ISSN : 1302-7123 | E-ISSN : 1308-5123
The Medical Bulletin of Sisli Etfal Hospital - SETB: 54 (1)
Volume: 54  Issue: 1 - 2020
REVIEW ARTICLE
1.Bouveret’s Syndrome: A Case-Based Review, Clinical Presentation, Diagnostics and Treatment Approaches
Murat Ferhat Ferhatoglu, Abdulcabbar Kartal
PMID: 32377127  PMCID: PMC7192252  doi: 10.14744/SEMB.2018.03779  Pages 1 - 7
Kolesistoduodenal, kolesistogastrik veya daha nadir olarak koledokoduodenal fistülden geçen safra taşının mide distalinde veya proksimal duodenumda neden olduğu gastrik çıkış obstüksiyonu Bouveret sendromu olarak adlandırılır. Bouveret sendromu safra taşı ileusu olan hastaların %1-3'ünde görülür. Her ne kadar elektrohidrolitotripsi, lazer, ekstrakorporeal şok dalgası litotripsisi gibi yeni cihazlarla ve snare-forseps gibi klasik endoskopik cihazlarla safra taşlarının çıkarılması veya parçalanması gibi tedavi modaliteleri tanımlanmışsada, hastaların sadece %29'u cerrahi dışı yöntemlerden yararlanmaktadır. Taşın gastrotomi veya enterotomi ile çıkarılması ek olarak kolesistektomi yapılması, ikinci bir operasyonla da fistül onarımı yapılması komorbid hastalığı olan yaşlı hastalar için önerilen bir yaklaşımdır. Bu yazıda bir Bouveret sendromu vakası sunulmuştur. Yazarlar aynı zamanda bu nadir hastalığın tanı ve tedavisini gözden geçirmeyi ve bu konu ile ilgili literatür bilgilerini derlemeyi amaçlamıştır. (SETB-2018-04-054)
Gastric outlet obstruction that arises from gallstones impacted in the distal stomach or proximal duodenum after passing through a cholecystoduodenal, cholecystogastric or rarely choledocoduodenal fistula is called as Bouveret's syndrome and it accounts for approximately 1-3% of all the patients with gallstone ileus. Although treatment modalities, including stone removal or fragmentation with classical endoscopic devices, such as snares, and forceps or fragmentation of gallstones with new devices, such as electrohydraulic lithotripsy, laser, extracorporeal shockwave lithotripsy have been described. However, only 29% of the patients benefit from nonsurgical methods. Removal of the stone through a gastrotomy or enterotomy and performing cholecystectomy and fistula repair with a second operation is an approach recommended for older patients with comorbid diseases. In this paper, a case of Bouveret’s syndrome was presented. The authors also aimed to review the diagnosis, management and treatment of this rare disease and to update the previous reviews.

2.Surgical Indications and Techniques for Adrenalectomy
Mehmet Uludag, Nurcihan Aygun, Adnan Isgor
PMID: 32377128  PMCID: PMC7192258  doi: 10.14744/SEMB.2019.05578  Pages 8 - 22
Adrenalektomi endikasyonları; malinite şüphesi veya malign tümörler, malinite riski olan non-fonksiyonel tümörler ve fonksiyonel adrenal tümörlerdir. Fonksiyonel tümörlerin boyutu ne olursa olsun, bunlarda cerrahi endikasyon vardır. Fonksiyonel adrenal korteks kaynaklı olan tümörler; Cushing sendromunda fasikülata tabakasından kaynaklanan ve fazla glukokortikoid üreten adenomlar, Conn Sendromunda glomeruloza tabakasından kaynaklanan fazla aldesteron salgılayan adenomlar ve adrenal medulla kaynaklı fazla katekolamin salgılanmasına neden olan feokromositomada adrenalektomi endikasyonu vardır. Bazen hipofizer veya ektopik ACTH salgılanmasına bağlı Cushing hastalığında bilateral adrenalektomi uygulamak gerekebilir. Nadiren fazla adrenal androjen ve östrojen salgılayan adrenal korteksin retikülaris tabakasından kaynaklanan adenomlar da gelişebilir ve bunlarda da adrenalektomi endikasyonu vardır. Adrenal cerrahi laparaskopik veya açık teknikle uygulanabilir. Günümüzde seçilmiş hastalarda laparoskopik adrenalektomi altın standart tedavidir. Laparoskopik adrenalektomi transperitoneal veya retroperitoneoskopik olarak uygulanabilir. Her iki yaklaşımın birbirine göre avantaj ve dezavantajları vardır. Ameliyat tipi seçiminde hasta özellikleri ile birlikte cerrahın deneyimi ve alışkanlıkları da önemlidir. Dünyada en yaygın uygulanan ameliyat tipi çoğu cerrahın da daha aşina olduğu laparoskopik transabdominal lateral adrenalektomidir. Laparoskopik anterior transperitoneal yaklaşım, adrenalektomide en az tercih edilen laparoskopik yöntemdir. Retroperitoneal laparoskopik adrenalektomi posterior veya lateral yaklaşımla uygulanabilir. Laparaskopik cerrahi konvansiyonel laparoskopi yanında robot yardımlı olarak; transperitoneal veya retroperitoneal yolla uygulanabilir. Ayrıca konvansiyonel veya robot yardımlı laparoskopik adrenalektomi transabdominal veya retroperitoneal olarak tek port yöntemiyle de uygulanabilmektedir. Günümüzde bilateral adrenal kitlelerde, multipl adrenal tümörlerin gelişme riski olan herediter hastalıklard, adrenalde soliter kitlelerde özellikle laparoskopik tekniklerle parsiyel adrenalektomi uygulanabilmektedir. Malignite veya malignite şüphesinde, büyük tümörlerde, laparoskopik cerrahinin kontraendike olduğunda açık cerrahi endikasyon vardır. Ayrıca laparoskopik cerrahide yaklaşık %5 oranında açığa dönme riski vardır. Özellikle malign veya malignite şüphesi olan büyük tümörlerde açık transperitoneal anterior yaklaşım en sık uygulanan açık girişimdir. Bu girişim orta hat insizyonu, bilateral veya unilateral subkostal insizyon, Makuuchi veya modifiye Makuuchi insizyon ile uygulanabilir. Özellikle büyük malign lezyonların blok olarak çıkarılmasında torakoabdominal insizyon yapılması gerekebilir. Açık retroperitoneal yaklaşım posterior veya lateral yolla uygulanabilir. (SETB-2019-12-157)
Indications for adrenalectomy are malignancy suspicion or malignant tumors, non-functional tumors with the risk of malignancy and functional adrenal tumors. Regardless of the size of functional tumors, they have surgical indications. The hormone-secreting adrenal tumors in which adrenalectomy is indicated are as follows: Cushing’s syndrome, arises from hypersecretion of glucocorticoids produced in fasciculata adrenal cortex, Conn’s syndrome, arises from an hypersecretion of aldosterone produced by glomerulosa adrenal cortex, and Pheochromocytomas that arise from adrenal medulla and produce catecholamines. Sometimes, bilateral adrenalectomy may be required in Cushing's disease due to pituitary or ectopic ACTH secretion. Adenomas arise from the reticularis layer of the adrenal cortex, which rarely releases too much adrenal androgen and estrogen, may also develop and have an indication for adrenalectomy. Adrenal surgery can be performed by laparoscopic or open technique. Today, laparoscopic adrenalectomy is the gold standard treatment in selected patients. Laparoscopic adrenalectomy can be performed transperitoneally or retroperitoneoscopically. Both approaches have their advantages and disadvantages. In the selection of the surgery type, the experience and habits of the surgeon are also important, along with the patient’s characteristics. The most common type of surgery performed in the world is laparoscopic transabdominal lateral adrenalectomy, which most surgeons are more familiar with. The laparoscopic anterior transperitoneal approach is the least preferred laparoscopic method in adrenalectomy. Retroperitoneal laparoscopic adrenalectomy can be performed with a posterior or lateral approach. In addition to conventional laparoscopy, laparoscopic surgery is robot-assisted, which can be administered by transperitoneal or retroperitoneal approach. In addition, conventional or robot-assisted laparoscopic adrenalectomy can be performed transabdominally or retroperitoneally using the single-port method. Today, partial adrenalectomy can be performed using laparoscopic techniques in bilateral adrenal masses, hereditary diseases with the risk of developing multiple adrenal tumors, and solitary masses of the adrenal gland. Open surgery is indicated in the case of malignancy or suspected malignancy and large tumors when laparoscopic surgery is contraindicated. The risk of conversion to open surgery is low (approximately 5%). The open transperitoneal anterior approach is the most common open intervention, especially in large tumors with malignancy or suspected malignancy. This procedure can be performed using a midline incision, bilateral or unilateral subcostal incision, Makuuchi or modified Makuuchi incision. Thoracoabdominal incision may be required, especially in the removal of large malignant lesions as a block. The open retroperitoneal approach can be applied posteriorly or laterally.

ORIGINAL RESEARCH
3.The Effects of Operation Technique on Recurrence of Incisional Hernia Repair
Turan Acar, Nihan Acar, Yunus Sür, Erdinç Kamer, Kemal Atahan, Hüdai Genç, Mehmet Hacıyanlı
PMID: 32377129  PMCID: PMC7192261  doi: 10.14744/SEMB.2019.23334  Pages 23 - 28
Amaç: Fıtık gelişimini önlemek için insizyon tipinin seçimi, insizyonun kapatılma şekli ve kullanılan sütür materyali önemli faktörlerdir. Amacımız en az nükse yol açacak en iyi yöntemi, en iyi teknikle uygulamak olmalıdır. Cerrahi seçenekler arasında, primer onarım ve mesh ile açık veya laparoskopik onarım yer alır. Meshli onarım meshin tespit edileceği alana göre onlay, sublay veya inlay olarak yapılabilir.
Bu retrospektif çalışmada, insizyonel herni nedeniyle onlay veya inlay teknik ile herni tamiri yapılan hastalarda ki nüks oranını karşılaştırmayı amaçladık.
Metod: Ocak 2012- Ekim 2017 tarihleri arasında, kliniğimizde insizyonel herni nedeni ile opere ettiğimiz 185 hastanın çalışmaya dahil edildiği retrospektif bir çalışmadır.
Hastaları onlay herni tamiri yapılanlar (Grup 1) ve inlay herni tamiri yapılanlar (Grup 2) olmak üzere iki gruba ayırdık. Her iki grupta da aynı özellikte (prolen) mesh kullanılmıştır.
Bulgular: Grup 1’de 121, Grup 2’de 64 hasta mevcut idi. Verilere göre, hastaların %64.3'ü kadın, tüm hastaların yaş ortalaması 58.4 ± 16.4 yıldı.
Hastaların %29.2’sinde postoperatif komplikasyon (seroma-hematom, cerrahi alan enfeksiyonu, yama rejeksiyonu, postoperatif ileus gibi) gelişti. Hastanede yatış süresi Grup 1'de 4,2 ± 3 gün ve Grup 2'de 5,6 ± 5 gündü. Ortalama izlem süresi 48.6 ay (24-93 ay) olup, nüks oranları Grup 1'de %5.8 (n: 7) ve Grup 2'de %10.9 (n: 7) idi. Gruplar arasında komorbidite, postoperatif komplikasyon, yatış süresi ve nüks açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlendi.
Sonuç: Biz inanıyoruz ki, eğer sadece prolen mesh kullanıyorsak, onlay teknik inlay tekniğe göre daha uygun olacaktır, çünkü inlay teknik de nüks oranı daha yüksektir. (SETB-2019-10-131)
Objectives: The selection of incision type, closure type of incision and the suture material are some of the important factors to prevent hernia development. We should aim to perform the best procedure with the best technique to reduce the risk of recurrence. Surgical options include primary repair and open or laparoscopic repair with mesh. Mesh repairs can be performed as onlay, sublay or inlay according to the area where the mesh is to be laid. In this retrospective study, our main goal was to compare the recurrence rates in patients who underwent incisional hernia repair with onlay and inlay mesh techniques.
Methods: This retrospective study included 185 patients who underwent surgery due to incisional hernia in our clinic between January 2012 and October 2017. Patients were divided into two groups according to the technique as Group 1 with onlay mesh repair and Group 2 with inlay mesh repair. The same type of mesh (prolen) was applied to all patients.
Results: There were 121 patients in Group 1 and 64 patients in Group 2. According to data we obtained, 64.3% of the patients were women and the mean age of all patients was 58.4±16.4 years. Postoperative complications (such as seroma-hematoma, surgical site infection, mesh rejection, postoperative ileus) developed in 29.2% (n=54) of the patients. The length of hospital stay was 4.2±3 days in Group 1 and 5.6±5 days in Group 2. The mean follow-up period was 48.6 months (24-93 months), with the recurrence rates of 5.8% (n=7) in Group 1 and 10.9% (n=7) in Group 2, respectively. There was a statistically significant difference between the groups concerning comorbidity, postoperative complications, the length of hospitalization stay and recurrence.
Conclusion: We believe that the onlay technique will be more appropriate than the inlay technique when only prolen mesh is preferred because the recurrence rates are higher in the inlay technique.

4.The Effects of Empiric Antireflux Treatment on Laryngopharyngeal and Gastroesophageal Reflux Disease
Semra Külekçi, Cigdem Kalaycik Ertugay, Sema Zer Toros
PMID: 32377130  PMCID: PMC7192262  doi: 10.14744/SEMB.2018.55632  Pages 29 - 35
Amaç: Çalışmamızda ampirik lansoprozol tedavisinin laringofaringeal reflü (LFR) semptomları ve endoskopik larinks bulguları ile gastroözofageal reflü (GÖR) semptomları üzerine etkinliği araştırılmıştır.
Yöntem ve Gereçler: Çalışmamızda LFR ile ilişkili semptomları olan 67 olgu prospektif olarak incelenmiştir. Hastaların şikayetleri boğaz ağrısı, boğaz yanması, balgam çıkarma, postnazal akıntı, boğaz temizleme ihtiyacı, disfoni, vokal yorgunluk, öksürük, globus hissi, disfaji ve halitosis semptomlarını içeren 11 soruluk LFR semptom skorlaması anketi ile değerlendirildi. GÖR yakınmaları ise 12 soruluk GSFS (Gastroözofageal reflü hastalığı semptomlarının frekans skalası) anketi kullanılarak sorgulandı. Larinks bulguları 70° endoskop ile posterior larinks, interaritenoid bölge ve aritenoidler ayrı ayrı olarak ödem, eritem ve noduler görünüm açısından değerlendirildi. Bütün semptom ve bulgular en hafiften şiddetliye doğru derecelendirilip skorlandırılmıştır. Hastalara 1 aylık günde tek doz 30 mg lansoprozol tedavisi uygulandıktan sonra LFR ve GÖR semptomları ile larinks bulguları tekrar değerlendirildi. Tedavi öncesi ve sonrası veriler istatistiksel olarak karşılaştırıldı.
Bulgular: LFR semptom skorlarının tamamında ve GSFS skorlarının toplamında tedavi sonrası anlamlı azalma saptanmıştır. Endoskopik larinks bulgularından posterior larinks, interaritenoid bölge ve aritenoidler üzerindeki nodüler görünümde tedavi ile istatistiksel olarak anlamlı şekilde iyileşme görülmüştür. Her üç bölgedeki eritemde tedavi ile düzelme saptanmamıştır.Posterior larinks ve interaritenoid bölge ödeminde istatistiksel olarak anlamlı gerileme saptanmıştır. Aritenoid ödeminde ise anlamlı iyileşme görülmemiştir.
Sonuç: Kısa süreli antireflü tedavisi LFR semptomlarının tamamında, GÖR semptomlarının büyük bir kısmında düzelme sağlamasına rağmen reflünün larinks bulguları üzerinde tam iyileşme sağlayamamıştır. Bulgular üzerinde daha belirgin iyileşme için uzun süreli tedavi etkinliğinin araştırılması gerekmektedir.
Objectives: This study aims to investigate the effects of empiric lansoprazol therapy on laryngopharyngeal (LPR) and gastroesophageal (GOR) reflux symptoms and laryngological findings.
Methods: Sixty-seven patients with suspected LPR related symptoms were prospectively analyzed in this study. Following eleven symptoms were asked to patients using LPR symptom questionnaire; sore throat, throat burning, throat clearing, globus sensation, cough, halitosis, dysphonia, dysphagia, postnasal dripping, vocal fatigue and sputum. GOR symptoms were evaluated with the Frequency Scale for the Symptoms of Gastroesophageal Reflux Disease (FSSG) questionnaire consist of twelve symptoms. Posterior larynx, arytenoids and interarytenoid area were evaluated with a 70° endoscope. Erythema, edema and nodularity were graded separately using 4 point severity scale to examine laryngeal signs. All patients were treated using 30 mg lansoprazole once daily for four weeks. After the end of medication, symptoms and laryngoscopic signs were evaluated again with the same method. The pretreatment and posttreatment values were compared with statistical analyses.
Results: There was a statistically significant decrease in LPR symptom scores and total scores of FSSG. The severity of nodularity in the posterior larynx, arytenoids and interarytenoid area was improved after treatment. There was no statistically significant difference in erythema on each area larynx. Edema in the posterior larynx and interarytenoid area was improved but there was no change on the edema of arytenoids.
Conclusion: A short period of empiric antireflux treatment has a significant improving effect on all LPR symptoms and most of GOR symptoms. However, it was insufficient on laryngeal signs. Further research is needed to investigate longer times of treatment for the complete resolution of symptoms and signs.

5.The Effects of Laparoscopic Sleeve Gastrectomy on Glucose Metabolism in Patients with a Body Mass Index below 35 kg/m²
Burçin Batman, Hasan Altun
PMID: 32377131  PMCID: PMC7192253  doi: 10.14744/SEMB.2019.17999  Pages 36 - 40
Amaç: Obezite sıklığı ve buna bağlı yandaş hastalıklar günümüzde hızla ve yükselen oranda artmaktadır. Laparoskopik sleeve gastrektomi günümüzde dünya genelinde en sık uygulanan bariatrik cerrahi olarak yerini almıştır. Özellikle tip2 diyabet hastalarında tedavide en etkin tedavi yöntemlerinden biridir. Bu çalışmanın amacı laparoskopik sleeve gastrektomiyi takiben hastalarda glukoz metabolizması üzerindeki etkilerini incelemektir.
Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmada Mart 2013 ile Eylül 2019 tarihleri arasında vücut kitle indeksi 35kg/m2 den küçük olan ve laparoskopik sleeve gastrektomi uygulanan 174 hastanın dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Hastalar ameliyat öncesi dönemde multidisipliner bir ekip tarafından değerlendirildi. Laparoskopik sleeve gastrektomiye uygun kriterleri sağlayan hastalar Amerikan Metabolik ve Bariatrik Cerrahlar Birliği kriterlerine göre ameliyata alındı. Demografik veriler, vücut kitle indeksi, insülin, glikozillenmiş hemoglobin (HbA1c), glukoz, homeostaz modeli insülin direnci (HOMA-IR) değerleri kaydedildi. Hastalar ameliyat sonrası 1-3-6 ve 12. aylarda ve sonrasında yıllık olarak planlanan poliklinik ziyaretleri ile takip edildi.
Bulgular: Laparoskopik sleeve gastrektomi uygulanan 174 hastanın ortalama yaşı 39,57±9,40, ortalama vücut kitle indeksi 32,70±2,65 idi. 149 hasta (%85,6) kadındı. Hastane yatışı ortalama 3,1±0,7 gün idi. Hastaların glukoz, HbA1c, HOMAR-IR ve insülin değerlerine bakıldığında 12 aylık izlemde düşüşün istatistiksel olarak anlamlı olduğu izlendi. Ameliyat öncesi dönemle karşılaştırıldığında vücut kitle indeksinde de anlamlı bir düşüş izlendi.
Sonuçlar: Laparoskopik sleeve gastrektomi vücut kitle indeksi 30-35kg/m2 olan hastalarda glukoz metabolizması üzerine etkili bir ameliyattır. (SETB-2019-10-127)
Objectives: The prevalence of obesity and its associated comorbidities are increasing all over the world. Laparoscopic sleeve gastrectomy has become the most common bariatric surgery in the world today, especially in the treatment of Type 2 diabetes mellitus, which is one of the effective surgical methods. The present study aims to investigate the effects on glucose metabolism in patients following laparoscopic sleeve gastrectomy.
Methods: In this study, the files of 174 patients who had laparoscopic sleeve gastrectomy with a body mass index between 30-35kg/m2 between March 2013 and September 2019 were analyzed retrospectively. Patients were evaluated by a multidisciplinary team in the preoperative period. Patients who met the criteria for laparoscopic sleeve gastrectomy were operated according to American Metabolic and Bariatric Surgeons criteria. Demographic data, body mass index, insulin, glycosylated hemoglobin (HbA1c), glucose, homeostasis model insulin resistance (HOMA-IR) values were recorded. The patients were followed up with visits to the outpatient clinic scheduled for 1-3-6 and 12 months postoperatively.
Results: The mean age of the 174 patients who underwent laparoscopic sleeve gastrectomy was 39.57±9.40, and the mean body mass index was 32.70±2.65. 149 patients (85.6%) were female. The mean hospital stay was 3.1±0.7 days. When glucose, HbA1c, HOMAR-IR and insulin values of the patients were examined, it was observed that the decrease was statistically significant at 12 months follow-up. There was a significant decrease in body mass index compared to the preoperative period.
Conclusion: Laparoscopic sleeve gastrectomy is an effective surgery on glucose metabolism in patients with a body mass index of 30-35kg/m2.

6.The Relationship between Polyneuropathy and Cognitive Functions in Type 2 Diabetes Mellitus Patients
Sibel Mumcu Timer, Emin Timer, Nihan Parasız Yükselen, Münevver Çelik Gökyiğit
PMID: 32377132  PMCID: PMC7192255  doi: 10.14744/SEMB.2018.37929  Pages 41 - 46
Amaç: Tip 2 Diabetes Mellitus (DM)’un hafif bilişsel bozukluk (HBB), Alzheimer hastalığı ve vasküler demans için bir risk faktörü oluşturduğu bilinmektedir. Ancak Tip 2 DM’nin kognitif fonksiyonlarda bozulmaya öncelikle hangi patofizyolojik mekanizmalarla yol açmaya başladığı ve bu bozulmanın DM’nin hangi döneminde başladığı henüz bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı diabetik polinöropatili hastaların bilişsel işlevlerini, polinöropati saptanmayan kontroller ile, Standardize Mini Mental Test (SMMT) ve Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği (MOBİD) kullanarak karşılaştırmak ve polinöropati varlığının bilişsel bozukluk gelişiminde öngörücü bir faktör olup olmayacağını değerlendirmektir.
Gereç ve yöntem: Merkezimiz EMG laboratuvarına polinöropati ön tanısı ile Ocak 2014 ve Ocak 2015 tarihleri arasında yönlendirilen Tip 2 DM tanılı hastalar çalışmaya dahil edildi. Elektrofizyolojik incelemeleri yapılan hastalar polinöropati varlığı açısından değerlendirildi. Polinöropati bulguları saptananlar hasta grubunu, polinöropati saptanmayanlar ise kontrol grubunu oluşturdu. Tüm olgulara SMMT ve MOBİD uygulandı. Çalışmaya alınan hastaların demografik verileri, eğitim süreleri kaydedildi. Hipertansiyon, koroner arter hastalığı varlığı sorgulandı. Şikayetleri, hastalık süreleri, almakta oldukları tedaviler sorgulandı, son 3 ay içindeki glikozile hemoglobin (HBA1C) değerleri ve muayene bulguları kaydedildi. Hasta ve kontrol grubu istatistiksel yöntemlerle kıyaslandı.
Bulgular: Çalışmamıza dahil olan 81 hastanın 34’ünde(%42) elektrofizyolojik olarak polinöropati varlığı gösterilmiştir. Polinöropati saptanan grupta, polinöropati saptanmayan gruba kıyasla yaş, hastalık süresi, HBA1C ortalamaları daha yüksekti (sırasıyla; p=0,024, p=0,000, p=0,016). Ancak iki grubun SMMT ve MOBİD puanları arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. Her iki grupta da SMMT kesme değeri 24’ün altında puan alan hasta saptanmadı. Polinöropatili gruptaki 34 hastadan 17’sinin(%50), kontrol gruptaki 47 hastadan 19’unun(%40,4) MOBİD kesme değeri 21’in altında puanlar aldığı görüldü. İki grup arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. Tüm DM hastalarının ortalama MOBİD değeri MOBİD kesme değeri olan 21 olarak tespit edildi. Ayrıca tüm Tip 2 DM hastalarında bilişsel bozukluğu etkileyen faktörler lojistik regresyon analizi ile değerlendirildiğinde eğitim süresinin bilişsel bozukluğu etkileyen bağımsız faktör olduğu saptandı (OR=8,167; p=0,001).
Sonuç: Çalışmamızda, polinöropatisi olan ve olmayan Tip 2 DM hastalarının SMMT ve MOBİD ile değerlendirilen bilişsel test skorları arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır. Ancak çalışmamızın kesitsel olması bu konuda yorum yapmamıza engeldir. Polinöropati varlığının Tip 2 DM’de bilişsel bozukluk gelişiminde öngörücü faktör olup olmayacağını aydınlatabilmek için daha geniş örneklem grubuna sahip ve uzun erimli izlem çalışmalarına ihtiyaç vardır. Ayrıca periferik nörolojik tutulum bulguları izlenmese de, Tip 2 DM’li hastalarda MOBİD kesme değerine göre düşük skorlar saptanabileceği ve Tip 2 DM popülasyonunda MOBİD’in eğitim düzeyinden etkilenebileceği gösterilmiştir.
Objectives: Type 2 Diabetes Mellitus (DM) is a risk factor for mild cognitive impairment (MCI), Alzheimer's disease and vascular dementia. However, it is not known which pathophysiological mechanisms lead to impairment in cognitive functions in Type 2 DM. This study aims to compare the cognitive functions of diabetic patients with and without polyneuropathy using standardized Mini-Mental Test (MMSE) and the Montreal Cognitive Assessment Scale (MoCA) and to assess whether the presence of polyneuropathy is a predictive factor for the development of cognitive impairment.
Methods: Patients with DM who underwent our EMG laboratory for polyneuropathy between January 2014 and January 2015 were included in this study. Patients who underwent electrophysiological examinations were evaluated for polyneuropathy. Patients with polyneuropathy were classified as a patient group and other patients as a control group. In all cases, MMSE and MoCA were administered. The demographic data and educational status of the patients were recorded. Hypertension, coronary artery disease, smoking and alcohol use were questioned. Their complaints, duration of illness and the treatment they were receiving were questioned. Glycosylated hemoglobin (HBA1C) values in the last three months and physical examination findings of patients were recorded. Patients with and without polyneuropathy were compared with statistical methods.
Results: Polyneuropathy was detected in 34 (42%) of the 81 patients who participated in our study. The age, disease duration and HBA1C levels were statistically higher in the polyneuropathy group than in the control group (p=0.024, p=0.000, p=0.016). However, there was no statistically significant difference between MMSE and MoCA scores of these groups. In both groups, there were no patients scoring below the MMSE cut-off value of 24. Seventeen of the 34 patients (50%) in the polyneuropathic group and 19 (40,4%) of the 47 patients in the control group had scores below the MoCA cut-off value 21. However, there was no statistically significant difference between the two groups. We also found that the mean MoCA value of all DM patients was 21, which was the MoCA cut-off value. Also, factors affecting cognitive functions in all Type 2 DM patients were evaluated by logistic regression analysis, and it was found that duration of education was an independent factor affecting cognitive impairment (OR=8.167; p=0.001).
Conclusion: In our study, we did not observe significant differences between MMSE and MoCA scores of Type 2 DM patients with and without polyneuropathy. However, the cross-sectional nature of our study makes it impossible to comment on this issue. To clarify whether the presence of polyneuropathy is a predictive factor in the development of cognitive impairment in Type 2 DM, there is a need for a larger sample group and long-term follow-up studies. It has also been shown that patients with Type 2 DM may have low scores according to the MOBID cut-off value even though peripheral neurologic involvement findings are not observed. In the Type 2 DM population, it has also been shown that MoCA may be affected by education level.

7.Computed Tomography-guided Transthoracic Core Needle Biopsy of Lung Masses: Technique, Complications and Diagnostic Yield Rate
Cennet Şahin, Onur Yılmaz, Burcin Ağrıdağ Üçpınar, Ramazan Uçak, Uğur Temel, Muzaffer Başak, Aylin Hasanefendioğlu Bayrak
PMID: 32377133  PMCID: PMC7192247  doi: 10.14744/SEMB.2019.46338  Pages 47 - 51
Amaç: Bilgisayarlı Tomografi klavuzluğunda yapılan kalın iğne biyopsisinin akciğer kitlelerinin histopatolojik tanısında önemli bir rolü vardır. Bu çalışmanın amacı, kliniğimizde akciğer kitlelerine yönelik bilgisayarlı tomografi kılavuzluğunda yaptığımız perkütan kalın iğne biyopsi sonuçlarımızı paylaşmaktır.
Yöntem: Kurumumuzda toplam 117 hastanın akciğer kitlelerine yönelik Bilgisayarlı Tomografi klavuzluğunda perkütan yolla kalın iğne biyopsisi yapıldı. İşlem sonrası komplikasyon ve tanısal yeterlilik oranları ve radyolojik-patolojik tanısal korelasyon retrospektif olarak değerlendirildi.
Bulgular: Hastaların 23’inde (% 20) komplikasyon (20 (%17) pnömotoraks; 3 (%3) kanama) meydana geldi; 5'sinde (toplam hasta sayısının %4’sı) göğüs tüpü takılması gerekti. Komplikasyon oranları ile hasta cinsiyeti / yaşı, tümör hacmi / lokalizasyonu veya iğne hattı uzunluğu arasında anlamlı fark bulunmadı (p> 0.05). Toplamda 85 primer akciğer kanseri vakasının 77'sinde (% 91) radyo-patolojik tanı sonuçları tutarlıydı.
Sonuç: Bilgisayarlı Tomografi klavuzluğunda yapılan kalın iğne biyopsisi akciğer kitlelerinin tanısında kabul edilebilir komplikasyon oranları ile yüksek tanısal değere sahiptir. (SETB-2019-10-133)
Objectives: Computed tomography-guided core needle biopsy has an important role in the accurate histopathological diagnosis of lung masses. The present study aims to share our results of computed tomography-guided percutaneous core needle biopsy of lung masses.
Methods: A total of 117 patients had computed tomography-guided percutaneous core needle biopsy for lung masses between January 2017-September 2019 in our institution. In this study, these patients’ post-procedural complications, diagnostic-yield-rates and radiological-histopathological correlations were evaluated retrospectively.
Results: Complications occurred in 23 (20%) patients (20 (17%) of pneumothorax; 3 (3%) of hemorrhage). Chest-tube-drainage was needed in five (4%) of all patients. No significant difference was found between complication rates and patient gender/age, tumor volume/localization or needle-path-length (p>0.05). In 77 of the 85 (91%) primary-lung-cancer-cases radiological and pathological diagnostic results were correlated.
Conclusion: Computed tomography-guided core needle biopsy has a high diagnostic yield rate with acceptable complication rates in the diagnosis of lung masses.

8.Laparoscopic Approach to the Adrenal Masses: Single-Center Experience of Five Years
Mehmet Köstek, Nurcihan Aygün, Mehmet Uludağ
PMID: 32377134  PMCID: PMC7192254  doi: 10.14744/SEMB.2019.40225  Pages 52 - 57
Amaç: Günümüzde, laparoskopik adrenalektomi adrenal bezlerde kitlesi olan uygun hastalar için altın standart tekniktir. Bu çalışmada laparoskopik adrenalektomi uygulanmış hastaların postoperatif sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık.
Metod: Ocak 2014 ile Ekim 2019 yılları arasında opere edilen 76 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Bu hastalara laparoskopik transabdominal adrenalektomi uygulandı. Demografik bilgileri, preoperatif endikasyonları, intraoperatif ve postoperatif komplikasyonları, mortalite ve hastanede yatış süreleri değerlendirildi.
Bulgular: Ortalama yaşları 47.2±11.7 (22-71 arasında) olan 76 hastaya (30 erkek, 46 kadın) laparoskopik adrenalektomi uygulandı. Kitleler hastaların 39'unda sağda, 33'ünde solda idi. 3 hastada bilateral adrenal kortikal hiperplazi mevcuttu. 1 hasta ise paraganglioma nedeniyle opere edildi. Açık operasyona dönüş 4 hastada(%5,26) gerçekleşti. 9 hastada(%11,8) intraoperatif ve postoperatif komplikasyonlar görüldü. Operasyon esnasında ve sonrasındaki komplikasyonlar dalaktan kanama(2 vaka), böbrek üst polden kanama(1 vaka), renal arter yaralanması(1 vaka), karaciğer parankiminden kanama (2 vaka), dalak ve pankreasta iskemi(1 vaka), ince bağırsak yaralanması(1 vaka), insizyonel herni(1 vaka) şeklindeydi.Komplikasyon oranları, kabul edilebilir ve literatürdeki diğer çalışmalarla uyumlu oranlarda izlendi.
Sonuç: Laparoskopik adrenalektomi düşük açık operasyona dönüş oranları ve kabul edilebilir komplikasyon oranları ile uygun hastalarda güvenli bir şekilde uygulanabilmektedir. (SETB-2019-12-148)
Objectives: Currently, laparoscopic adrenalectomy is the gold standard technique for suitable patients with adrenal masses. In this study, we aimed to assess the postoperative results of patients who underwent laparoscopic adrenalectomy.
Methods: Between January 2014 and October 2019, 76 cases were operated and retrospectively evaluated. Laparoscopic transabdominal adrenalectomy was applied to the patients. Demographic profiles, preoperative indications, intraoperative and postoperative complications, mortality and length of hospital stay were evaluated.
Results: Seventy-six patients (30 male, 46 female) with a mean age of 47.2±11.7 (range 22-71) years underwent laparoscopic adrenalectomy. Thirty-nine of the patients had right; 33 of the patients had left adrenal masses. Three patients had bilateral adrenal cortical hyperplasia. One patient was operated for paraganglioma. Conversion to open adrenalectomy was observed in four patients (5.26%). Nine patients (11.8%) experienced intraoperative and postoperative complications. Intraoperative and postoperative complications were bleeding from spleen (2 cases) and upper pole of kidney (1 case), renal artery injury (1 case), bleeding from liver parenchyma (2 cases), ischemia of spleen and pancreas (1 case), small intestinal injury (1 case) and incisional hernia (1 case). The complication rate is acceptable and comparable with other studies in the literature.
Conclusion: Laparoscopic adrenalectomy can be safely applied in suitable patients with acceptable complications and low conversion rates.

9.Platelet Count and Mean Platelet Volume in Psoriasis Patients
Ezgi Ozkur, Sıla Seremet, Fatma Sule Afsar, Ilknur Kıvanç Altunay, Emel Erdal Çalıkoğlu
PMID: 32377135  PMCID: PMC7192260  doi: 10.14744/SEMB.2018.69370  Pages 58 - 61
Amaç: Psoriasis, kronik, inflamatuar, immun aracılı bir cilt hastalığıdır ve trombositler patofizyolojisinde rol oynadığı bilinmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda MPV (ortalama trombosit hacmi), trombosit aktivasyonunun bir belirteci olarak kabul edilmektedir. Biz çalışmamızda psoriasis hastalarının MPV ve trombosit düzeylerini, sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırmayı ve bunu hastalık şiddetiyle korele etmeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem(ler): Yirmi sekiz psoriasis ve yaş ve cinsiyet olarak eşlenmiş 30 sağlıklı kontrol hastasının dahil edildiği bir vaka-kontrol çalışması dizayn ettik. Her iki grupta hematoloji parametreleri, sedimentasyon hızını ölçerek grupları arasında karşılaştırdık ve bu değerleri ayrıca hasta grubunda PAŞİ (Psoriasis Alan Şiddet İndeksi) skorlarıyla korelasyonunu değerlendirdik. İstatistiksel analiz SPSS (Versiyon 15.0) kullanılarak yapıldı. PAŞİ ve diğer parametreler arasındaki ilişki için Spearmen Korelasyon Analizi kullanıldı.
Bulgular: MPV ve trombosit sayısı psoriasis grubunda sağlıklı kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p=0,012, p=0,015). Ayrıca trombosit sayısıyla PAŞİ skorları arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı(r=0,424, p=0,025). Sedimentasyon hızı ise gruplar arasında farklı değildi.
Sonuç(lar): Literatürde bildirilen psoriasis ile hematolojik parametrelerin ilişkisini ortaya koymaya yönelik çalışmaların sonuçları, birbirleriyle çelişkilidir. Biz MPV ve trombosit sayısını psoriasisli hastalarda yüksek saptadık ve sonuçlarımız psoriasisin patogenezinde trombositlerin rol oynadığını destekler niteliktedir ve ileride tedavi sonuçlarının takibinde kullanılabilir.
Objectives: Psoriasis is a chronic inflammatory, immune-mediated disease, and platelets have an important role in the pathomechanisms of psoriasis. Recent studies showed that MPV (mean platelet volume) could be used as a marker of platelet activation. In this study, we aimed to investigate the MPV level and platelet count in psoriasis patients and its association with disease severity.
Methods: We designed a case-control study with 28 psoriasis patients and age and sex-matched 30 healthy controls. Haematologic parameters and sedimentation rates compared between groups. These parameters also correlated with PASI (Psoriasis Area and Severity Index) score.
Results: MPV and platelet count were significantly higher in patients with psoriasis than controls (p=0.012, p=0.015). Also, platelet count was showed positive correlation with PASI scores (r=0.424, p=0.025). The sedimentation rate was not statistically different between groups.
Conclusion: There are many conflicting results about the correlation of haematologic parameters and psoriasis. We found that MPV and platelet counts higher in the psoriasis group, which suggests that platelets play an important role in the pathomechanism of psoriasis and may be helpful in assessing treatment outcomes.

10.Dyslipidemia in Lichen Planus: A Case-control Study
Ezgi Özkur, Ece Uğurer, İlknur Kıvanç Altunay
PMID: 32377136  PMCID: PMC7192257  doi: 10.14744/SEMB.2018.48108  Pages 62 - 66
Amaç: Liken planus (LP) deri,mukoz membranlar,saçlı deri ve tırnakları etkileyen kronik inflamatuar bir hastalıktır.Daha önce yapılan çalışmalarda diabetes mellitus ve dislipidemi prevelansı LP hastalarında daha yüksek saptanmıştır.Fakat bu çalışmaların çoğu retrospektif ve geriye dönük lipid düşürücü ilaç kullanan hastaların dahil edildiği veritabanı taraması şeklinde idi.Bu çalışma LP ve dislipidemi ilişkisini incelemeyi hedefleyen prospektif bir vaka-kontrol çalışmasıdır.
Yöntem: Bu çalışma 49 LP hastası ve 99 sağlıklı kontrol üzerinde yapılmıştır.Tüm hastalar klinik ve histopatolojik incelemeye,kontrol grubu ise klinik incelemeye tabi tutulmuştur.Analiz edilen değişkenler yaş,cinsiyet,sigara kullanımı,hipertansiyon,lipid profilleri ve açlık kan glikozudur.
Bulgular: Hasta grubunda serum trigliserit,total kolesterol ve LDL kolesterol düzeyleri daha yüksekti.Fakat,istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.Hasta ve kontrol gruplarının yaş ortalamaları,cinsiyet,sigara içiciliği ve hipertansiyon oranlarında anlamlı fark saptanmadı.
Sonuçlar: Bu prospektif vaka-kontrol çalışması, ortalama lipit değerlerinin LP hastalarında daha yüksek olduğunu ortaya koymuştur.İstatiksel olarak anlamlı olmasa da; klinisyenler bu ilişkiden haberdar olmalı ve bu hastaları dislipidemi için taramayı düşünmelidir.
Objectives: Lichen planus (LP) is a chronic inflammatory disease that affects the skin, mucous membranes, scalp and nails. It has been reported that diabetes mellitus and dyslipidemia prevalence were higher in patients with LP. However, most of these reports were retrospective, database search, which included patients who were on lipid-lowering drugs. This study aims to conduct a prospective case-control study to investigate the association between LP and dyslipidemia.
Methods: This study was conducted on 49 patients with LP (mucosal or cutaneous) and 99 healthy controls. All patients were subjected to clinical and histological examination, whereas controls were subjected to clinical examination. The variables analyzed were age, sex, tobacco consumption, hypertension, lipid profiles and fasting blood glucose.
Results: Serum levels of triglycerides, total cholesterol and LDL cholesterol were higher in patients with LP. However, there was no significant difference between patients with LP and controls. No significant differences between LP patients and controls were observed with the average age, sex, tobacco consumption and hypertension.
Conclusion: This prospective case-control study demonstrated that dyslipidemia was more common among patients with LP. Physicians should be aware of this association and consider screening them for dyslipidemia.

11.The Retrospective Analysis and the Demographics of Upper Extremity Injury Patients and Their Problems in the First 24 Hours After Operation
Şükran Öztürk, Kamuran Zeynep Sevim
PMID: 32377126  PMCID: PMC7192256  doi: 10.14744/SEMB.2018.26790  Pages 67 - 72
Amaç: Çalışmada üst ekstremite yaralanması sebebiyle Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kliniğinde yatarak takip edilen hastaların demografik özellikleri, etiyolojik faktörleri, tıbbi tanıları retrospektif olarak incelenerek bu hastaların ameliyat sonrası ilk 24 saatte içinde yaşadığı sorunların belirlenmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: Şişli Hamidiye Etfal Eğitim Araştırma Hastanesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kliniğine üst ekstremite yaralanması nedeniyle başvuran 82 hasta çalışmaya alınmıştır. Bu hastalar operasyon sonrası ilk 24 saat içinde ağrı, bulantı, kusma, kanama, ajitasyon varlığı, ödem, üst ekstremite immobilizasyonu gerekliliği, dolaşım problemleri şikayetleri açısından retrospektif olarak incelenmiştir.
Bulgular: Hastaların etiyolojik faktörleri incelendiğinde; 54 hastanın kesici ve delici alet ile, 10 hastanın cama yumruk atma nedeniyle, 15 hastanın iş kazası sonucu, 2 hastanın trafik kazası sonucu ve 1 hastanın da darp nedeniyle yaralandığı tespit edilmiştir.
Hastaların operasyon sonrası yaşadığı sorunlar arasında, hastada %45 oranda (n=36) ağrı, %7 oranında bulantı ve kusma(n=5), %14 oranında yara yerinden pansumanı kirletecek tarzda kanamalarının olduğu (n=11) ve bütün hastaların üst ekstremitede immobilizasyonu sağlamak amacıyla alçı atel uygulandığı, ödemi önlemek amacıyla kol elevasyonu yapıldığı saptanmıştır. Ayrıca ilk 24 saatte %2 oranında ödem,%16 oranında aşırı ağrıya bağlı ajitasyon, %8 oranında da ciltte ya da uzuvda dolaşım problemi yaşadıkları saptanmıştır.
Sonuç olarak: Hastaların yaralanma tiplerini ve postoperatif yaşadıkları sorunları kategorize etmek üst ekstremite yaralanmaları sonrası oluşabilecek postoperatif değişikliklerin kolay ve doğru yönetilmesini sağlayacağını düşünmekteyiz. (SETB-2018-03-042)
Objectives: In this study, we analyzed patients with upper extremity injuries concerning patient demographics, injury type and etiological factors, and the most common problems encountered during the first 24 hours that were noted in the retrospective analysis.
Methods: In this study, a total of 82 patients who presented to the emergency plastic surgery clinic in Şişli Hamidiye Etfal Research and Training Hospital, postoperatively these patients were checked after surgery for first 24 hours concerning pain, nausea and vomiting, edema, agitation, arm immobilization arm and vascular patency.
Results: Among etiological factors, 54 patients were sharp-object trauma, 10 patients punched a hard object, 15 patients had work hazard, two patients had traffic accident, one patient from the fight. When these patients were postoperatively analyzed, in 45% patients pain, in 7% nausea and in 14 % bleeding were observed. Plaster was placed in 100% of the patients in order and their arms were elevated to reduce edema. During the first four hours, in 2% of the patients, edema was seen, 16% agitation, 8%vascular problems.
Conclusion: When the type of injury is subcategorized to injuries of several compartments (nerve, tendon, muscle, artery, vein), the early postoperative challanges are more easily and correctly handled.

12.Guillain Barre Syndrome: A Single Center Experience
Onur Akan, Canan Emir, Cihat Örken, Serap Üçler
PMID: 32377137  PMCID: PMC7192259  doi: 10.14744/SEMB.2019.82598  Pages 73 - 77
Amaç: Guillain Barre sendromu (GBS) tanılı hastaların epidemiyolojik, klinik ve elektrofizyolojik özelliklerini gözden geçirmek
Gereç ve Yöntem: Nöroloji Kliniğinde Mart 2013 ve Ağustos 2017 tarihleri arasında GBS tanısıyla yatarak tedavi gören 30 hastanın klinik ve demografik verileri retrospektif olarak incelendi. Hastalar yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) yatış durumuna göre iki gruba ayrıldı.
Bulgular: Toplam 30 hastanın 7’si (% 23.3) kadın, 23’ü (% 76.7) erkek olup yaş ortalaması 46.9 ±19.61 idi. Erkek cinsiyeti YBÜ (-) grupta daha baskındı (%81∼%62). Hastaların % 86.7’sinde GBS öncesi enfeksiyon öyküsü mevcuttu. YBÜ (+) grupta üst solunum yolu enfeksiyonu (ÜSYE), YBÜ (-) grupta alt solunum yolu enfeksiyonu (ASYE) ve akut gastroenterit (AGE) oranları fazla bulundu (p =0.007). YBÜ (+) grupta alt ekstremitelerden başlayan güçsüzlük daha yaygın idi (p =0.011). YBÜ (+) olanlarda diplopi ve dizartri görülmezken ataksi ve disfaji oranı görece daha yüksek bulundu (p =0.001). Elektrofizyolojik incelemede % 26.7 oranında demiyelinizan polinöropati, % 30.1 oranında akut aksonal polinöropati, % 13.3 oranında akut sensoriyal aksonal polinöropati saptandı. YBܒde yatanlarda akut motor ve sensorial nöropati (AMSAN) ön planda iken YBÜ(-) grupta demiyelinizan polinöropati daha sıktı (p =0.04). Olguların % 26.7’sine mekanik ventilasyon uygulandı. Ölüm oranı % 6.8 bulundu.
Sonuç: YBÜ(+) GBS hastalarında ÜSYE, YBÜ (-) olanlarda AGE ve ASYE ana tetikleyici faktör olarak görünebilir. Asendan güçsüzlük, disfaji ve ataksi oranı YBÜ (+) GBS hastalarında görece daha yaygındır. YBÜ (-) grupta demiyelinizan polinöropati, YBÜ (+)’de ise AMSAN ön plandadır. Çok merkezli randomize çalışmalar GBS epidemiyolojisi konusunda daha aydınlatıcı olacaktır. (SETB-2018-01-02)
Objectives: To investigate the clinical, electrophysiological and epidemiological features of the patients who were diagnosed as Guillain Barre Syndrome (GBS) in our clinic.
Methods: The clinical and demographical properties of 30 patients with GBS who were hospitalized in our neurology clinic between March 2013 and August 2017 were retrospectively examined in this study. Patients were divided into two groups according to the requirement of stay in the intensive care unit (ICU).
Results: Patients were between 18-71 years range with 46.9 and 19.61 mean age. Seven of 30 patients (23.3%) were female, and 23 of them (76.7%) were male. Males were more dominant in the ICU (-) group (81% and 62%). A recent infection was found in 86.7% of patients. Upper respiratory tract infection (URTI) was more common in ICU (+) group whereas lower respiratory tract infection (LRTI) and acute gastroenteritis (AGE) were more common in the ICU (-) patients (p=0.007). Lower limb weakness was more frequent in the ICU (+) group (p=0.011). ICU (+) patients were lack of diplopia and dysarthria. Ataxia and dysphagia were relatively frequent in the ICU (+) group. Electrophysiological examinations revealed demyelinating polyneuropathy (26.7%), acute axonal polyneuropathy (30.1%) and acute sensorial polyneuropathy (13.3%). Demyelinating polyneuropathy was more common in the ICU (-) group, whereas acute motor and sensorial polyneuropathy (AMSAN) was more frequent in the ICU (+) group. In this study, 26.7 % of study patients required mechanical ventilation, and mortality rate was 6.8 %.
Conclusion: URTI in ICU (+), LRTI and AGE in ICU (-) patients might be major trigger factors of GBS. Ascending weakness, dysphagia and ataxia was more frequent in ICU (+) GBS patients. Demyelinating PNP was predominant in the ICU (-) group, whereas AMSAN was more frequent in the ICU (+) patients. Multicenter randomized studies would be more useful for highlining the epidemiology of GBS.

13.Nosocomial Infection Agents of Şişli Hamidiye Etfal Training and Research Hospital: Comparison of 1995 and 2017 Data
Mehmet Emin Bulut, Ahsen Oncul
PMID: 32377138  PMCID: PMC7192263  doi: 10.14744/SEMB.2019.03271  Pages 78 - 82
Amaç: Mortalite ve morbiditenin önemli nedenlerinden olan hastane enfeksiyonları (HE) tedavisi zor, maliyeti yüksek ancak önlenebilir enfeksiyonlardır. Bu çalışma ile Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesinde hastane enfeksiyonları ve etkenlerinin saptanması ve yerel verilerimizin belirlenmesi amaçlandı. Ayrıca 1995 yılı ve günümüz verileri karşılaştırılarak bu süreçte etken dağılımındaki değişim irdelendi.
Gereç ve Yöntem: 1995 ve 2017 yıllarında 1 Haziran – 31 Aralık arası dönemde hastane enfeksiyonu etkenleri değerlendirildi. Hastanemiz Mikrobiyoloji laboratuvarına bu dönemlerde yatan hastalardan kültür için gönderilen çeşitli materyallerden elde edilen ve hastane enfeksiyonu etkeni olarak değerlendirilen izolatlar çalışmaya dahil edildi. Bakteri tanımlaması; 1995 yılında geleneksel yöntemler ile, 2017 yılında ise MALDİ-TOF MS ile yapıldı.
Bulgular: 1995 yılında pediatrik ve yetişkin toplam 100 hastadan izole edilen etkenlerin 48’i Pseudomonas aeruginosa (48/100), 37’si Klebsiella spp (37/100); 2017 yılında ise en sık etkenler Acinetobacter baumannii (37/179) ve Klebsiella spp (41/179)) olarak belirlendi. 2017 yılına gelindiğinde bakteri çeşitliliğinin de arttığı gözlendi.
Sonuç: İzole edilen etkenler incelendiğinde eskiden olduğu gibi, gram negatif bakteriler ön planda olduğu, 2017 yılında Pseudomonas azalırken önemli direnç sorunu oluşturan Acinetobacter baumannii oranının arttığı görülmektedir. (SETB-2018-12-168)
Objectives: Healthcare-associated infections (HCAI), which are important causes of mortality and morbidity, are high cost but preventable infections. This study aimed to determine hospital infections and isolates in Şişli Hamidiye Etfal Training and Hospital and to determine our local data. The changes in the distribution of the isolates in this process were evaluated by comparing the data of 1995 and today.
Methods: Materials sent to the microbiology laboratory of our hospital in 1995 and 2017 from the patients hospitalized in the period between June 1-December 31 were evaluated concerning hospital infection. The standard manual methods were used in 1995, while in 2017, MALDI-TOF MS was used for identification and BD Phoenix automated system for antibiotic susceptibility.
Results: In 1995, in total, 100 bacteria were isolated from pediatric and adult patients, of which 48 Pseudomonas aeruginosa (48/100), 37 Klebsiella spp (37/100). In 2017, Acinetobacter baumannii causing an important resistance problem was found to be increased in number. The main hospital infection causes were Acinetobacter baumannii (37/179), Klebsiella spp (41/179). In 2017, bacterial diversity was also increased.
Conclusion: Isolated strains, as in the past, are gram-negative bacteria, Pseudomonas spp decreased in 2017, and Acinetobacter spp increased. The findings suggest that the automated systems used in microbiology laboratories may have a role in the detection of bacterial diversity.

14.The Review of Transient Ischemic Attack Patients: An Experience of a Clinic about Diagnosis and Follow-up
Eda Kılıç Çoban, Songul Senadim, Ayşe Yilmaz, Hayriye Küçükoğlu, Ayhan Köksal, Dilek Atakli, Aysun Soysal
PMID: 32377139  PMCID: PMC7192245  doi: 10.14744/SEMB.2018.20438  Pages 83 - 87
Amaç: Geçici iskemik atak (GİA); akut, fokal serebral veya monooküler disfonksiyona ait kısa süreli semptomlarla karakterize olan genel olarak 24 saatten kısa süren epizodlardır.İskemik inme geçiren hastaların % 10-15’nin öyküsünde GİA vardır (3-6). Bu hastaların % 18’i ilk 3 ay içinde inme geçirirken ABCD2 skorlaması ile hastalardaki yakın dönem inme riski belirlenebilmektedir. Çalışmamızın amacı GİA hastalarında risk faktörlerini ortaya koymak, etyolojiyi ve lezyon varlığını belirlemek, hastaların 90 günlük takipleri boyunca gelişmiş inme oranını saptamaktır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2012- Ocak 2018 tarihleri arasında, yaşları 29-93 arasında değişen 68’i (%54.8) erkek toplam 124 GİA hastası alındı. Hastaların anamnezleri alınarak, nörolojik ve sistemik muayeneleri yapıldı. Hastaların GİA süresi, risk faktörleri kaydedildi, ABCD2 skorları hesaplandı. Tüm hastaların açlık kan glukoz düzeyi, lipid değerlerine bakıldı. BBT ve DWI Beyin MR çekildi. Tüm hastalara Elektrokardiyografi, transtorasik Ekokardiyografi, karotis ve vertebral arter dopler ultrasonografi ve/veya MR anjiografi çekildi.
Bulgular: Çalışmaya 56’sı kadın toplam 124 hasta alındı, hastaların yaş ortalaması 63.04 ±16.77 ‘di. Hipertansiyon en fazla görülen risk faktörüydü (% 50.8). 91 hasta (%73.4) herhangi bir antiagregan tedavi almazken, 27 hasta antitrombotik tedavi, 6’sı antikoagülan tedavi almaktaydı. Antitrombotik tedavi alanların ABCD2 skorları anlamlı olarak yüksek tespit edildi (p=0,019). 52 hastanın ABCD2 skoru 4’ün altında, 72 hastanın ≥4 bulundu. % 67.7 hastada etyoloji belirlenemedi. Hastaların % 16.9’unda akut iskemik lezyon tespit edildi. Hastaların % 58’i oral antikoagülan tedavi ile taburcu edildi. 5 hastanın tekrarlayan iskemik inme geçirdiği gözlendi.
Sonuçlar: GİA ta iskemik inme ile benzer risk faktörleri mevcuttur, çoğu hastada etyoloji belirlenememekte hastalar en sık oral antikoagülan tedavi ile taburcu olmaktadır. (SETB-2018-02-027)
Objectives: Transient Ischemic Attack (TIA) is due to a temporary lack of adequate blood and oxygen to the brain. TIAs typically last less than 24 hours. 10-15% of ischemic stroke patients have a history of TIA. 18% of them experience an ischemic stroke within 90 days, and the ABCD2 scoring system is used to estimate the risk. Our study aims to investigate the risk factors, the etiology, the lesion occurrence on MRI and the near-term risk of stroke of patients on whom TIA was diagnosed.
Methods: In this study, 124 patients were included between January 2012 and January 2018. Sixty-eight of the 124 patients were male. The history of patients was questioned; systemic and neurological examinations were made. The stroke risk factors and TIA duration were noted and ABCD2 scores were calculated. All the patients’ blood samples, including glucose and lipid profile, were studied. They received CT, DWI MRI, electrocardiography, transthoracic echocardiography, ultrasound and/or MR angiography of the cervical arteries.
Results: One hundred twenty-four patients were included in this study, and 56 patients were female. The mean age was 63.04±16.77. Hypertension was the most common risk factor (50.8%). Twenty-seven patients were on antithrombotic; six patients were on anticoagulant therapy, while 91 patients were not receiving any antiaggregan therapy. ABCD2 scores were significantly higher on the antithrombotic therapy group (p=0.019). In 52 patients ABCD2 score was below 4, and in 72 patients, the score was greater than 4. In 67.7% of patients, no etiology was found. An ischemic lesion was detected in 16.9% of the patients. 58 % of the patients were discharged on anticoagulant therapy. Five patients developed ischemic stroke.
Conclusion: The risk factors of ischemic stroke and TIAs are similar factors. The etiology of TIAs cannot be found out in most of the patients. Thus, the patients are discharged with oral anticoagulant treatment.

15.Oncocytic Lesions of Salivary Glands with Morphological and Immunohistochemical Findings
Seyhan Özakkoyunlu Hasçiçek, Deniz Tunçel, Özlem Ünsal, Fevziye Kabukcuoğlu
PMID: 32377140  PMCID: PMC7192248  doi: 10.14744/SEMB.2018.04935  Pages 88 - 93
Amaç: Tükürük bezi tümörleri (TBT), tüm baş boyun tümörlerinin %5’inden azını oluşturur. Tümör tipleri arasında belirgin morfolojik benzerlikler yanısıra aynı tümör içerisinde dikkat çekici morfolojik çeşitlilik görülebilir. Bu tümörler 4. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) baş boyun tüm.rleri sınıflamasına göre onkositik lezyonlar; nodüler onkositik hiperplazi, onkositom ve onkositik karsinom olarak gruplanır. Onkositik hücreler birçok primer tükürük bezi neoplazisinin komponenti olabileceği gibi metastatik maligniteleri akla getirmektedir. Ayırıcı tanıda bir çok lezyonun yeraldığı bu grupta tanı aşamasında deneyimlerimizin paylaşılması amaçlandı.
GereН ve YЪntem: Kliniğimizde 2016-2017 yıllarında tanı alan tükürük bezi onkositik lezyonları 4. DSÖ baş boyun tümörleri sınıflaması ışığında hematoksilen eozin kesitler yanısıra periodik asit shift (PAS), diastaza dirençli periodik asit shift ( D-PAS) ve p63, DOG1, sitokeratin 7 (CK7), androjen reseptör (AR), PAX8, CD10 immünohistokimyasal belirleyiciler ile yeniden değerlendirilmiştir.
Bulgular: 21 olgunun 19’u benign, 2’si malign tanısı almıştır. Benign lezyonların 18’i Warthin tümörü (WT) iken 1 olgu nodüler onkositik hiperplazinin eşlik ettiği onkositom olarak değerlendirilmiştir ve nadir görülen bir vaka olması sebebiyle dikkat çekmektedir.
Malign tanısı alan olgulardan biri onkositik hücrelerden baskın asinik hücreli karsinom (AciCCA), diğer olgu yüksek dereceli tükürük bezi kanal karsinomu (SDCA) tanısı almıştır.
Sonuç: Pratikte nadir görülmeleri ve heterojen olabilen morfolojik bulguları sebebiyle tanı güçlükleri yaşadığımız bu grup lezyonlar histokimyasal ve immünohistokimyasal bulguları ile literatür eşliğinde sunulmuştur.
Objectives: Salivary gland neoplasms are less than 5% of all head and neck neoplasms (1). Although there are morphological similarities between different neoplasms, there may be catchy morphological differences in a single tumour. According to the World Health Organization (WHO), 4th Head and Neck Tumours Classification oncocytic salivary gland lesions are classified as nodular oncocytic hyperplasia, oncocytoma and oncocytic carcinoma. Oncocytic cells may be a component of other salivary gland neoplasms and metastatic malignities.
Methods: In this study, salivary gland oncocytic lesions diagnosed in 2016-2017 were evaluated with Haematoxylin and Eosin (H&E) sections and PAS, diastase resistance PAS, p63, DOG1, cytokeratin7 (CK7), androgen receptor (AR) and PAX8 stains.
Results: Nineteen cases were benign, two cases were malignant. Eighteen of the benign lesions were Warthin tumour (WT), one case was oncocytoma with nodular oncocytic hyperplasia. Acinic cell carcinoma (AciCCA) with oncocytic cells predominant was one of the malignant cases. The other case was high-grade salivary duct carcinoma (SDCA).
Conclusion: The rarity and heterogeneity of this group of lesions may cause difficulties in diagnosis. We present histochemical and immunohistochemical findings of these lesions in light of the literature.

16.Thoracoscopic Resection in the Treatment of Spontaneous Pneumothorax
Mesut Demir, Melih Akın, Meltem Kaba, Şeyma Filiz, Nihat Sever, Çetin Ali Karadağ, Ali İhsan Dokucu
PMID: 32377141  PMCID: PMC7192249  doi: 10.14744/SEMB.2018.88310  Pages 94 - 97
Amaç: Torakoskopik rezeksiyonla tedavi edilen primer spontan pnömotorakslı (PSP) hastaları retrospektif olarak değerlendirmek.
Yöntem: 2010–2016 yılları arasında Video yardımlı torakoskopik cerrahi (VATS) ile tedavi ettiğimiz PSP hastalarımızı geriye dönük olarak değerlendirdik.
Bulgular: Çalışma döneminde 10 hasta spontan pnömotoraks nedeni ile hastanemize başvurdu. Yaşları ortalama 16.6 (16–17) olan 5 çocuk (3 erkek, 2 kız) VATS ile opere edildi. Hastaların üçünde bleb, bir hastada Konjenital Kistik Adenomatoid Malformasyon (CCAM) tip 2, sonuncusunda ise patolojik incelemede kronik amfizemli doku vardı. Postoperatif takip süresi herhangi bir komplikasyon olmaksızın 2.2 (1–4) yıldı.
Tartışma: Spontan pnömotoraks özellikle ergen yaşlarda görülen bir hastalıktır. Başlıca nedenler apikal segment bül formasyonu ve bleblerdir. VATS özellikle apikal segmentlere ulaşmak ve kolay rezeksiyon yapmak için avantajlıdır. Blebler, CCAM ve amfizemli akciğer dokusu spontan pnömotoraksa neden olabilir.
Objectives: We retrospectively evaluated the patients with primer spontaneous pneumothorax (PSP) who were treated with thoracoscopic resection.
Methods: We retrospectively collected the data of the patients with a spontaneous pneumothorax who were operated with video-assisted thoracoscopic surgery (VATS) between 2010 and 2016.
Results: During the study period, 10 patients applied to our hospital with spontaneous pneumothorax. Five children (three boys, two girls) with a mean age of 16.6 (16-17) were selected with VATS. Three of the patients had bleb, one of the patients had Congenital Cystic Adenomatoid Malformation (CCAM) type 2, and the last one had chronic emphysematous tissue on pathological analyses. Post-operative follow-up time was 2.2 (1-4) years without any complication.
Conclusion: Spontaneous pneumothorax is a disease especially seen in puberty. The main reasons are apical segment bullae formation and blebs. VATS is especially advantageous to reach apical segments and for easy resections. Blebs, CCAM and emphysematous lung tissue may cause spontaneous pneumothorax.

17.Salvage of the Exposed Cardiac Pacemakers With Fasciocutaneous Local Flaps
Alper Aksoy, Daghan Dagdelen, Selami Serhat Sirvan
PMID: 32377142  PMCID: PMC7192250  doi: 10.14744/SEMB.2018.16769  Pages 98 - 102
Amaç: Bu çalışmada mekanik olarak ekspoze olmuş ileri yaş hastalarda kalp pillerinin fasyakütan lokal flep yardımı ile kurtarılmasının etkinliği araştırıldı.
Metod: Ocak 2014 - Ocak 2018 tarihleri arasında kalp pili ekspozisyonu nedeni ile tedavi edilen on hasta (altı kadın, dört erkek; Ort. yaş 66,2 yıl) geriye dönük olarak incelendi. Tedavi edilen hastaların tamamında cerrahi onarım pilin yerleştirildiği saha debridmanını takiben, rejyonel fasyakütan flebler ile yumuşak doku onarımı gerçekleştirildi.
Bulgular: Yalnızca bir hastada erken dönemde hematom görüldü ve revizyon yapıldı. Hastaların tümü başarılı bir şekilde tedavi edildi. Takip döneminde herhangi bir komplikasyon gözlenmedi.
Sonuç: Mekanik ekspozisyon olan ileri yaş hastalarda hastalarda kalp pilinin etrafındaki kapsülün eksizyonu ve fasyakütan lokal flebler ile onarımı, ekspoze olmuş kalp pili olgularında kullanılan etkin bir tedavi yöntemidir. (SETB-2018-04-057)
Objectives: This study aims to investigate the efficacy of salvage of the mechanically exposed cardiac pacemakers with fasciocutaneous local flaps in elderly patients.
Methods: Between January 2014 and January 2018, ten patients (six females, four males; mean age 66.2 years) who were treated due to pacemaker exposition were retrospectively analyzed in this study. Exposed pacemaker and the wires were dissected, and capsulectomy was performed. The expose pacemaker was covered with the fascioutaneous flap.
Results: Only one patient had hematoma formation at early stage and revision was performed. All patients were treated successfully. No complication was observed during the follow-up period.
Conclusion: Reconstruction with fasciocutaneous local flaps is an effective treatment modality in case of mechanically cardiac pacemaker expositions in elderly patients.

CASE REPORT
18.Diffusion MR: A New Diagnostic Tool for Elastofibroma Dorsi
Uğur Temel, Aslı Akgül, Salih Topcu
PMID: 32377143  PMCID: PMC7192251  doi: 10.14744/SEMB.2018.78309  Pages 103 - 107
Amaç: Elastofibroma dorsi (ED) sıklıkla skapula alt polünü içeren bölgede ele gelen şişlik şeklinde büyüyen kitle lezyon olarak ortaya çıkar. Nadir bir benign neoplazi olan ED’nin klinik prezentasyonu ve radyolojik karakterizasyonu ön-tanı için yeterli olabilmektedir. Karakteristik özelliklerinin görüntüleme yöntemleri ile daha net ortaya konması özellikle riskli vakalarda biyopsi ve eksizyonel cerrahi uygulanmadan tanıya gidişi kolaylaştıracaktır.
Metod: Asemptomatik ya da ağrılı cilt altı lezyon ile klinikte görülen 10 hasta değerlendirildi. Toraks Bilgisayarlı Tomografi (BT), Manyetik Rezonans (MR) Görüntüleme ve ayırıcı tanıda yeni ve daha faydalı bir tetkik olabilecek Difüzyon - MR hastaların değerlendirilmesinde kullanıldı.
Sonuçlar: Tüm hastalara cerrahi uygulandı. Peroperatif frozen-section biyopsi ile tanı alınarak total eksizyon gerçekleştirildi. Kesin patoloji sonuçları da ‘benign’ olarak öğrenilen hastaların postoperatif dönem ve takipleri sorunsuz idi.
Tartışma: Difüzyon-MR radyolojik olarak belirli kriterlere dikkat çekerek nadir ve benign bir tümör olan elastofibroma dorsi tanısında daha aktif kullanım ile riskli hasta grubunda majör bir cerrahiden kurtarabilir. (SETB-2018-02-024)
Elastofibroma dorsi is a benign lesion commonly presents as a palpable enlarging mass at the inferior pole of the scapula. Clinical presentation and radiological characteristics are often enough to suggest an accurate diagnosis. Increased awareness of the characteristic appearance and location of these benign lesions will increase radiologic diagnosis and decrease the need for biopsy.
Ten patients were admitted with a complaint of asymptomatic or painful subcutaneous masses localized at subscapulary region. Thorax computed tomography, magnetic resonance imaging (MRI) and a new feasible technique in differential diagnosis with malignancy and probable diagnosis of elastofibroma dorsi and diffusion-weighted MRI were used for diagnosis.
Surgery was applied to all patients, frozen-section biopsies of the lesions at the preoperative period, and final pathologies were all benign. Totally resection of whole lesions as en-bloc excision without any rest was performed at all patients. Postoperative and follow-up periods were uneventful.
Diffusion MRI can play an important role in the future and save the patients, especially medically poor ones, from the potential risks of surgery. Necessary further examinations for probable bilaterally lesions will save the patient from the risk of a second operation.

19.Giant Infantile Hepatic Hemangioma: Case Report and Surgical Technique
Mehmet Özgür Kuzdan, Altan Alim, Reyhan Alim, Suleyman Celebi, Seyithan Özaydın, Birgül Karaaslan, Cemile Besik
PMID: 32377144  PMCID: PMC7192244  doi: 10.14744/SEMB.2018.00087  Pages 108 - 112
Giriş: İnfantil karaciğer hemanjiomu, cocuklarda en sık görülen selim karaciğer tümörlerindendir. En sık semptomlar; karında kitle, anemi ve kalp yetmezliğidir. Tedavisi, hastadaki bulgulara göre sadece klinik takipten başlayarak karaciğer nakline kadar değişebilir. Çalışmamızda olguya yapılan ameliyat tekniğinin detayları sunuldu.
Olgu: Doğum sonrası solunum durmasına neden olan dev karaciğer hemanjiomu tespit edilen, 11 günlük yenidoğan olgu sunuldu.
Sonuç: Farklı klinik davranışlarıyla karşımıza çıkabilen infantil karaciğer hemanjiomlarının büyük ve semptomatik olanları ameliyat edilmektedir. Cerrahlar açısından nadiren görülen bu olgular için cerrahi tekniğin paylaşılması faydalı olacaktır. (SETB-2018-04-058)
Infantile hepatic hemangioma is the most common liver tumor in children. The most common symptoms are mass in her stomach, anemia and heart failure. According to the findings of the patient, the treatment may vary from the clinical follow-up to liver transplantation. In our study, the details of the surgical technique were presented.
An 11-day-old newborn case with giant hepatic hemangioma causing postnatal respiratory arrest was presented in this study.
Large and symptomatic patients with infantile hepatic hemangiomas who face us with different clinical behaviors are operated. It will be useful to share the surgical technique for these rarely seen cases for surgeons.

20.Congenital Syphilis Presenting with Prenatal Bowel Hyperechogenicity and Necrotizing
Muhittin Celik, Ali Bulbul, Sinan Uslu
PMID: 32377145  PMCID: PMC7192246  doi: 10.14744/SEMB.2018.22605  Pages 113 - 116
Konjenital sifiliz, treponema pallidum'un vertikal geçişinden kaynaklanan ciddi bir hastalıktır. Klinik bulgular gebeliğin evresi, fetüsün gestasyonel haftası, maternal tedavi ve fetusun immünolojik yanıtına göre ortaya çıkmaktadır. Semptomatik yenidoğanlarda; erken doğum, düşük doğum ağırlığı, nonimmün hidrops fetalis, nekrotizan enterokolit (NEK), hepatomegali, deri döküntüleri, trombositopeni, hemolitik anemi ve ateş tespit edilebilir.
İkinci trimesterden itibaren barsak hiperekojenite nedeni ile takip edilen, gebeliğin 29. haftasında 1,160 gr olarak doğan kız bebekte postnatal solunum yetmezliği, hepatomegali, anemi ve trombositopeni saptandı. Bebekte ve annesinde Venereal Disease Research Laboratory titreleri pozitif, doğrulama testi olan Treponema pallidum hemaglütinasyon tetkiki reaktifti. Penisilin 10 gün uygulandıktan sonra anemi ve trombositopeni düzeldi. Postnatal 15. günde aniden perfore nekrotizan NEK geliştiği görüldü. 3 kez NEK nedeniyle cerrahi müdahale yapılmasına rağmen klinik ve laboratuvar bulgular düzelmeyen hasta yaşamın 54. gününde kaybedildi. Konjenital sifilizin hem prenatal bağırsak hiperekojenitesi hem de NEK nedeni olduğu kanısındayız. (SETB-2018-08-113)
Congenital syphilis is a severe disease that arises from the vertical transmission of Treponema pallidum. Clinical findings are related to the pregnancy stage, fetal gestational week, maternal treatment and fetal immunologic response. Prematurity, low birth weight, nonimmune hydrops fetalis, necrotizing enterecolitis, hepatomegaly, skin eruptions, thrombocytopenia, hemolytic anemia and fever can be detected in the symptomatic newborn. Postnatal respiratory insufficiency, hepatomegaly, anemia and thrombocytopenia were detected in a baby who was born at the 29th week of gestation, weighing 1.160 g and followed due to intestinal hyperechogenicity from the second trimester. Her and her mother’s Venereal Disease Research Laboratory titers were positive, confirming test Treponema pallidum hemagglutination was reactive. After penicillin was administered for 10 days, anemia, and thrombocytopenia were regressed. In the 15th day of life, findings of perforated necrotising enterocolitis (NEC) suddenly appeared. The operation was performed due to NEC for three times but nonresponsive laboratory and clinical findings and died in the 54th day of life. We assumed that syphilis is the cause of both bowel hyperechogenicity and necrotising enterocolitis.

LookUs & Online Makale