren hastalık ve yeni tümör oluşumu için en az 10 yıl takip edilmelidirler. Cerrahi rezeksiyon PPGL'ler için tek küratif tedavi olmasına rağmen, metastatik hastalıkta rezektabl lokorejyonel metastazlar veya izole uzak metastazlar dışında cerrahi tedavi palyatiftir. Palyatif tedavide amaç hormon salgılanmasını azaltmak ve kritik bir anatomik lokalizasyondaki metastaz ile ilişkili komplikasyonları önlemektir.
PCC/PGL’li hastalarda genellikle kombine α- ve β- adrenerjik blokaj uygulanmaktadır. Bazı hastalar, hayatı tehdit eden ve kadiyovasküler, pulmoner, nörolojik, gastrointestinal, renal, hepatik ve metabolik sistemleri tutabilen feokromositoma multisistem krizi ile başvurabilir. Feokromositoma krizi spontan olabilir veya tümörün manipülasyonu, travma, kortikosteroidler, β blokerler, anestezik ilaçlar gibi değişik tedaviler, adrenal cerrahi dışı cerrahi streslerin uyarısı ile ortaya çıkabilir. Bu hastalar cerrahi acilden öte medical acil olarak düşünülmelidir.
Bu derlemede, FPG’li hastalarda preoperatif, peroperatif ve postoperatif tedavi, küratif ve palyatif cerrahi tedavi, postoperatif sonuçlar ve takibin değerlendirilmesi amaçlandı. (SETB-2020-08-137)
Pheochromocytomas (PCC) and paragangliomas (PGL) are rare neuroendocrine tumors arising from chromaffin cells in the adrenal medulla, sympathetic or parasympathetic ganglia. Currently, the only curative treatment option of pheochromocytomas/paraganglioma (PPGL) is surgical resection. Surgery aims to eliminate both risks of hypersecretion and tumor growth. The consequences of hypersecretion should be carefully controlled with medical therapy before and during the surgery. Postoperative major complications are hypotension and rebound hypoglycemia, and patients should be followed closely for 24-48 hours. The choice of surgical approach is determined based on multiple factors, including germline genetic test results, the size of the tumor, body mass index, surgeon's experience, and the likelihood of malignancy. Primary tumor resection does not completely eliminate the risk of tumor persistence and recurrence. Therefore, all patients with PPGL who are surgically treated should be followed for at least 10 years for recurrent disease and new tumor formation. Although surgical resection is the only curative treatment for PPGLs, surgical treatment is palliative except for resectable locoregional metastases in metastatic disease or for isolated distant metastases. The purpose of palliative treatment is to reduce hormone secretion and prevent metastasis-related complications in a critical anatomical location Combined and alfa;- and beta- adrenergic blockade is usually applied in patients with PPGL preoperatively. Some patients may present with pheochromocytoma multisystem crisis, which is a life-threatening condition that can involve cardiovascular, pulmonary, neurological, gastrointestinal, renal, hepatic and metabolic systems. Pheochromocytoma crisis may be spontaneous or may present with the tumor manipulation, trauma, corticosteroids, beta-blockers, anesthetic drugs, and the stimulation of non-adrenal surgical stress. These patients should be considered as medical emergencies rather than surgical emergencies. In this review, it was aimed to evaluate the pre-, per and post-operative management, curative and palliative surgical management, and postoperative outcomes and follow-up of the patients with PPGLs.

ORIGINAL RESEARCH
2.The Association between Chronic Use of Renin–Angiotensin-Aldosterone System Blockers and in-Hospital Adverse Events among COVID-19 Patients with Hypertension
Gokhan Cetinkal, Betul Balaban Kocas, Ozgur Selim Ser, Hakan Kilci, Suleyman Sezai Yildiz, Safiye Nur Celebi, Yildiz Verdi, Mustafa Altinay, Kadriye Kilickesmez
PMCID: PMC7751238  doi: 10.14744/SEMB.2020.15689  Pages 399 - 404
Amaç: Hipertansiyon tanısı olan COVID-19 hastalarının kronik renin-anjiyotensin-aldosteron sistemi (RAAS) blokeri kullanımının hastane içi istenmeyen olaylar ve hastalığın ciddiyeti üzerine etkisi halen belirsizliğini korumaktadır. Bu çalışmada COVID-19 nedeni ile hastanede yatan hipertansif hastalarda RAAS inhibitörlerinin kronik kullanımı ile hastane içi advers olaylar arasındaki ilişkiyi belirlemeyi amaçladık.
Yöntem: Bu tek merkezli ve retrospektif çalışmaya COVID-19 tanısı konmuş 349 hipertansif hastayı dahil ettik. Bütün hastalar hastane yatışı öncesinde kronik olarak anjiotensin dönüştürücü enzim inhibitörü (ADEI)/anjiotensin II reseptör blokeri (ARB) veya diğer antihipertansif tedavileri alıyordu. İstenmeyen klinik olaylar; hastane içi ölüm, yoğun bakıma gidiş,yüksek akım oksijen ihtiyacı ve entübasyon olarak belirlendi.
Bulgular: Hastalar antihipertansif tedavi tipine göre iki gruba ayrıldı. (ADEI/ARB kullananlar, n=201; ADEI/ARB kullanmayanlar n=148). ADEI/ARB kullananlarla kullanmayanlar arasında hastane içi ölüm (29(14.4%) vs 20(13.5%), p=0.81), yoğun bakıma gidiş (45(22.4%) vs 27(18.2%), p=0.34), yüksek akım oksijen ihtiyacı (97(48.3%) vs 68 (45.9%), p=0.67) ve entübasyon (32(15.9%) vs 23(15.5%),p=0.92) gibi hastane içi istenmeyen olaylar açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. Ayrıca enfekfsiyon şiddeti de gruplar arasında benzerdi. Lojistik regresyon analizinde yaş, nötrofil/lenfosit oranı, prokalsitonin ve ferritin düzeyleri hastane içi ölüm için bağımsiz ön gördürücüler olarak saptandı.
Sonuç: Sonuçlarımız COVID-19 nedeniyle hastanede yatan hipertansif hastalarda kronik ADEI/ARB kullanımının hastane içi istenmeyen olay sıklığını artırmadığını düşündürmektedir. Son dönemde yapılan çalışmaların sonuçları çelişkili olsa da; hipertansiyonu olan COVID-19 hastalarının hastane yatışı boyunca kronik ADEI/ARB kullanımının kesilmesi önerilmemektedir. (SETB-2020-09-159)
Objectives: The effects of chronic renin–angiotensin–aldosterone system (RAAS) blockers usage on adverse outcomes and disease severity remain uncertain in COVID-19 patients with hypertension. In this study, we aimed to determine the relationship between chronic use of RAAS inhibitors and in-hospital adverse events among hypertensive patients hospitalized with COVID-19.
Methods: In this retrospective single-center study, we enrolled 349 consecutive hypertensive patients diagnosed with COVID-19 infection. All patients were chronically on angiotensin-converting enzyme inhibitors (ACEI)/ angiotensin II receptor blockers (ARB) or other antihypertensive therapies before hospital admission. Adverse clinical events were defined as in-hospital mortality, admission to intensive care unit, need for high-flow oxygen and intubation.
Results: Patients were categorized into two groups according to the type of antihypertensive therapy. (ACEI/ARBs users, N=201; ACEI/ARB nonusers, N=148) There was no statistically significant difference between ACEI/ARBs users and ACEI/ARBs nonusers concerning adverse clinical events, such as in-hospital mortality (29 (14.4%) vs. 20 (13.5%), p=0.81), ICU admission (45(22.4%) vs. 27 (18.2%), p=0.34), need for high-flow oxygen (97 (48.3%) vs. 68 (45.9%), p=0.67) and need for intubation (32(15.9%) vs. 23(15.5%), p=0.92), respectively. Also, the severity of infection did not differ among groups. The logistic regression multivariate analysis showed that age, neutrophil-lymphocyte ratio, procalcitonin and ferritin levels were independent predictors of in-hospital mortality.
Conclusion: Our results suggest that chronic use of ACEI/ARBs did not increase in-hospital adverse outcomes of hypertensive patients hospitalized with COVID-19. Although the recent data are contradictory, chronic ACEI/ARB therapy is not recommended to be discontinued in hypertensive patients during their hospitalization for COVID-19.

3.The Relationship between Vitamin D Level and Lower Urinary Tract Symptoms in Women
Sibel Serin, Ozlem Pehlivan, Aysun Isiklar, Ahmet Tahra, Sema Basat
PMCID: PMC7751233  doi: 10.14744/SEMB.2020.01709  Pages 405 - 410
Amaç: Literatürde D vitamininin alt üriner sistem semptomları (LUTS) üzerindeki etkisi ile ilgili çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmalarda çelişkili sonuçlar bildirilmiştir. LUTS kadınlarda daha yaygındır. Bu çalışmada kadın hastalarda D vitamini ve LUTS arasındaki ilişkiyi, üroflovmetrik yöntemle değerlendirmeyi amaçladık.
Material/metod: Bu retrospektif kohort çalışmaya LUTS ile başvuran 186 kadın hasta dahil edildi. Demografik özellikler, tıbbi öykü, kalsiyum (Ca) ve D vitamini içeren laboratuvar verileri ve maksimum idrar akış hızı (Qmax), ortalama idrar akış hızı (Qav) ve geçersiz hacim (V) olarak üroflovmetri sonuçları kaydedildi. Hastalar yaş (18-50 ve ≥51) ve D vitamini seviyelerine (<20 ve ≥20) göre iki gruba ayrıldı. Laboratuvar parametreleri, üroflovmetri sonuçları gruplar arasında karşılaştırıldı.
Bulgular: Yaş ortalaması 56,85 ± 12,95 idi. Ortalama D vitamini seviyesi 21.19 ± 13.93 ng / mL (2.5-83.5) idi. Ortalama Qmax değeri 35.41 ± 12.63 iken ortalama Qav 19.13 ± 9.89 ve ortalama V 446.60 ± 165.08 mL idi. D vitamini düzeyleri yaş gruplarına göre farklılık gösterdi (p = 0.044). Qmax, Qav ve V değerlerine göre gruplar arasında anlamlı fark gözlenmedi (p> 0.05). D vitamini düzeyi ile Qmax, Qav ve V değerleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Bununla birlikte, düşük D vitamini grubunda serum Ca düzeyi ile V değerleri (p = 0.042) arasında negatif korelasyon saptandı.
Sonuç: Üroflovmetrik açıdan D vitamini düzeyleri ile LUTS arasında direkt ilişki bulamadık. Bununla birlikte, D vitamini düşük olan hastalarda Ca düzeylerinin üroflovmetri parametresini etkilediğini tespit ettik. LUTS hastalarda vitamin D düzeylerine ek olarak serum Ca düzeylerini vurgulayan çalışmalara ihtiyaç olduğuna inanıyoruz. (SETB-2020-07-114)
Objectives: In the literature, the effects of vitamin D on lower urinary tract symptoms (LUTS) have been investigated. Conflicting results have been reported in these studies conducted. LUTS is more common in women. In this study, we aimed to evaluate the relationship between vitamin D and LUTS in female patients using the uroflowmetric method.
Methods: This retrospective cohort study included 186 female patients who were admitted with LUTS. Demographic characteristics, medical history, calcium (Ca) and vitamin D, including laboratory studies and uroflowmetry results, as maximum urine flow rate (Qmax), average urine flow rate (Qav) and voided volume (V) were recorded. Patients were divided into two groups according to age (18-50 and ≥51) and vitamin D levels (<20 and ≥20). Laboratory parameters and uroflowmetry results were compared between groups.
Results: Mean age was 56.85±12.95 years. Mean vitamin D level was 21.19±13.93 ng/mL (2.5-83.5). Mean Qmax value was 35.41±12.63, whereas the mean Qav was 19.13±9.89, and the mean V was 446.60±165.08 mL. Vitamin D levels differed according to age groups (p=0.044). No significant difference was observed between groups according to Qmax, Qav and V values (p>0.05). No significant correlation was detected between vitamin D level and Qmax, Qav and V values. However, a negative correlation was detected between serum Ca level and V values (p=0.042) in the low vitamin D group.
Conclusion: There was no direct relationship between vitamin D levels and LUTS in respect to uroflowmetry. However, we determined that Ca levels affect the uroflowmetry parameter in patients with low vitamin D levels. There is a need for further studies emphasizing serum Ca levels in addition to vitamin D levels in patients with LUTS.

4.The Relationship between Insulin Resistance and Liver Damage in non-alcoholic Fatty Liver Patients
Elif Guven Cetin, Nazan Demir, Ilker Sen
PMCID: PMC7751232  doi: 10.14744/SEMB.2018.83604  Pages 411 - 415
Amaç: Non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH), insülin direnci ile karakterize olan obezite, diyabetes mellitus, metabolik sendrom gibi hastalıklarla yakından ilişkilidir. Metabolik sendromun karaciğerdeki tezahürü olduğu düşünülmektedir. Karaciğer fibrozisinin non-alkolik steatohepatitte (NASH) prognostik önemi yüksektir. Bu çalışmada biyopsi ile kanıtlanmış NAYKH olgularında insülin direnci ile karaciğerdeki histopatolojik değişiklikler arasındaki ilişki incelenmiştir.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 85 kişilik biyopsi ile kanıtlanmış NAYKH hastası (64’ü NASH, 21’I NASH olmayan) ve 40 kişilik kontrol grubu alındı. İnsülin direnci ‘homeostasis model assessment of insulin resistance’ (HOMA-IR) kullanılarak hesaplandı.
Sonuçlar: NAYKH grubunda C reaktif protein, total kolesterol, düşük dansiteli lipoprotein, trigliserit, vücut kitle indeksi (VKİ), HOMA-IR düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı şekilde yüksekti. NASH grubunda NASH olmayan gruba göre HOMA-IR düzeyi anlamlı düzeyde (p=0.026) yüksekti. İleri düzeyde fibrozisi olan (evre 3-4, n=27) ve olmayan (evre 0-2, n=58) NAYKH hastaları karşılaştırıldığında, ileri fibrozis grubunda hafif fibrozis grubuna göre VKİ (35.2±4.6 kg/m2 ve 32.7±4.1 kg/m2 sırasıyla, p=0.031) ve HOMA-IR (6.3 [5.8-6.8] ve 3.4 [2.6-4.8] sırasıyla, p=0.001) seviyelerinin yüksek olduğu gözlendi. Kovaryans analizinde, ileri fibrozis grubunda HOMA-IR yüksekliğinin; VKİ, yaş, cinsiyet gibi karıştırıcı faktörler düzeltildiğinde de istatistiksel olarak anlamlı biçimde devam ettiği görüldü.
Sonuç: Fibrozis düzeyi ileri derecede olan NAYKH hastalarında HOMA-IR değerinin yüksek olduğu gözlenmiştir. Günlük pratikte kolaylıkla ölçülebilen HOMA-IR’nin fibrozis için bağımsız bir prediktör değer olduğu görülmüştür. (SETB-2018-11-163)
Objectives: Non-alcoholic fatty liver disease (NAFLD) is closely associated with diseases, such as obesity, diabetes mellitus, metabolic syndrome, which are characterized by insulin resistance. NAFLD is thought to be a manifestation of metabolic syndrome in the liver. Liver fibrosis has a high prognostic significance in non-alcoholic steatohepatitis (NASH). In this study, the relationship between insulin resistance and the histopathological changes in the liver was investigated in biopsy-proven NAFLD patients.
Methods: In this study, 85 biopsy-proven NAFLD patients (64 NASH, 21 non-NASH) and 40 healthy control subjects were enrolled. Insulin resistance was calculated using the "homeostasis model assessment of insulin resistance" (HOMA-IR).
Results: C reactive protein, total cholesterol, low-density lipoprotein, triglyceride, body mass index (BMI), HOMA-IR levels were significantly higher in the NAFLD group compared to the control group. In the NASH group, the HOMA-IR level was significantly higher than the non-NASH group (p=0.026). When NAFLD patients with advanced fibrosis (stage 3-4, n=27) and without fibrosis (stage 0-2, n=58) are compared, in advanced fibrosis group BMI (35.2±4.6 kg/m2 and 32.7±4.1 kg/m2, respectively; p=0.031) and HOMA-IR (6.3 [5.8-6.8] and 3.4 [2.6-4.8], respectively, p=0.001) levels were higher significantly. In the covariance analysis, when confounding factors, such as BMI, age and gender, were corrected, it was observed that the elevation of HOMA-IR level in the advanced fibrosis group continued statistically significantly.
Conclusion: HOMA-IR levels were high in NAFLD patients with advanced fibrosis. HOMA-IR, which can be easily measured in daily practice, is an independent predictor for fibrosis.

5.The Effect of Type and Daily Doses of Insulin to Treatment Success in Type 2 Diabetes Patients who are Receiving Basal-bolus Insulin Therapy
Yuksel Asli Ozturkmen, Suna Avci, Aslihan Calim, Elif Guven Cetin, Nazan Demir, Emrah Erkan Mazi, Fatih Borlu, Yuksel Altuntas
PMCID: PMC7751243  doi: 10.14744/SEMB.2018.58234  Pages 416 - 423
GİRİŞ: Çalışmamızın amacı sık aralıklı insülin tedavisi almakta olan tip 2 diyabet hastalarında farklı insülin tiplerini günlük insülin doz ihtiyacı ve tedavi başarısı açısından karşılaştırmak, yüksek dozlara rağmen tedavi başarısızlığının sebeplerini irdelemektir
YÖNTEM: Retrospektif olarak dizayn edilmiş olan çalışmamıza bazal bolus insülin tedavisi altındaki 198 tip 2 diyabet hastası dahil edildi. Hastalar aldıkları insülin tiplerine göre 3 gruba ayrıldı (Grup 1: Kısa ve uzun etkili analog insülin alanlar(n: 83), Grup 2: Kısa ve uzun etkili regüler insülin alanlar(n: 58), Grup 3: Regüler insülin + uzun etkili analog insülin alanlar(n: 57)) Hasta takip dosyalarından demografik veriler ve günlük insülin doz bilgileri kaydedildi. Bu veriler ve hedef HbA1c düzeyine ulaşma oranları gruplar arasında karşılaştırıldı. Ayrıca, glisemik hedeflere ulaşılabilen ve ulaşılamayan hastaların insülin dozları karşılaştırıldı.
BULGULAR: 198 hastanın 123’ü (%62,1) kadın 65’i (%47,9) erkektir. Üç grubun yaş ortalaması sırasıyla 55,81± 8,1, 58,3 ± 8,9, 58,3± 8,8 dir. HbA1c düzeyleri Grup 1 de 8,72± 1,65, Grup 2 de %9,02± 1,98, Grup 3 de ise %9,05 ± 2,24 saptanmıştır. Hedef A1c değeri %7 nin altına ulaşma oranları analog tedavi grubunda %27,7, regüler tedavi grubunda %25,9, regüler+analog tedavi grubunda ise %31,6 dır (p >0,05). Üç grubun günlük bolus ve bazal insülin dozu, total ve kg başına insülin dozu ve bazal bolus oranı anlamlı farklılık göstermemiştir(p > 0,05). Grup 1 ve Grup 2 de glisemik kontrol hedefine ulaşılamayan hastalarda günlük total insülin dozları,Grup 3 de ise bazal insülin dozu hedefe ulaşılanlardan anlamlı olarak daha yüksek saptandı.
SONUÇ: Analog ve regüler insülinler arasında doz analizlerinde belirgin farklılık saptamadığımız çalışmamızda en önemli sonuç olarak yüksek insülin dozlarına çıkmanın glisemik kontrol için yeterli olmayabileceği ortaya konulmuştur. Bu hastalarda altta yatan neden aranmalı, düzeltilebilecek nedenler ortadan kaldırılmalıdır. (SETB-2018-10-140)
Objectives: The present study aims to compare different types of insulin concerning treatment success and insulin dose requirement in type 2 diabetes patients who were receiving basal-bolus insulin therapy and to evaluate the causes of treatment failure despite high doses of insulin.
Methods: In our retrospective study, 198 type 2 diabetes patients who were receiving basal-bolus insulin therapy included. Patients were divided into three groups according to the insulin types (Group 1: short and long-acting analogue insulin users (n=83), Group 2: short and long-acting human regular insulin users (n=58), Group 3: human regular insulin + long-acting analogue insulin users (57)). Demographic data and daily insulin doses were recorded from the patient follow-up files. These data and the rates of achievement of the target HbA1c levels were also compared between groups. In addition, insulin doses of the patients whose glycemic targets could and could not be achieved were compared.
Results: In this study, 123 (62.1%) of the 198 patients were female and 65 (47.9 %) were male. The mean age of the three groups was 55.81±8.1, 58.3±8.9, 58.3±8.8, respectively. HbA1C values were 8.72±1.65% in group 1, 9.0±1.98% in group 2 and 9.05±2.24% in group 3. The rates of achievement HbA1c value below 7% were 27.7% in analogue insulin group, 25.9% human regular insulin group and 31.6% in regular + analogue insulin group (p >0.05). There were no significant differences in daily basal and bolus insulin doses, total daily and per kg insulin doses and basal-bolus rates between groups. Higher total daily insulin doses were determined in patients who could not achieve target glycemic values than achieved it in group 1 and 2. Higher basal insulin doses were determined in patients who could not achieve target glycemic values than could achieved it in group 3.
Conclusion: In our study, in which we did not find any significant difference in the dose analysis between analogue and regular insulin, the findings showed that high insulin doses might not be sufficient for glycemic control. The underlying causes should be investigated and correctible reasons should be eliminated in these patients.

6.The Etiological Evaluation of Patients with Chronic Urticaria
Yasemin Erdem, Ilknur Altunay, Ezgi Ozkur, Onur Sivaz
PMCID: PMC7751234  doi: 10.14744/SEMB.2018.98216  Pages 424 - 427
Giriş: Kronik ürtiker(KÜ) 6 haftadan uzun süren deri lezyonları ve anjioödem ile karakterize sık görülen bir deri hastalığıdır. Etiyolojide otoimmün hastalıklar, enfeksiyonlar, ilaçlar, maligniteler gibi birçok faktör suçlanmakla birlikte hastaların önemli bir bölümünde herhangi bir neden saptanamaz. Bu çalışmada amacımız kronik ürtikerli hastalarda etiyolojide rol alan faktörleri araştırmaktır.
Gereç ve yöntemler: Dermatoloji Kliniği Alerji Polikliniği’nde kronik ürtiker tanısı ile izlenen 62 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalara ait klinik ve laboratuvar verileri hasta dosyaları ve hastane otomasyon sisteminden elde edildi. Elde edilen veriler kategorik değişkenler için sayı ve yüzde, sayısal değişkenler için ortalama, standart sapma, minumum, maksimum olarak verildi.
Bulgular: Çalışma grubunu 33(%53.2)’ü kadın, 29(%46.8)’u erkek toplam 62 hasta oluşturdu. Anjioödem sıklığı %51.6, eşlik eden fiziksel ürtiker %40.3 olarak hesaplandı. On dört(%22.6) hastada otoimmün hastalık, 15 (%24.2) hastada enfeksiyon eşlik etmekteydi. Hastaların % 24,5’inde tiroid otoantikorları, %69’unda helikobakter pylori (H.pylori) antijeni pozitif bulundu. Sonuç: Kronik ürtikerli hastalarda otoimmün tiroid hastalıkları ve enfeksiyonlar sıklıkla eşlik eden hastalıklar olarak öne çıkmaktadır. (SETB-2018-10-150)
Objectives: Chronic urticaria (CU) is a common skin disease characterised by skin lesions and angioedema lasting longer than six weeks. Although many factors, such as autoimmune diseases, infections, drugs and malignities, are blamed in the etiology, no reason can be found in a significant majority of the patients. The present study aims to investigate the factors which have a role in the etiology in patients diagnosed with CU.
Methods: Sixty-two patients who were followed-up with the diagnosis of CU in the Allergy Polyclinic of Dermatology Clinic were retrospectively evaluated in this study. The clinical and laboratory data of the patients were obtained from the patient files and the hospital automation system. The obtained data were given as a number and percentage for the categorical variables and as mean, standard deviation, minimum, and maximum for the numerical variables.
Results: The patient group consisted of 33 women (53.2%), and 29 men (46.8%), with 62 patients. The prevalence of angioedema was calculated as 51.6%, and the accompanying physical hives was calculated as 40.3%. Autoimmune disease was accompanying in 14 (22.6%) patients, and coexisting infection was detected in 15 (24.2%) patients. Thyroid autoantibodies were detected positive in 24.5% of the patients, and helicobacter pylori (H.pylori) antigen was found positive in 69% of the patients.
Conclusion: Autoimmune thyroid diseases and infections are frequently detected as the accompanying diseases in patients diagnosed with CU.

7.Evaluation of In-patients with Iron Deficiency Anemia in terms of Etiology
Aslihan Calim, Evren Kanat, Emrah Erkan Mazi, Suayp Oygen, Umut Karabay, Fatih Borlu
PMCID: PMC7751250  doi: 10.14744/SEMB.2018.47354  Pages 428 - 432
AMAÇ: Bu çalışmamızda demir eksikliği anemisi ile yatan hastaların etyolojik olarak değerlendirilmesini amaçladık.
MATERYAL-METOD: Çalışmamızda 2005-2010 tarihleri arasında Şişli Etfal Hastanesi İç Hastalıkları Kliniğinde demir eksikliği anemisi tanısı ile yatan 60’ı erkek, 90’ı kadın toplam 150 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Anemi için hemoglobin değeri kadınlarda <12 g/dl, erkeklerde <13 g/dl, demir eksikliği için transferrin satürasyonu ≤ %15 anlamlı olarak kabul edildi.
BULGULAR: Çalışmamıza 60 erkek, 90 kadın dahil edildi. Hastalarda tespit edilen etyoloji incelendiğinde 150 hastanın 35’inde ( %23,3 ) eroziv gastrit, 15’inde ( %10 ) mide karsinomu, 14’ünde ( %9,3 ) kolon polibi, 14’ünde ( %9,3 ) myom, 13’ünde ( %8,6 ) divertikülozis, 7’sinde ( %4,6 ) kolon karsinomu, 7’sinde( %4,6 ) menometroraji, 6’sında ( %4 ) hemoroid, 6’sında ( %4 ) malabsorbsiyon, 4’ünde ( %2,6 ) çölyak hastalığı, 3’ünde ( %2 ) mesane karsinomu, 3’ünde ( %2 ) hematolojik malignite, 23’ünde (%15,3) diğer nedenler ( nedeni belirlenemeyen ) saptandı.
SONUÇ: Demir eksikliği anemisi saptandığında altta yatan ciddi bir hastalığın habercisi de olabilir. Olguların çoğunda sebep üst ve alt gastrointestinal sistem kaynaklı hastalıklardır. Endoskopik incelemeler tanı açısından önemlidir. Demir eksikliği anemisi tanısı alan olgularda gastroskopi, kolonoskopi incelemesinin birlikte yapılmasını önermekteyiz. (SETB-2018-09-134)
Objectives: In this study, we aimed to evaluate in-patients with iron deficiency anemia concerning etiology.
Methods: In our study, we retrospectively evaluated 150 in-patients (60 male and 90 female) with iron deficiency anemia in Sisli Etfal Hospital, Department of Internal Diseases between 2005 and 2010. Anemia was defined as Hb <12 g/dl for women and <13 g/dl for men and transferrin saturation ≤15%.
Results: In our study, 60 male and 90 female patients were included. Analyzing the etiology of iron deficiency anemia in 150 patients, we identified erosive gastritis in 35 (23.3%) patients, gastric cancer in 15 (10%) patients, colon polyps in 14 (9.3%) patients, erosive gastritis in 14 (9.3%) patients, myoma in 14 (9.3%) patients, diverticulosis in 13 (8.6%) patients, colon cancer in seven (4.6%) patients, menometrorrhagia in seven (4.6%) patients, malabsorption in six (4%) patients, hemorrhoids in six (4%) patients, celiac disease in four (2.6%) patients, bladder cancer in three (2%) patients, hematologic malignancy in three (2%) and other diseases (unexplained etiology) in 23 (15.3%) patients.
Conclusion: When iron deficiency anemia is detected, it may be a warning of an underlying severe illness. Reasons for many cases arise from upper and lower gastrointestinal tract diseases. Endoscopic examinations are important for diagnosis. We suggest performing gastroscopy and colonoscopy together in patients with iron deficiency anemia.

8.The Effects of Antenatal Steroid Treatment on Preterm Infants’ Early Laboratory Analysis
Gulsum Kadioglu Simsek, H. Gozde Kanmaz Kutman, Fuat Emre Canpolat
PMCID: PMC7751240  doi: 10.14744/SEMB.2019.68916  Pages 433 - 437
Amaç: Antenatal steroid tedavisinin (AST) prematüre morbidite ve mortalitesi üzerine olumlu etkileri bilinmektedir ancak laboratuvar belirteçleri üzerine etkisi hakkında az sayıda çelişkili veriler mevcuttur. Prematüre bebeklerde AST’nin erken dönem laboratuvar değerleri üzerine etkisinin incelenmesi amaçlandı.
Yöntem: Hastanemizde 2008 - 2013 yılları arasında doğan, gebelik süresi ≤32 hafta olan, tıbbi kayıtlarına ulaşılabilen bebeklerin dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Antenatal steroid tedavisi, betametazon tek (12 mg) veya iki doz (24 mg) uygulanmış bebekler ve hiç uygulanmadan doğmuş bebekler iki gruba ayrıldı. Gruplar arasında demografik özellikler, erken dönem klinik ve laboratuvar bulguları ve yatış sürecinde ortaya çıkan morbiditeler karşılaştırıldı.
Bulgular: Çalışma dönemi içerisinde doğmuş 603 bebeğin tıbbi kayıtları incelendi. Toplam 515 bebeğin verisi analiz edildi. Antenatal steroid alan grupta (n=304), almayanlara göre (n=211), preeklampsi ve oligohidramniyoz sıklığı daha fazla, APGAR 5. dakika skorları daha yüksek ve doğum salonunda entübe olma oranı daha düşük saptandı. Yatış sonrası ilk laboratuvar değerlendirmelerine göre AST grubunda beyaz küre (BK) sayılarının düşük ancak trombosit sayılarının ise daha yüksek olduğu belirlendi. İnterlökin-6 (IL-6) ve C reaktif protein (CRP) seviyeleri iki grup arasında benzer bulundu.
Sonuç: Bu retrospektif kohortta AST’nin preterm bebeklerin inflamatuvar belirteçleri üzerine anlamlı etkisi gösterilememiştir. (SETB-2018-12-181)
Objectives: We assessed the effects of antenatal steroid treatment on preterm laboratory analysis conducted in the first 24 hours of life.
Methods: Medical records of inborn preterm infants whose gestational age was ≤32 weeks were retrospectively reviewed in this study. Preterm infants whose mothers received antenatal betamethasone treatment of either 12 mg or 24 mg and who did not were divided into two groups. Maternal and neonatal demographic characteristics, all preterm morbidities and mortality rates, early laboratory examinations were compared between the two groups.
Results: Medical records of 603 infants between 2008 and 2013 were retrospectively reviewed. Data from 515 infants were analyzed. Three hundred and four infants (n=304) were in the antenatal steroid treatment (AST) group and 211 infants were in the group that did not receive the treatment. The incidence of preeclampsia and oligohydramnios was significantly higher in the AST group. Intubation in the delivery room rates decreased in the AST group. APGAR scores at five minutes were significantly higher in the AST group. White blood counts (WBC) significantly decreased, whereas the platelet counts were higher in the AST group. Serum C-reactive protein (CRP) and Interleukin-6 (IL-6) levels did not differ between groups.
Conclusion: We did not demonstrate any relationship between inflammatory markers and antenatal steroid treatment in preterm infants.

9.Comparison of Tumor Infiltrating Lymphocyte Density with Histopathological Parameters and Effect on Prognosis in Head and Neck Squamous Cell Cancers
Elif Sari, Taskin Tokat, Ozge Tarhan, Huseyin Dag, Yetkin Zeki Yilmaz, Haydar Murat Yener
PMCID: PMC7751247  doi: 10.14744/SEMB.2019.48208  Pages 438 - 443
Amaç: Baş-boyun kanserleri, görülme ve ölümlere neden olma sıklıkları açısından diğer kanser türlerine göre daha alt sıralarda yer almasına rağmen, yerleşim bölgesinin anatomik ve işlevsel özellikleri nedeniyle ayrı bir öneme sahiptir. Multidisipliner tedavi rejimlerinde büyük ilerlemelere rağmen, uzun süreli sağkalımın iyileştirilimesi için daha spesifik biyobelirteçleri tanımlamaya ihtiyaç vardır. Bu çalışmada; baş boyun squamöz hücreli kanserlerde tümör infiltre edici lenfosit yoğunluğunu histopatolojik parametrelerle karşılaştırmayı ve prognoza olan etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntemler: Ocak 2010 – Kasım 2013 tarihleri arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı’na başvuran baş boyun kanseri teşhisi konup cerrahi müdahale yapılan 114 hasta retrospektif tarama ile incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, alkol-sigara kullanım alışkanlıkları, tümör lokalizasyonu kaydedildi. Tümörün boyutu, histolojik differansiyasyonu, tümöre karşı immün cevabı gösteren lenfosit infiltrasyon yoğunluğu, desmoplazik stromal yanıt, kan damarı, perinöral ve lenfovasküler invazyon varlığı, lenf nodu metastazı ve perinodal yayılım olup olmadığı değerlendirildi. Patolojik preparatlar Hematoksilen-Eozin boyama yapılıp paraffin bloklar halinde kesitler alındı, tümör dokusu içerisinde infiltre edici lenfosit yoğunluğu açısından, her biri ayrı şekilde, semi-kantitatif olarak değerlendirildi.
Bulgular: Çalışmaya alınan 114 hasta primer tümör lokalizasyonuna göre değerlendirildiğinde; 97 hasta (% 85.1) ile larinks kanseri çoğunluğu oluşturmaktaydı. Diğer 17 hastanın 10’u (% 8.8) oral kavite, 7’si (% 6.1) orofarenks kanseriydi. Lenfosit infiltrasyon yoğunluğu; tümör boyutu, lenfatik, kan damarı ve perinöral invazyon, lenf nodu metastazı, perinodal yayılım, histolojik grade ve evre ile karşılaştırıldı, aralarında anlamlı fark saptanmadı. Desmoplazik stromal yanıt; tümör boyutu (p: 0,014), lenfatik invazyon (p: 0,000), kan damarı invazyonu (p: 0,037), perinöral invazyon (p: 0,002) ve evre (p: 0,006) ile karşılaştırıldı ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Hastaların 5 yıllık sağ kalım oranlarına bakıldığında tümör infiltre edici lenfosit yoğunluğunun ve desmoplazik stromal yanıtın prognoz üzerine olumlu etkisi olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.
Sonuç: Klinik TNM evrelemesi ve histolojik parametrelerin yanı sıra kansere karşı oluşan immün hücrelerin prognoz ve yeni tedavi modelleri belirlenmesinde yol gösterici olacağını öngörmekteyiz. Kanser immünoterapisinde, tümör infiltre edici lenfositlerin anti-tümör etkilerinin artırılarak, mevcut kanser terapilerini değiştireceğini ve umut verici sonuçlar vereceğini düşünmekteyiz. (SETB-2018-12-167)
Objectives: The study aims to determine the ratio of the tumor-infiltrating lymphocytes (TIL) in the tumor microenvironment in squamous cell carcinoma of head and neck and its effect on prognosis using histopathological parameters.
Methods: The patients who underwent head and neck surgery with the diagnosis of squamous cell carcinoma of head and neck at Cerrahpaşa medical faculty ENT Clinic between January 2010 and November 2013 were included in this study. The age, gender, smoking status, alcohol use, radiologic images, and operation technique were analyzed for all patients. TNM pathologic staging, histologic differentiation grade, desmoplastic stromal reaction, vascular and perineural invasion, and lymph node metastasis were also evaluated. Representative hematoxylin-eosin stained slides from each block were cut and the ratio of tumor-infiltrating lymphocytes in tumor tissue was examined by an expert to confirm histology.
Results: In this study, 114 patients (105 males and 9 females) met inclusion criteria and were included. The mean age was 60.3±9.7 (ranging from 27 to 85 years). TIL and desmoplastic stromal reaction were compared statistically to the extent of primary tumor, vascular and perineural invasion, lymph node metastasis and histological grade of the tumor. While there was no statistically significant difference between TIL and these parameters, there was a statistically significant correlation between desmoplastic stromal reaction and these parameters. Considering five years of patient survival, although TIL had a positive impact on the prognosis of the tumor, there was no statistically significant difference.
Conclusion: We suggest that besides TNM pathologic staging and histologic parameters, immune cells reacting to the tumor will be a distinctive factor in determining the prognosis and new treatment methods. We believe that TIL will affect the current cancer treatments by increasing its anti-tumor effects and will give promising results in cancer immunotherapy.

10.Can Bispectral Index Monitoring (EEG) be an Early Predictor of Respiratory Depression under Deep Sedation during Endoscopic Retrograde Cholangiopancreatography?
Ebru Tarikci Kilic, Suleyman Sayar
PMCID: PMC7751237  doi: 10.14744/SEMB.2020.10476  Pages 444 - 450
Amaç
Endoskopi işlemlerinde sedasyon ne kadar sık yapılırsa, yan etki sıklığı da o kadar artmaktadır; işte bu nedenle endoskopi ünitelerinde gelişmiş monitorizasyon giderek daha önemli hale gelmiştir.
Bu çalışmanın amacı, Bispektral İndeks (BIS) monitorizasyonunun işlemlerde gelişebilecek solunum depresyonunu erken dönemde tespit edip etmediğini değerlendirmek ve yaygın olarak kullanılan klinik sedasyon skoru ile arasındaki uyumunu belirlemektir.
Materyal ve Metot
Çalışmaya, etik kurul onayı alınmasını takiben Endoskopik RetrogradKolanjiyopankreatografi (ERKP) yapılması planlanan Amerikan Anesteziyologlar Derneği (ASA) fiziksel durumu I olarak belirlenen 18 ila 50 yaşları arasındaki 60 hastanın verileri dahil edildi.
Tüm hastalara sedasyon sırasında propofol kullanıldı. Sedasyon derinliğini değerlendirmek için klinik sedasyon skoru olarak Ramsay sedasyon skoru (RSS) kullanıldı. Tüm katılımcılar BIS monitörüne bağlandı. Perioperatif hemodinamik değerler, BİS değerleri, ortalama propofol dozu, işlem süresi, apne sıklığı, desatürasyon sıklığı ve hava yolu ile ilgili yapılan müdahaleler, demografik parametreler kaydedildi. BIS skorları RSS verilerine kör tutuldu.
Bulgular
Araştırmayı, 18-50 yaşlarında (ortalama: 36.10 ± 8.02) 60 hasta (36 kadın) oluşturmuştur. Ortalama işlem süresi ve Propofol dozu sırasıyla 32.70 ± 1.79 dk ve 287.17 ± 59.66 mg idi. Solunum depresyonu sırasında kaydedilen BİS değerlerini incelediğimizde; ölçümün 15. dakikasında 60 olan BİS skorunun % 96.2 duyarlılığa ve % 42.9 özgüllüğe; 20. dakikasında ölçülen 59.50'lik BİS skorunun % 98.2 duyarlılığa ve % 100.0 özgüllüğe ve ölçümün 25. dakikasında 59.00'lık BİS skorunun% 98.3 duyarlılığa ve % 50.0 özgüllüğe sahip olduğu görülmüştür. Regresyon analizi ise ortalama BİS puanının (p = 0.000,% 95 CI -0.110-0.043) RSS'de birim artışla 0.076 oranında arttığını göstermiştir.
Sonuçlar
BİS Monitorizasyonunun RSS ile uyumlu olduğu ve sedasyon sırasında gelişebilecek solunum depresyonunu önlemek için kullanılabileceği kanaatindeyiz. (SETB-2020-05-085)
Objectives: The more often the endoscopy sedation is performed, the more the risk of adverse events, and therefore, advanced monitoring becomes more and more essential in endoscopy units. The present study aims to evaluate whether the Bispectral Index (BIS) monitoring is an early predictor of respiratory depression and to determine the compliance between commonly used clinical sedation score.
Methods: This study was approved by the ethics committee. The sample consisted of 60 patients aged 18 to 50 years with an American Society of Anesthesiologists (ASA) physical status of I scheduled for endoscopic retrograde cholangiopancreatography (ERCP). All patients received propofol mediated sedation. Ramsay sedation score (RSS) was used as a clinical sedation score to assess the depth of sedation. Participants were attached to a BIS monitor. Perioperative hemodynamics, BIS values, the mean dose of propofol, procedure duration, apnea, frequency of oxygen desaturation and airway-related interventions, as well as demographic parameters, were recorded. BIS scores were blinded to RSS data.
Results: The study sample consisted of 60 patients (36 females) aged 18 to 50 years (mean: 36.10±8.02). The mean procedure time and the dose of propofol were 32.70±1.79 min and 287.17±59.66 mg, respectively. The cut-off values for respiratory depression were as follows. At the 15th min of measurement, the BIS score of 60 had 96.2% sensitivity and 42.9% specificity. At the 20th min of measurement, the BIS score of 59.50 had 98.2% sensitivity and 100.0% specificity. At the 25th min of measurement, the BIS score of 59.00 had 98.3% sensitivity and 50.0% specificity. Regression analysis showed that the mean BIS score (p=0.000, 95%CI-0.110-0.043) increased by 0.076 with a unit increase in the RSS.
Conclusion: BIS was highly correlated with RSS, and therefore, can be used to avoid respiratory depression during sedation.

11.The Effects of Diverticulum Localization and Hinchey Classification on Recurrence and Complications in Acute Colonic Diverticulitis
Mahmut Kaan Demircioglu, Zeynep Gul Demircioglu, Mustafa Fevzi Celayir, Mehmet Mihmanli, Cemal Kaya
PMCID: PMC7751249  doi: 10.14744/SEMB.2020.03453  Pages 451 - 456
Kolonun divertiküler hastalığı kas tabakasındaki bazı zayıflıklar nedeniyle mukozanın dışa doğru balonlaşması ile oluşan bir patolojidir. Divertiküler hastalık, semptomatik komplikasyonsuz divertiküler hastalıktan, akut divertikülit veya divertiküler kanama gibi komplikasyonları olan semptomatik hastalığa kadar değişebilir. Akut kolonik divertikülit, hastaların yaklaşık %10-25’inde görülmektedir. 2016-2019 yılları arasında hastanemiz acil kliniğine karın ağrısı şikayeti ile başvuran hastalar değerlendirilerek akut divertikülit tanısı ile yatırılarak tedavi uygulanan 134 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların cinsiyeti, yaş, ek hastalık varlığı, başvuru anında lökosit ve C-reaktif protein(CRP) yüksekliği, divertikül lokalizasyonu, hinchey sınıflaması, ortalama yatış süresi ve tedavi şekli değerlendirildi. Bu parametrelerin komplikasyon ve nüks üzerindeki etkileri istatistiksel olarak incelendi. Hastanede yatış süresinin, hinchey sınıflaması ile pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişkili saptandı(p<0,001). Medikal olarak tedavi edilen hastaların 18'inde daha sonra nüks geliştiği görülürken bu oran istatistiksel olarak anlamlı bulundu(p<0,001). Hastalığın şiddeti ve nüks gelişmesi üzerine rol alabilecek faktörler incelendiğinde bunlardan biri olan lokalizasyonun çalışmamızdaki sonuçlarını değerlendirdiğimizde rektosigmoid yerleşimin nüks için önemli bir faktör olduğunu saptadık. Yaptığımız çalışmada kolondaki lokalizasyonun ve hastalığın şiddetinin akut divertikülitin prognozu üzerinde etkili olduğunu gördük. Bu hastalarda cerrahi planlanırken lokalizasyonun ve geçirmiş oldukları hastalığın şiddetinin göz önünde bulundurulması gerektiği kanaatindeyiz. (SETB-2020-08-141)
Objectives: Diverticular disease of the colon is a pathology that arises from outward ballooning of the mucosa due to some weakness in the muscle layer. Diverticular disease may range from symptomatic uncomplicated diverticular disease to symptomatic disease with complications, such as acute diverticulitis or diverticular bleeding. Acute colonic diverticulitis occurs in about 10- 25% of patients.
Methods: In this study, 134 patients who were admitted to our emergency clinic with complaints of abdominal pain between 2016-2019 and hospitalized with the diagnosis of acute diverticulitis were included. Patients' sex, age, presence of additional disease, increase in leukocyte and C-reactive protein (CRP), localization of diverticulitis, Hinchey classification, mean length of hospital stay and treatment were evaluated. The effects of these parameters on complications and recurrence were statistically analyzed.
Results: The length of hospital stay was statistically significantly associated positively with the Hinchey classification (p<0.001). While 18 patients who were medically treated developed recurrence later, and this rate was statistically significant (p<0.001). When one of the factors, localization, which may play a role in the severity of the disease and recurrence are examined, was evaluated concerning its results in our study, we found that rectosigmoid location is an important factor for recurrence. We found that the localization in the colon and the severity of the disease were effective in the prognosis of acute diverticulitis.
Conclusion: We believe that localization and the severity of the disease should be taken into consideration when planning surgery in these patients.

12.Acute Appendicitis in Pregnancy: How to Manage?
Ramazan Kozan, Huseyin Bayhan, Yagmur Soykan, Ahmet Ziya Anadol, Mustafa Sare, Abdulkadir Bulent Aytac
PMCID: PMC7751242  doi: 10.14744/SEMB.2020.85453  Pages 457 - 462
Amaç: Gebelikte akut apandisit ciddi maternal ve fetal komplikasyonlar ile ilişkili olabilmektedir. Gerek tanıda kullanılan klinik, laboratuvar ve radyolojik parametreler gerekse seçilen ameliyat yöntemi ve zamanlamasının sonuçlara etkisi tartışmalıdır. Bu çalışmada akut apandisit şüphesi olan gebe hastalarda ayırıcı tanıda kullanılan klinik yaklaşımın ve cerrahi tedavi yöntemlerinin komplikasyonlar ile olan ilişkisinin ortaya konulması amaçlandı.
Yöntem: Aralık 2007 ile Ağustos 2019 tarihleri arasında apendektomi yapılan 21 gebe hasta çalışmaya dahil edildi. Yaş, gebelik yaşı, başvuru esansındaki şikayetler, lökosit sayısı, radyolojik inceleme sonuçları, cerrahi yöntem (konvansiyonel veya laparoskopik), histopatoloji sonuçları, başvurudan ameliyata kadar geçen süre, maternal ve fetal komplikasyonlar retrospektif olarak değerlendirildi.
Bulgular: Komplikasyon gelişen hasta sayısı 6 (%28,6) idi. Bu hastaların yarısında (%14.3) erken doğum, diğer yarısında (%14.3) abortus gelişti. Trimester ile komplikasyon gelişimi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı (p=0.747). On dört hastaya (%66.7) laparoskopik cerrahi, 7 hastaya (% 33.3) konvansiyonel cerrahi uygulandı. Laparoskopik grupta komplikasyon oranı daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.306). Serideki fetal kayıp oranı %14.3 olup tamamı laparoskopik gruptaydı. Ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0.158).
Sonuç: Gebeliğe bağlı sınırlayıcı faktörler akut apandisit tanısını zorlaştırmaktadır. Bu hastalar için standart klinik yaklaşımın ötesinde çok daha şüpheci bir tutum ve ek tanı araçları şarttır. Tedavide laparoskopik apendektomi güvenli bir seçenek olarak görünse de daha yüksek fetal kayıp riski ile olan ilişkisi göz önünde tutulmalıdır. (SETB-2020-05-078)
Objectives: Acute appendicitis during pregnancy may be associated with severe maternal and fetal complications. The clinical, laboratory and radiological parameters used in diagnosis and the effects of the surgical method and timing on the results are controversial. The present study aims to reveal the relationship between clinical approach, surgical treatment methods and complications in pregnant women with suspected acute appendicitis.
Methods: Between December 2007 and August 2019, 21 pregnant women who underwent appendectomy were included in this study. Age, gestational age, complaints at admission, leukocyte count, radiological examination results, type of surgery (conventional or laparoscopic), histopathology results, time from admission to operation, maternal and fetal complications were retrospectively evaluated.
Results: The number of patients who developed complications was six (28.6%). Three (14.3%) of these patients had preterm birth and three (14.3%) had an abortion. There was no statistically significant relationship between trimester and complication (p=0.747). Fourteen patients (66.7%) underwent laparoscopic surgery and seven patients (33.3%) underwent conventional surgery. Although the complication rate was higher in the laparoscopic group, there was no statistically significant difference (p=0.306). The fetal loss rate in the series was 14.3% and all were in the laparoscopic group. However, there was no statistically significant difference between the groups (p=0.158).
Conclusion: Pregnancy-related limiting factors may complicate the diagnosis of acute appendicitis. These patients definitely need a more skeptical assessment and additional diagnostic tools beyond the standard clinical approach. Although laparoscopic appendectomy appears to be a safe option in treatment, its relationship with a higher risk of fetal loss should be kept in mind.

13.Relationship between Gastric pH Measurement and Intra-abdominal Pressure in Patients Undergoing Laparoscopic Surgery
Ayse Surhan Cinar, Pinar Sayin, Mustafa Fevzi Celayir
PMCID: PMC7751236  doi: 10.14744/SEMB.2020.34437  Pages 463 - 468
Objective: Laparoscopic surgery (LS) is a safe and widely used technique. During LS, carbon dioxide insufflation may produce significant hemodynamic and ventilatory consequences, such as elevated intra-abdominal pressure (IAP) and hypercarbia. Splanchnic and cardiovascular blood flow can be affected by the elevated IAP, which can result in ischemia in the splanchnic region prior to hemodynamic changes. Changes in gastric pH may be an early precursor of changes in splanchnic blood circulation. This study investigated the relationship between gastric pH measurement and IAP in patients undergoing LS.
Materials & Methods: This study included 49 patients aged 18 – 65 years with American Society of Anesthesiologists (ASA) physical status I – III who were undergoing elective laparoscopic cholecystectomy. A gastric pH tonometer probe was applied using an orogastric catheter. Simultaneously, insufflation pressure, cardiac apex beat (CAB), and mean arterial blood pressure (MAP) values were recorded. Indirect IAP was then measured through the bladder. Measurements were performed at baseline; at 15, 30, and 60 minutes after onset of insufflation (AI 15, AI 30, and AI 60, respectively); and at the end of insufflation (EI). Two pH measurements were obtained with a gastric tonometer pH probe, using an automated function of the gastric tonometer to improve measurement reliability.
Results: IAP was significantly higher than baseline at AI 15, AI 30, AI 60, and EI (p < 0.001). The pH1 and pH2 levels were significantly lower at AI 15 and AI 30, compared with baseline (p < 0.001). There were no significant differences between pH1 and pH2 measurements at AI 60 and EI. Compared with baseline, CAB was significantly lower at AI 15, AI 30, AI 60, and EI (p = 0.001, p < 0.001, p = 0.006). There were no statistically significant differences in MAP changes at any time point.
Conclusion: Elevated IAP caused by CO2 insufflation during LS led to reductions of pH1 and pH2. There was a correlation between gastric pH measurement and IAP. Measurement of gastric pH may be useful to assess blood circulation in the splenic area during LS. (SETB-2020-06-107)
Objectives: Laparoscopic surgery (LS) is a safe and widely used technique. During LS, carbon dioxide insufflation may produce significant hemodynamic and ventilatory consequences, such as elevated intra-abdominal pressure (IAP) and hypercarbia. Splanchnic and cardiovascular blood flow can be affected by the elevated IAP, which can result in ischemia in the splanchnic region prior to hemodynamic changes. Changes in gastric pH may be an early precursor of changes in splanchnic blood circulation. This study investigated the relationship between gastric pH measurement and IAP in patients undergoing LS.
Methods: This study included 49 patients aged 18–65 years with American Society of Anesthesiologists (ASA) physical status I – III who were undergoing elective laparoscopic cholecystectomy. A gastric pH tonometer probe was applied using an orogastric catheter. Simultaneously, insufflation pressure, cardiac apex beat (CAB), and mean arterial blood pressure (MAP) values were recorded. Indirect IAP was then measured through the bladder. Measurements were performed at baseline; at 15, 30, and 60 minutes after onset of insufflation (AI 15, AI 30, and AI 60, respectively); and at the end of insufflation (EI). Two pH measurements were obtained with a gastric tonometer pH probe, using an automated function of the gastric tonometer to improve measurement reliability.
Results: IAP was significantly higher than baseline at AI 15, AI 30, AI 60, and EI (p<0.001). The pH1 and pH2 levels were significantly lower at AI 15 and AI 30, compared with baseline (p<0.001). There were no significant differences between pH1 and pH2 measurements at AI 60 and EI. Compared with baseline, CAB was significantly lower at AI 15, AI 30, AI 60, and EI (p=0.001, p<0.001, p=0.006). There were no statistically significant differences in MAP changes at any time point.
Conclusion: Elevated IAP caused by CO2 insufflation during LS led to reductions of pH1 and pH2. There was a correlation between gastric pH measurement and IAP. Measurement of gastric pH may be useful to assess blood circulation in the splenic area during LS.

14.Factors Influencing the Relationship of the External Branch of the Superior Laryngeal Nerve with the Superior Pole Vessels of the Thyroid Gland
Nurcihan Aygun, Mahmut Kaan Demircioğlu, Zeynep Gül Demircioğlu, Adnan Isgor, Mehmet Uludag
PMCID: PMC7751235  doi: 10.14744/SEMB.2020.27448  Pages 469 - 474
Objectives: In a thyroidectomy, the external branch of the superior laryngeal nerve (EBSLN) is a potential risk during the superior pole dissection due to its close anatomical relationship with the superior thyroid artery and its highly variable anatomy. In this study, we aimed to evaluate the relationship of EBSLN with the superior pole considering Cernea classification and the factors affecting this relationship.
Methods: The data of thyroidectomized 126 patients (95 female, 31 male) with 200 neck sides (mean age of 45.6±12.1 years) using intraoperative neuromonitoring (IONM) for the EBSLN exploration were evaluated retrospectively. During the superior pole dissection, the EBSLN course was classified according to Cernea classification after being confirmed with IONM. It was defined as a large goiter in the case of the thyroid lobe volume being >50 cc. The factors influencing the presence of type 2b, which has the highest risk of injury, were evaluated using logistic regression analysis.
Results: Of the 200 EBSLNs evaluated, 52 (26%) were type 1, 134 (68%) were type 2a, and 14 (7%) were type 2b. The mean volumes of the resected thyroid lobes were 22±25 cc (min-max: 2-136), 23±20 cc (3-163), and 39±24 cc (3-65) in type 1, 2a and 2b, respectively, which was significantly higher in type 2b (p=0.035). Presence of large goiter rates were 5.8% (n=3), 8.2% (n=11), 64.3% (n=9) in type 1, 2a, and 2b, respectively, and was significantly higher in type 2b (p=0.0001). There was no significant difference between EBSLN Cernea types concerning age, sex, nerve side, presence of cancer and hyperthyroidism. In logistic regression analysis, large goiter was the only independent factor associated with Cernea type 2b. In case of a lobe volume greater than 50 cc, the probability of type 2b presence was approximately 25 times higher (p<0.001, odds ratio: 25.262).
Conclusion: Type 2b course of EBSLN is more common in large goiters, and it is 25 times more likely to be seen in the presence of a lobe volume over 50 cc. Thus, it should be considered that the probability of this high-risk course is significantly higher in large goiters. (SETB-2020-09-184)
Objectives: In a thyroidectomy, the external branch of the superior laryngeal nerve (EBSLN) is a potential risk during the superior pole dissection due to its close anatomical relationship with the superior thyroid artery and its highly variable anatomy. In this study, we aimed to evaluate the relationship of EBSLN with the superior pole considering Cernea classification and the factors affecting this relationship.
Methods: The data of thyroidectomized 126 patients (95 female, 31 male) with 200 neck sides (mean age of 45.6±12.1 years) using intraoperative neuromonitoring (IONM) for the EBSLN exploration were evaluated retrospectively. During the superior pole dissection, the EBSLN course was classified according to Cernea classification after being confirmed with IONM. It was defined as a large goiter in the case of the thyroid lobe volume being >50 cc. The factors influencing the presence of type 2b, which has the highest risk of injury, were evaluated using logistic regression analysis.
Results: Of the 200 EBSLNs evaluated, 52 (26%) were type 1, 134 (68%) were type 2a, and 14 (7%) were type 2b. The mean volumes of the resected thyroid lobes were 22±25 cc (min-max: 2-136), 23±20 cc (3-163), and 39±24 cc (3-65) in type 1, 2a and 2b, respectively, which was significantly higher in type 2b (p=0.035). Presence of large goiter rates were 5.8% (n=3), 8.2% (n=11), 64.3% (n=9) in type 1, 2a, and 2b, respectively, and was significantly higher in type 2b (p=0.0001). There was no significant difference between EBSLN Cernea types concerning age, sex, nerve side, presence of cancer and hyperthyroidism. In logistic regression analysis, large goiter was the only independent factor associated with Cernea type 2b. In case of a lobe volume greater than 50 cc, the probability of type 2b presence was approximately 25 times higher (p<0.001, odds ratio: 25.262).
Conclusion: Type 2b course of EBSLN is more common in large goiters, and it is 25 times more likely to be seen in the presence of a lobe volume over 50 cc. Thus, it should be considered that the probability of this high-risk course is significantly higher in large goiters.

15.Is Cyclic Exercise Performed before Tibial Fixation Effective on Grafts during Anterior Cruciate Ligament Reconstruction?
Burak Gunaydin, Yasar Mahsut Dincel, Abdulkadir Sari, Mehmet Umit Cetin, Cem Sever, Cagatay Tekin, Melih Guney, Yavuz Kabukcuoğlu
PMCID: PMC7751239  doi: 10.14744/SEMB.2020.07752  Pages 475 - 482
Giriş: ÖÇB rekonstruksiyonunda tibial fiksasyon öncesi gerilmemiş otogreftin siklik egzersiz yaptırılarak gerdirilmesi gerekliliği bilinmemektedir. Çalışmanın amacı; ön çapraz bağ yırtığı sonrasında tek band yöntemi ile bağ rekonstruksiyonu yapılan hastaları retrospektif olarak değerlendirilerek, siklik egzersiz uygulanan hastalar ile uygulanmayan hastalarda anlamlı bir fark olup olmadığını karşılaştırmaktır.
Gerec ve Yöntem: 2016–2018 yılları arasında ön çapraz bağ tamiri uygulanan en az 8 ay takibi olan 59 hasta saptandı. Bu hastalardan ameliyatı sırasında tibial tespit öncesi siklik egzersiz uygulanan 30 hasta (Grup 1) ile siklik egzersiz uygulanmayan 29 hasta (Grup 2) değerlendirildi
Sonuçlar: Grup 1’in Lysholm skoru ortalaması 95.1 (dağılım 83–100), Grup 2’nin 87.1 (dağılım 78–100) saptandı. Grup 1‘in Modifiye Cincinnati skoru ortalaması 28.7 (24–30), iken Grup 2’nin 26.2 (21-30) saptandı. IKDC subjektif diz değerlendirme formu skoru ortalaması Grup 1’de 91,9 (dağılım 83–100) iken Grup 2’de 86.7 (dağılım 75–100) saptandı. Grup 1’ de ortalama uyluk atrofi değeri 1.5 cm, Grup 2’de 2.68 cm saptandı. Grup 1‘de tek ayağı üzerinde ileri atlama testinde sağlam tarafa göre %85 mesafenin üzerine 23 hasta atlarken, Grup 2 ‘de 11 hastanın başarıyla bu mesafeyi atlayabildiği saptandı.
Bu sonuçlara göre ÖÇB rekonstruksiyonu esnasında siklik egzersiz yapılan hastaların klinik sonucu yapılmayanlara göre anlamlı derece de farklıdır
Çıkarımlar: Ameliyat sırasında greftin tibial tesbiti öncesi siklik egzersiz uygulanmasının fonksiyel sonuçlar üzerine olumlu etkisi olduğu saptandı. Bu nedenle siklik egzersiz uygulamasının ÖÇB tamiri yapılan hastalarda ameliyat prosedürüne eklenmesi gerektiği kanısındayız. (SETB-2020-02-019)
Objectives: The necessity of cyclic exercise to pre-stretch the autograft before tibial fixation during ACL reconstruction is unknown. In this study, we evaluated whether there was a statistically significant difference between the results of patients who underwent cyclic exercise by way of physical examinations, knee joint stability tests, and functional evaluation tests, compared with the patients who underwent ACL reconstructions with or without cyclic exercise.
Methods: Between March 2016 and May 2018, 59 patients with at least eight months’ follow-up of an ACL reconstruction were identified. Thirty patients (Group 1) who underwent cyclic exercise before tibial fixation and 29 patients (Group 2) who did not undergo cyclic exercise were evaluated and compared.
Results: The mean age of the patients in Group 1 and Group 2 was 25.9 (range, 18-36) years and 25.2 (range, 18-35) years, respectively. The mean follow-up period in Group 1 was 14.6 (range, 8-22) months and 13.5 months in Group 2 (range, 8-21 months).
The mean Lysholm scores of Group 1 and 2 were 95.1 (range, 83-100) and 87.1 (range, 78-100), respectively. The modified Cincinnati scores of Groups 1 and 2 were 28.7 (range, 24-30) and 26.2 (range, 21-30). The mean IKDC subjective knee evaluation scores in Groups 1 and 2 were 91.9 (range, 83-100) and 86.7 (range, 75-100). The mean thigh atrophy was 1.5 cm in Group 1 and 2.5 cm in Group 2. In Group 1, 23 patients jumped 85% of the distance compared with the intact side in the single-legged hop test, and 12 patients in Group 2 were able to hop this distance successfully.
Group 1 had statistically significantly better results in Lysholm activity scores, modified Cincinnati scores, IKDC subjective knee assessment scores, two-time IKDC activity scale results, comparison of thigh diameters, and single-legged hop tests (p<0.05). No significant difference was found in other examinations and tests.
Conclusion: Cyclic exercise during the operation had a positive effect on functional scores. We believe that cyclic exercise should be added to the operative procedure.

16.Cross-Cultural Adaptation and Validation of the Turkish Version of the International Hip Outcome Tool – 12
Halis Atilla, Mutlu Akdogan
PMCID: PMC7751248  doi: 10.14744/SEMB.2020.33558  Pages 483 - 489
Objectives: The present study aims to conduct a translation and transcultural adaptation of the International Hip Outcome Tool – 12 (IHOT-12) into Turkish and evaluate the psychometric characteristics of the Turkish version of IHOT-12 (IHOT-12-TR) for validity and reliability in Turkish patients with hip joint disorders.
Methods: Following the translation and transcultural adaptation procedures, 109 patients completed the IHOT-12-TR and Western Ontario and McMaster Universities Osteoarthritis Index (WOMAC) scale. The retest was completed by 40 patients approximately one week after the initial assessments. The psychometric properties of the questionnaire were tested.
Results: Cronbach's alpha of 0.927 revealed the internal consistency to be highly satisfactory. The overall Interclass coefficient (ICC) between test and retest was 0.927 (p<0.001). The correlation between IHOT-12-TR and WOMAC scores was strong and statistically significant (r=0.815, p<0.001). The explanatory factor analyses revealed that IHOT-12-TR had a single factor structure, explaining 61.9% of the total variance. There was no floor or ceiling effect on the items and overall scale scores.
Conclusion: The results of the analyses in this study demonstrated that the Turkish version of the IHOT- 12 scale, the IHOT-12-TR, is a valid and reliable tool to evaluate the functionality of patients with hip pathologies. (SETB-2020-09-166)
Objectives: The present study aims to conduct a translation and transcultural adaptation of the International Hip Outcome Tool – 12 (IHOT-12) into Turkish and evaluate the psychometric characteristics of the Turkish version of IHOT-12 (IHOT-12-TR) for validity and reliability in Turkish patients with hip joint disorders.
Methods: Following the translation and transcultural adaptation procedures, 109 patients completed the IHOT-12-TR and Western Ontario and McMaster Universities Osteoarthritis Index (WOMAC) scale. The retest was completed by 40 patients approximately one week after the initial assessments. The psychometric properties of the questionnaire were tested.
Results: Cronbach's alpha of 0.927 revealed the internal consistency to be highly satisfactory. The overall Interclass coefficient (ICC) between test and retest was 0.927 (p<0.001). The correlation between IHOT-12-TR and WOMAC scores was strong and statistically significant (r=0.815, p<0.001). The explanatory factor analyses revealed that IHOT-12-TR had a single factor structure, explaining 61.9% of the total variance. There was no floor or ceiling effect on the items and overall scale scores.
Conclusion: The results of the analyses in this study demonstrated that the Turkish version of the IHOT- 12 scale, the IHOT-12-TR, is a valid and reliable tool to evaluate the functionality of patients with hip pathologies.

17.The Comparison of Pelvic Mass Score and Risk of Malignancy Index-3 in Discrimination of Benign and Malignant Adnexal Masses
Aliya Isgandarova, Ayşe Ender Yumru, Suat Karataş, Burcu Dincgez Cakmak, Betul Dundar, Ulku Ayse Turker
PMCID: PMC7751244  doi: 10.14744/SEMB.2019.67299  Pages 490 - 496
Amaç: Benign ve malign kitlelerin ayrımı hastaların takibinde ve prognozunda kritik öneme sahiptir. Günümüzde tek başına hiçbir modalite yeterli sensitiviteye sahip olmadığından tüm parametrelerin kombinasyonunu içeren skorlama sistemleri kullanılmaktadır. Bu çalışmada pelvik kitle skoru (PKS) ve malignite risk indeksi (RMI-3) skorlama sistemlerinin adneksiyal kitlelerin malignite potansiyelini değerlendirmedeki rolü karşılaştırılmıştır.
Yöntem: Prospektif gözlemsel nitelikteki çalışmamıza Mart-Ekim 2016 tarihleri arasında adneksiyal kitle tanısı konulan 15-79 yaşındaki 40 hasta dahil edildi. Hastalar benign(n=20) ve malign(n=20) grup olarak sınıflandırıldı. Yaş, gravida, parite, pelvik muayene bulguları, medikal ve aile öyküsü, laboratuvar değerleri, sonografik bulgular, histopatolojik sonuçlar, PMS ve RMI-3 skorları kaydedildi.
Bulgular: Hastaların ortalama yaşı, CA-125 seviyeleri, Sassone skorları ve ultrasonografi skorları malign grupta daha yüksek iken rezistans indeksi bu grupta daha düşük saptandı. Hem RMI-3 hem de PMS skorları malign grupta daha yüksekti (1728.14±325.3 vs 36.27±31.01, p<0.001 ve 55.31±40.96 vs 9.91±5.29, p<0.001, sırasıyla). PMS’nin maligniteyi öngördürme gücünü değerlendirmek için ROC eğrisi çizildi ve cut-off değer 14 alınarak eğri altındaki alan 0.955 ile sensitivite %95, spesifisite %80, pozitif ve negatif kestirim değerleri %82.6% ve %94.1 olarak hesaplandı (p<0.001). Benzer şekilde RMI-3’ün maligniteyi ayırt ettirici gücünü değerlendiren ROC analizinde ise eğri altındaki alan 0.930 ile >53.2 cut-off değeri için sensitivite %95, spesifite %75, pozitif kestirim değeri %79.1 ve negatif kestirim değeri %93.7 olarak bulundu (p<0.001).
Sonuç: Yaş, menopoz durumu, tümör belirteçleri ve sonografik parametreler malignite potansiyelini öngörmede tek başlarına çok değerli veriler sağlasa da bunların birlikte kullanıldığı skorlama sistemleri maligniteyi belirlemede çok daha kuvvetli bir etkiye sahiptir. Çalışmamızın sonuçlarına göre PKS, RMI-3 sistemine göre daha hassas ve daha kolay uygulanabilir özelliklere sahiptir. (SETB-2018-11-159)
Objectives: Discrimination of benign and malignant adnexal masses is crucial for the follow-up and prognosis of the patient. Since each modality alone does not have enough sensitivity, the combination of all methods called multimodal screening is currently being used. In this study, we aimed to compare pelvic mass score (PMS) and the risk of malignancy index (RMI-3) scoring systems in determining the malignant potential of adnexal masses.
Methods: In this prospective observational study, 40 patients between the age of 15-79 who were diagnosed as an adnexal mass were included between March and October 2016. Patients were classified as benign (n=20) and malignant (n=20). The age, gravida, parity, findings of a pelvic examination, medical and family history, laboratory parameters, sonographic findings, histopathological results, PMS and RMI-3 scores of the patients were recorded.
Results: The mean age, CA-125 levels, Sassone scores and ultrasonography scores of patients were higher in malignant cases, whereas the resistance index was lower. Both RMI-3 and PMS scores were higher in the malignant group (1728.14±325.3 vs. 36.27±31.01, p<0.001 and 55.31±40.96 vs. 9.91±5.29, p<0.001, respectively). Receiver operating curve for the predictive value of PMS to diagnose malignancy was performed and a cut-off value of 14 was determined with the area under the curve (AUC) 0.955 (p<0.001). The sensitivity was 95%, specificity was 80%, positive and negative predictive values were 82.6% and 94.1%. Likewise, the discriminative value of RMI-3 to diagnose malignancy was evaluated by the ROC curve. AUC for RMI-3 was 0.930 with a sensitivity of 95%, the specificity of 75%, the positive predictive value of 79.1% and negative predictive value of 93.7% with a cut-off value of >53.2 (p<0.001).
Conclusion: Age, menopause status, tumor markers and sonographic parameters may be beneficial alone for determining malignancy, whereas the scoring systems integrating all the parameters are more powerful. According to our findings, PMS is more sensitive and more practical than the RMI-3 scoring system.

CASE REPORT
18.Evaluation of Pediatric Preseptal Cellulitis Cases Diagnosed with Meningitis by Magnetic Resonance Imaging
Lida Bulbul, Canan Hasbal Akkus, Nevin Hatipoglu, Figen Bakirtas Palabiyik, Zahide Mine Yazici, Sadık Sami Hatipoglu
PMCID: PMC7751241  doi: 10.14744/SEMB.2019.54289  Pages 497 - 501
Rinosinüzit, yaygın bir enfeksiyon olup nadiren hayatı tehdit eden orbital ve intrakranial ciddi komplikasyonlara yol açabilir. Çalışmamızda rinosinüzit komplikasyonu olarak preseptal sellülit ve menenjit birlikteliği gelişen iki olgu literatür verileri eşliğinde sunulmuştur.
Olgu 1: 9 yaş 2 aylık kız çocuk; ateş, sol gözde kızarıklık ve şişlik şikayetiyle getirildi. Fizik muayenede sol alt ve üst göz kapağında ileri derece eritem, ödem mevcuttu, göz hareketleri her yöne ağrısız ve normaldi. Sistem muayeneleri normal, meningeal iritasyon bulgusu yoktu. Manyetik rezonans (MR) görüntüleme sonucunda preseptal sellülit, etmoid, frontal ve sfenoid sinüzleri içeren rinosinüzit, sol serebral hemisferde dural meningeal kontrast tutulumu saptandı. Hastaya lomber ponksiyon işlemi sonucunda menenjit tanısı konuldu. Hasta 14 gün uygun antibiyotik tedavisi sonrasında iyileşerek taburcu edildi.
Olgu 2: 8 yaş 5 aylık erkek çocuk; ateş, sol gözde kızarıklık ve şişlik şikayetiyle getirildi. Sol alt ve üst göz kapağında eritem ve ödem mevcuttu. Sistem muayeneleri normal, meningial iritasyon bulgusu yoktu. Bilgisayarlı sinüs tomografisinde pansinüzit ve preseptal sellülit bulguları saptandı. Tedavi altında ateşi devam eden, gözdeki eritem ve ödemi belirginleşen hastaya komplikasyon düşünülerek yapılan orbital MR görüntülemede sol frontal bölgede kontrast tutulumu izlendi. Lomber ponksiyon işlemi sonucunda hastaya menenjit tanısı kondu. Hasta 14 gün uygun antibiyotik tedavisi sonrasında iyileşerek taburcu edildi.
Sonuç: Preseptal sinüzite bağlı olarak intrakranial komplikasyon nadir olarak görülmekte ancak hayatı tehdit edebilmektedir. Bu durumlarda radyolojik görütüleme yöntemi olarak MR tercih edilmesini önermekteyiz. (SETB-2019-06-092)
Rhinosinusitis is a common infection and may rarely cause severe life-threatening orbital and intracranial complications. In this study, two cases with preseptal cellulitis and meningitis as a complication of rhinosinusitis were presented in the light of the literature. A nine years and two months old girl was admitted with complaints as fever, redness and swelling in the left eye. Physical examination revealed erythema and edema in the left lower and upper eyelids, and the eye movements were painless and normal in all directions. Her systemic examination was normal and there was no sign of meningeal irritation. Magnetic resonance imaging revealed ethmoid, frontal and sphenoid sinusitis and left cerebral hemisphere dural meningeal contrast enhancement. The patient was diagnosed with meningitis after lumbar puncture. After 14 days of appropriate antibiotic treatment, the patient recovered and was discharged. An eight years and five months old boy presented with fever, redness and swelling in the left eye was admitted. There were erythema and edema in the left lower and upper eyelid; the eye movements were painless in all directions and were complete. Systemic examination was normal; there was no sign of meningeal irritation. Pansinusitis and preseptal cellulitis findings were detected on computer tomography. The patient's fever persisted under treatment and erythema and edema of the eye became more evident. Orbital MRI was performed considering the complication and contrast enhancement was observed in the left frontal region. The patient was diagnosed with meningitis after lumbar puncture. After 14 days of appropriate antibiotic treatment, the patient recovered and was discharged. Intracranial complication due to preseptal sinusitis is rare but life-threatening. In these cases, we recommend the use of MRI as the radiological imaging method.

19.Hemolytic Anemia Due To Anti-c Incompatibility in The Newborn Period: A Case Report
Ilkay Ozmeral Odabasi, Sinan Uslu, Evrim Kiray Bas, Ali Bulbul, Ebru Turkoglu Unal, Duygu Besnili Acar, Ahmet Tellioglu, Mehmet Fatih Ileri
PMCID: PMC7751246  doi: 10.14744/SEMB.2019.10693  Pages 502 - 504
Fetüs ve yenidoğanın hemolitik hastalığı, maternal alloantikorların fetüse geçmesi sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır. Literatürde Rh (D) sensitizasyonuna bağlı yenidoğanın hemolitik hastalığın sıklığı, anti-D gammaglobulin kullanımının artması ile ters orantılı olarak azalmıştır. Bununla beraber minör kan grubu uygunsuzluklarının etyolojideki önemi artmıştır. Minör kan grubu uyuşmazlığına bağlı olgularda klinik prezentasyon; subklinik hemoliz bulgularından aktif hemoliz ve kan değişimi gerektiren hiperbilirubinemiye kadar değişkenlik gösterebilir. Bu yazıda anti-c antikor uyumsuzluğuna bağlı hemolitik anemi saptanan bir olgu sunulmuştur. (SETB-2019-02-023)
Hemolytic disease of the fetus and newborn is a disease that is caused by maternal alloantibodies to the fetus. In the literature, the frequency of hemolytic disease of the newborn due to Rh (D) sensitization decreased inversely with the increase in the use of anti-D gammaglobulin. However, the importance of minor blood group incompatibilities has increased in the etiology. Clinical presentation in patients with minor blood group incompatibility may vary from subclinical hemolysis findings to active hemolysis and hyperbilirubinemia requiring blood exchange. In this case study, we present a patient with hemolytic anemia due to anti-c antibody incompatibility.

20.Transient Osteoporosis of the Hip: A Case Report
Selda Ciftci, Beril Dogu, Rana Terlemez, Figen Yilmaz, Banu Kuran
PMCID: PMC7751251  doi: 10.14744/SEMB.2019.26879  Pages 505 - 507
Kalçanın geçici osteoporozu; idiopatik, genellikle kendini sınırlayan, orta yaş erkek ve gebe kadınlarda görülen, travma öyküsü olmadan kalça ağrısıyla başlayan bir tablodur. Bu vaka sunumunda; kalça ağrısıyla başvuran ve kalçanın geçici osteoporozu saptanan bir erkek olgudan bahsedilecektir. Bu vaka sunumunun amacı; ani başlayan kalça ağrısında ayırıcı tanıda kalçanın geçici osteoporozunun da akla gelmesi gerektiğini vurgulamak ve bu konudaki literatürü gözden geçirmektir. (SETB-2018-10-152)
Transient osteoporosis of the hip, idiopathic, is a table, beginning with hip pain without a history of trauma, usually self-limiting and seen in middle-aged men and pregnant women. In this case report, a male patient who was admitted because of hip pain and detected transient osteoporosis go the hip was discussed. The purpose of the case presentation is to emphasize the necessity of transient osteoporosis of the hip in the differential diagnosis of sudden onset of hip pain and to review the literature on this subject.

LookUs & Online Makale