ISSN : 1302-7123 | E-ISSN : 1308-5123

Quick Search




SETB: 38 (3)

Volume: 38  Issue: 3 - 2004

ORIGINAL RESEARCH
1.The Syndrome of Gilles de la Tourette
Hulki Forta, Gülay Özgen Kenangil
Pages 7 - 12
Abstract | Full Text PDF

2.Evaluation of carotid intima media thickness in patients who have undergone radiation therapy for head and neck malignancy
Nuran Yılmaz, A. Deniz Kahraman, A. Nedim Kahraman, Aydın Ağdere, İrfan Çelebi, Muzaffer Başak
Pages 13 - 16
Amaç: Bu çalışmanın amacı, baş boyun tümörlü hastalarda radyoterapinin karotis intima media kalınlığına etkilerini araştırmaktır.
Materyal ve metod: Baş boyun bölgesine karotis arterleri de kapsayacak biçimde radyoterapi görmüş 30 hasta (yaş aralığı 20-74) ve yaş-cinsiyet uyumlu asemptomatik 30 olgudan oluşan kontrol grubu, ultrasonografi aracılığıyla görüntülenerek karotis intima media kompleksi (KIMK) kalınlıkları ölçüldü. Her iki grupta KIMK kalınlığı, OKA (ortak karotis arter) posterior duvarının en kalın izlenen yerinden 3’er kere ölçüldü ve ortalama değerleri kaydedildi. Daha sonra iki grubun KİMK kalınlıkları karşılaştırıldı. KİMK kalınlığı için risk faktörleri olan hipertansiyon, sigara, hiperglisemi, hiperkolesterolemi, serebrovasküler hastalık hikayesi ve kardiovaskiiler hastalık her iki grupta da ayrıca değerlendirildi.
Bulgular: Baş boyun tümörlü hasta grubunda ortalama KİMK kalınlığı (1.8+1-1.3 mm) ile kontrol grubu KİMK kalınlığı (0.7 +1-0.2 mm) arasında istatistiksel olarak olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05). Her iki grupta da sağ ve sol KIMK kalınlıkları arasında ve risk faktörleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05, p>0.05).
Sonuç: Bulgular radyoterapi alan hastalarda KIMK kalınlığının arttığını göstermiştir.
Objective: The aim of this study was to investigate radiotherapy effects on carotid intima-media thickness in patients with head and neck tumor.
Material and methods: 30 patients (aged between 20 and 74 years) and a group of 30 age and sex matched controls were studied by ultrasound. The intima-media thickness (IMT) at the far wall of the CCA (common carotid arter) was measured three times and the average value taken in each subject. The IMT of both groups were compared. Risk factors for IMT, including hypertension, smoking, hyperglycemia, history of cerebrovascular accidents and cardiovascular disease were also studied.
Results: The mean value of carotid intima-media thickness in patients with the head and neck cancer group (1.8+1-1.3 mm) was greater than that in normal controls (0.7+1-0.2 mm) and there was statistically significant difference between them (p<0.05). There was no statistically significant difference between the IMT in the right and left CCA within each group of patients (p>0.05). Among all other risk factors, there was no statistically significant difference between two groups (p >0.05).
Conclusion: The findings suggest that patients with irradiation have increased carotid IMT.

3.Radyographic findings in malignant bone tumours: modalities
Müjdat Bankaoğlu, Esin Derin Çiçek, Merve Cenker, Tuğrul Eren, Muzaffer Başak
Pages 17 - 22
Malign kemik tömürlerinin tam ve tedavisinde son yıllarda belirgin bir ilerleme kaydedilmiştir. Amputasyon ve metastazların tedavisi olarak bilinen eski tedavi yöntemlerinin yerini yeri cerrahi teknikler ve bunlarla birlikte kullanılan yeni kemoterapi protokolleri almıştır. Bu gelişmelerde yeni radyolojik modalitelerin kemik patolojilerine spesifik olarak uygulanması kanımızca en önemli katkılardan birini oluşturmuştur. Bizim çalışmamızda hastanemizde takip edilen kemik tümörlü 40 hastanın radyolojik bulguları gözden geçirilerek tarif edilen genel radyolojik tanı kriterleri gösterilmeye çalışılmıştır.
Recently, It has been achieved so high cure rate and survival time due to some new methods of diagnosis and treatment took part in the challenge of the malignant bone tumours. In therapy, amputations and palliative approach was replaced by new surgical techniches and modified chemoteraphy methods. According to our opion recent adaptations of the modalities in radiology has one of the most important role in these developments. In our study 40 patient’s radiologic findings were rewieved by the help of the classical diagnostic criterions.

4.Demonstration of the nasolacrimal duct variations by computed tomography ( ct)
Müjdat Bankaoğlu, Ender Uysal, Esin Derin Çiçek, Esra Çay, Muzaffer Başak
Pages 23 - 26
Nazolakrimal kanal varyasyonlarının bilinmesi nazal kaviteye yönelik girişimlerde uygulanacak yaklaşımın belirlenmesinde önemli bir yer tutar. Mevcut görüntüleme yöntemlerinden Bilgisayarlı Tomografi (BT) ile nazolakrimal kanal varyasyonları ayrıntılı olarak gösterilehilmektedir. Bu amaçla primer olarak nazal sorunu bulunmayan 30 hastada BT ile nazolakrimal kanal trasesi değerlendirildi. Bulgularımız ile nazal kankanın durumu, nazal septum ve komşu sinüslerdeki normal-patolojik değişiklikler arasındaki ilişkiler gösterilmeye çalışıldı. Sonuç olarak bilgisayarlı tomografinin nazolakrimal kanal trasesinin görüntülenmesinde etkin bir yöntem olduğu, kanal varyasyonları ile nazal kaviteyi ilgilendiren olası patolojilerin bir arada gösterilmesinde yararlı olduğu saptandı.
Variations of the nasolacrimal duct are optimally evaluated by dacryocystography, CT, MR imaging and nuclear scintigraphy.In this study morphometric measurements of the lacrimal drainage system were performed with thin- section axial computed tomography (CT) examinations in 30 patients with no signs of pathology related to the lacrimal drainage system. We also tried to demonstrade a correlation between nasolacrimal variations of duct and osteomeatal complex disase, opacification of paranasal sinuses, concha bullosa and nasal septal deviations.

5.Investigaton of nasal staphyloccocus aureus colonization among patients and staff of hemodialysis unit
Birsen Durmaz Çetin, Nuran Özcan, Mehtap Oktar, Özlem Harmankaya, Mürvet Yılmaz, Abdülkadir Ünsal, Neşe Çimenci
Pages 27 - 30
Amaç: Bu çalışmada Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Hemodiyaliz Ünitesi hastalarının ve aynı ünitenin sağlık personelinin S.aureus nazal kolonizasyonu ve metisiline dirençli S.aureus (MRSA) oranlarının araştırılması amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: 2002 yılında hastanemizin hemodiyaliz ünitesinde izlenen 112 hasta ve aynı ünitede çalışan 28 sağlık personelinin burunlarında S.aureus kolonizasyonu araştırıldı. Burundan alınan sürüntü örnekleri rutin bakteriyolojik yöntemlerle incelendi. Antibiyotik duyarlılığı National Committee for Clinical Laboratory Standarts (NCCLS)’nin standartlarına göre disk diffüzyon yöntemiyle değerlendirildi.
Bulgular: Çalışma kapsamına alınan 112 hemodiyaliz hastasının 24’ünde (%21.4) S.aureus, üçünde (%2.6) MRSA; 28 sağlık personelinin üçünde (%10.7) S.aureus kolonizasyonu saptanmıştır. Glikopeptitlere dirençli suşa rastlanmamıştır.
Sonuçlar: Hastanemiz hemodiyaliz ünitesi hastaları ve sağlık personelinde iilke düzeyinden daha düşiik düzeyde S.aureus taşıyıcılığı saptanırken; hastane personelinde MRSA taşıyıcılığına rastlanmamıştır.
Objective: In this study our aim was to investigate nasal Staphyloccocus aureus colonization among patients and hospital staff of hemodialysis unit and the rate of rnethicillin resistant S. aureus (MRSA) at Şişli Etfal Training and Research Hospital.
Study Design: During 2002 112 hemodialysis patients and 28 hospital staff persons were investigated for nasal S.aureus colonization. Nasal swab samples were investigated by conventional bacteriological methods. The antibiotic susceptibility were measured according to NCCLS standards by using disc diffusion method.
Results: Among 112 hemodialysis patients 24 (%21.4) had S.aureus, 3 (2.6%) rnethicillin resistant S. aureus (MRSA); among 28 hospital staff 3 (10.7%) S.aureus colonizaion was found. There was not found any resistant strain against glicopeptides.
Conclusions: Patients and hospital staff of hemodialysis unit at our hospital had lower rates of S.aureus nasal colonisation compared with other units in our country. MRSA carriage was not found among hospital staff.

6.The identification and research of resistance to antibiotics of enterococcus spesies isolated from clinical specimens
Birsen Durmaz Çetin, Nuran Özcan, Mehtap Oktar, Hatice Hasman, Hülya Kımıl
Pages 31 - 35
Amaç: Şişli Etfal Eğitim ve Araştırına Hastanesi Mikrobiyoloji Laboratıtvarı’nda yara ve idrar örneklerinden izole edilen 88 enterokok suşunun identifikasyonu ve antibiyotiklere karşı dirençlerinin araştırılması amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: 1999-2002 tarihleri arasında hastanemiz labo-ratuarına gönderilen yara ve idrar örneklerinden izole edilen suşların safralı eskülinli besiyerinde ve %6,5’luk NaCl‘lü besiyerinde üreme, koyun kanlı ağarda hemoliz özelliklerine göre ve ka- talaz testi, gram boyama, APİ 20 Strep (Bio-Merioux, Fransa) testlerine göre cins ve tür düzeyinde tanımları yapıldı. Enterokok- ların betalaktamaz üretiminin araştırılmasında Betcı-lactamase (nitrocefin) Identification Sticks (Oxoid) kullanıldı. Yara ve idrar örneklerinden izole edilen enterokok suçlarının antibiyotik duyar¬lılıkları National Committee for Clinical Laboratory Standarts (NCCLS)’in önerdiği antibiyotik grubunda yer alan vankomisin, teikoplanin, penisilin, ampisilin, siprofloksasin, eritromisin, tetra- siklin, nitrofurantoin antibiyotikleri ile disk diffüzyon yöntemi kullanılarak belirlendi. Yüksek düzey aminoglikozid direncini saptamak için yüksek düzey gentamisin (120 pg) diski kullanıldı.
Bulgular: 88 enterokok suşunun 28’ i (%32) yara ve abselerden, 60’t (%68) idrar örneklerinden izole edildi. Bu suşların 54‘ü (%61) Efaecalis, 27‘si (%30) Efaeciıım, 4‘ü (%4.5) E.avium, 2’si (%2.2) E.durcıns ve birinin (%1.1) E.raffinosum olduğu saptan¬mıştır. Çalışılan antibiyotiklere direnç oranları, penisilin %56, ampisilin %52, siprofloksasin %68, eritromisin %61, tetrasikliıı %54, nitrofurantoin %77 olarak tespit edilmiştir. 88 enterokok tü¬rünün 26’stncla (%29) yüksek düzey gentamisine direnç saptan¬mıştır. Çalışmamızda izole edilen enterokok türlerinde vankomi¬sin ve teikoplanin’e dirençli suş gözlenmemiştir, betalaktamcız enzim varlığına rastlanmamıştır.
Sonuçlar: Enterokok enfeksiyonları tedavi protokolünde direnç pat eminin türlere göre farklılık göstermesi nedeniyle mutlaka tür ayrımı yapılması ve antibiyotik duyarlılık testlerinin araştırılması gerekmektedir.
Objective: Identification and research of resistance to antibiotics of 88 enterococcus species isolated from wound and urine specimens in Şişli Etfal Training and Research Hospital Microbiology Laboratory is aimed.
Material and Methods: The species that are sent to our laboratory between the dates of 1999 and 2002 were identified by growth in bile esculin agar and 6.5% NaCl, hemolysis characteristics in sheep blood agar, catalase test, Gram stain and API 20 Strep (Bio-Merioux, France) tests. For the search of hetalactamase activity, Beta-lactamase (nitrocefin) Identification Sticks (Oxoid) were used. The antibiotic sensitivities of the enterococcus species isolated from wound and urine specimens were found by disc diffusion method to vancomycin, teicoplanin, penicilin, am- picillin, ciprofloxacin, erythromycin,‘ tetracycline, nitrofurantoin according to antibiotic groups recommended by NCCLS. High level gentamycin (120 pg) disc was used to show high level aminoglycoside resistance.
Results: 28 of 88 enterococcus species (32%) were isolated from wounds and abscesses, 60 (68%) from urine specimens. It is found that 54 (61%) of them were Efaecalis, 27 (30%) E.faecium, four (4.5%) E.avium, two (2.2%) E.durans and one (1.1%) E.raffinosum. Resistance ratio to antibiotics were 56% to penicillin, 52% to ampicillin, 68% to ciprofloxacin, 61% to erythromycin, 54% to tetracycline and 77% to nitrofurantoin. High level genta- micin resistance was found in 26 of88 (29%) enterococcus species. There weren‘t any resistant species against vancomycin or teicoplanin and no beta-lactamase enzyme in enterococci isolated in our study.
Conclusion: Identification and antibiotic sensitivity tests must be searched because resistance pattern change according to species in treatment regimens in enterococci infections.

7.Surgical treatment of spontaneous cerebellar hematomas
Murat Müslüman, Halit Çavuşoğlu, Yüksel Şahin, Meltem Can, Bekir M. Kılınç, Yunus Aydın
Pages 36 - 43
Amaç: Spontan serebellar Kematom olgularında acil cerrahi tedavi sonuçlarımızı sunmaktır.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Ocak 1995 - Ekim 2003 tarihleri arasında Şişli Etfal Hastanesi Nöroşirürji Kliniğine başvuran ve spontan serebellar hematom tanısı koyulup acil cerrahi uygulanan 27 hasta retrospektif olarak incelendi. Olgular bilgisayarlı tomografi görüntülerine ve Glasgow koma skorlarına göre gruplandırıldı. Olguların hepsi suboksipital kraııiektomi yaklaşımıyla öpere edildi. Olguların ameliyat sonrası nörolojik muayeneleri ile hematom boyutları ve pre- op erat if Glasgow koma skorları istatistiksel olarak karşılaştı¬rıldı. Ortalama takip süresi 16 ay (6-25 ay) idi. Bulgular: Olguların 17’si (% 63) erkek. 10’u (%27) kadın olup, yaşları 42 ile 87 arasında değişiyordu. Eksitus olan 7 olgunun hepsinde iki veya daha fazla risk faktörü mevcuttu. Ameliyat öncesi Glasgow koma skoru ile ameliyat sonrası klinik tablo arasında pozitif yönde ilişki saptandı (p=0,001). Hematom hacminin 20 mililitrenin üzerinde olması da posto- peratif sonucu olumsuz etkiliyordu (p<0.001).
Sonuç: Spontan serebellar hematom ile başvuran olgularda hematomun hacmi ve Glasgow koma skorunun ameliyat sonrası progrıozda temel belirleyici etkenler olduğu görüldü.
Objective: To present the result of the urgent surgical treatment of spontaneous cerebellar hematoma.
Study Design: The data of 27 patients with spontaneous cerebellar hematoma were analyzed retrospectively, between January 1995 and October 2003. The patients were grouped according to computed tomography appereances and Glasgow> coma scale score. All cases were operated by suboccipital craniectomy. Volüme of hematomas and preoperative Glasgow coma scale scores were compared with postoperative neurologic status. Mean follow-up was 16 months (range 6 to 25 months).
Results: 17 patients (%63) were male and the remaining 10 (%27) female. The age of the cases was ranged 42-87. 7 patients who died had two or more general risk factors. Positive correlation was established between preoperative Glasgow> coma scale score and postoperative neurologic status (p=0.001). Voliime of hematoma which was more than 20 milliliter influnced the postoperative result negatively (p<0.01).
Conclusions: It was concluded that volume of hematoma and Glasgow coma scale score were the main determinant in the postoperative prognosis of these cases

8.Results of burr holes craniostomy with closed system drainage of chronic subdural hematomas
Murat Müslüman, Halit Çavuşoğlu, Adem Yılmaz, Osman Türkmenoğlu, Yüksel Şahin, Yunus Aydın
Pages 44 - 51
Amaç: Kronik subdural hematom olgularında burr hole ve kapalı drenaj sistemi ile tedavi sonuçlarımızı sunmaktır.
Gereç ve yöntem: Bu çalışma, Ocak 1994 - Aralık 2002 ta¬rihleri arasında Şişli Etfal Hastanesi Nöroşirurji Kliniğine başvuran ve kronik subdural hematom tanısı konulup hastaneye yatırılan 138 hastanın dosyaları incelenerek gerçekleştirildi..
Bulgular: Olguların 103’ü (% 74,6) erkek, 35’i (% 25,4) ka¬dın olup ortalama yaş 58,6 (22 - 76) idi. Hastaların hepsine burr hole ve kapalı sistem drenaj uygulandı. Olguların %72 sinde kafa travması öyküsü mevcuttu, lezyonların bilgisayarlı beyin tomografisi (BBT) görünümlerine göre 122’ si(%88.4) tek yanlı, 16’sı (%11.6) iki yanlı olarak tespit edildi. %71 olguda hematom frontoparietal bölgede idi. Olguların nörolojik muayenelerinde Markwalder Gradeleme sistemine göre gra¬de derecesi arttıkça prognozun kötüleştiği saptandı. Serimizde komplikasyon oranı %2.9 olup, 138 hastanın 6’sında (% 4,34) nüks görüldü. Kalıcı morbidité ve mortalité saptanmadı.
Sonuç: Bu yöntem kolay uygulanabilir, komplikasyonları az olan, düşük maliyetli ve öncelikli düşünülmesi gereken bir yöntemdir.
Background: To present the results of the treatment of chronic subdural hematoma by burr holes and closed system drainage. Methods: The data of 138 patients with chronic subdural hematoma were analyzed between January 1994 and December 2002.
Results: 103 patients (74,6 %) were male and the remaining 35 (25,4 %) female. The average age was 58,6 years (range; 22 to 76). Burr - holes and closed - system drainage were performed in all patients. 99 of all patients (%72) had history of head trauma. According to computed tomography appearances, lesions in 122 patients (%88.4) were located at the one side, in 16 patients (% 11.6) both sides. Hematomas located in the frontoparietal subdural space in % 71 of all cases. According to Markwalder Grading system, negative correlation was established between degree of grade and prognosis. Complication’s rate was % 2.9 in our series. There were recurrens in 6 of 138 patients (4,34 %). Permenant morbidity and mortality were not seen.
Conclusions: This surgical technique is easily applicaple, cost effective, has fewer complications and preferred method of treatment in cases of chronic subdural hematoma.

9.The effectiveness of combined intravesical BCG+Interferon-alfa 2b in patients with superficial bladder cancer in whom BCG alone previously failed and the relationship with tumor p53 and serum anti-p53 antibodies
Eyüp Gümüş, Kaya Horasanlı, Orhan Tanrıverdi, Uğur Boylu, Volkan Yollu, Cengiz Miroğlu
Pages 52 - 58
Amaç: BCG başarısız yüzeyel mesane tümörlü olgularda, ikinci basamak tedavisi olarak kullanılacak olan düşiik doz BCG ve interferon-alfa 2b (IFN-2b) kombine tedavisinin rekürrens ve progresyon üzerine etkinliğini saptamanın yanı sıra takipte tümör p53 ekspresyonu ve serum p53 antikorlarının önemi incelendi.

Hastalar ve yöntem: BCG başarısız 10 transizyonel hücreli karsinomlu (TCC) yüzeyel mesane tümörlü hasta, prospektif olarak çalışmaya alındı. Hastalara transüretral tümör rezeksiyonu sonrası 6 hafta intravezikal 27 mg Coımaught BCG (113 doz) ve 50 milyon ünite IFN-alfa 2b uygulandı. Hastalarda serum anti-p53 antikor ELISA yöntemi ile ve tümör p53 ekspresyonu immünohistokimyasal yöntemle saptandı. Ortalama takip 41 (32-50) ay idi.

Bulgular: Takip süresince 10 hastanın 7 (%70)’sinde nüks izlenmezken, 3 hastada niiks saptandı. Hiçbir hastada evre ve grade progresyonu izlenmedi. Tüm hastalar tedaviyi iyi tolere ettiler ve hiçbir hastada yan etki gözlenmedi. 3 hastada doku p53 pozitif (%30) ve hu 3 hastanın birinde de (%10) serum anti-p53 antikor pozitif bulundu. Rekürrens görülen bir hastada hem tümör p53 protein, hem de serum anti-p53 antikor pozitifliği saptandı.

Sonuçlar: BCG başarısız yüzeyel mesane tümörlü hastalarda kombine intravezikal immünoterap‘ı cesaret verici olarak görülmektedir. Bu sınırlı olgu grubunda uzun dönem takip sonuçlarına göre tümör p53 protein ve serum p53 antikor pozitifliği bir progresyon göstergesi olarak görülmedi.
Objective: Our aim is to determine the effectiveness of combined low dose BCG and interferon-alfa 2b (IFN-alfa 2b) in patients, in whom BCG previously failed, and also the importance of tumor p53 expression and serum p53 antibodies on follow-up.

Materials and Methods: Between September 1999 and November 2003, 10 patients ages between 51-74 years (median 63) who previously failed intravesical BCG treatment are included in this study. These patients were undertaken to transurethral tumor resection and they were given 27 mg’s of Connaught BCG (1/3 dose) and 50 million units of IFN-2b once a week for 6 weeks. Serum anti-p53 abs were detected by enzyme linked immunosorbent assay (ELISA). During subsequent evaluation, each specimen in its entirety was examined with accepted positive cut-off criteria of 20% nuclear stainig. Median follow-up was 41 (32-50 months) months.

Results: 7 of 10 patients (70%) had no tumor recurrence and 3 had recurrence during follow-up. Patients with recurrences in cystoscopic controls were treated with transuretral resection (TUR-BT) and no additional intracavitary chemotherapy given these patients. No stage and grade progression was observed. This combination therapy is tolerated well by all patients and no side effects were observed. Three patients (30%) had positive tissue p53 and one of these patients (10%) had positive serum anti-p53 antibody. Both tumor p53 protein and serum anti-p53 protein were positive in one of the patients with recurrence.

Conclusions: The results of combined intravesical BCG and IFN-alfa 2b immunotherapy for superficial bladder cancer, in whom BCG previously failed, were encouraging. Tumor p53 and serum anti p-53 antibody positivity were not seen as a indicator of progression in these limited number of patient with long term follow-up.

10.The preliminary results of radio-chemotherapy in locally advanced gastric and pancreas cancer
Fatma Ataman, Vildan Şimşir, Cenk Ahmet Şen, Hakan Bozcuk, Mehmet Öğüş, Okan Erdoğan, Burhan Savaş
Pages 59 - 63
Şubat 2000 ile Kasım 2003 tarihleri arasında, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Kliniği’nde 22 mide ve 10 pankreas kanserli hastaya définitif, post-operatif adjuvan veya palyatif radyoterapi (RT) ve eş zamanlı kemoterapi (KT) uygulandı. Mide kanserli hastaların 15’i erkek, 7’si kadındı ve ortalama yayları 53 (27-69)’tir. Pankreas kanserli hastaların ise; 4‘ii kadın ve 6’sı erkekti. Hastaların ortalama yayı 60 (46-78) idi. Mide kanserli hastalara 180 cGylgüm‘fraksiyon dozu ile tümör ve tümör yatağına ortanca total 4729 (4500-5580) cGy, pankreas kanserli hastalara ise 4896 (4140-5400) cGy eksternal RT lineer hızlandırıcı cihazı kullanılarak uygulandı. Mide kanserli hastalara ey zamanlı 5- FU ve 5-FU+LV ve pankreas kanserli hastalara da 5-FU ke- moterapisi uygulandı. Mide kanserli 22 hastanın ortalama iz¬lem süresi 20.6 ay (5-46 ay) dir. Mide kanserli hastaların takibinde 22 hastadan 14’ü (%64) hastalığa (lokal bölgesel nüks ± uzak metastaz) bağlı kaybedildi, 4 hasta (%18) hastalıklı (lokal bölgesel nüks ± uzak metastaz) ile hayatta ve 4 ‘ ii (%18) de hastalıksız olarak hayattadır. Pankreas kanserli 10 hastanın ise ortalama izlem süreleri 14.1 ay (6-22 ay) olup takiplerinde hastalardan 8’i (%80) hastalığa (lokal bölgesel hastalık ± uzak metastaz) bağlı kaybedilirken, 2’si (%20) de lokal nüks ve metastatik hastalıkla yayanımı sürdürmektedir. Kuruntumuzda pankreas ve mide kanserli hastalar iyin normal doku yan etkilerini en aza indiren modern radyoterapi tekniklerinin kullanıldığı multidisipliner tedavi yaklayımı yerleşmiştir ve ön sonuçlar bu çalışmada verilmiştir.
Between February 2000 and November 2003 we treated 22 stomach and 10 pancreas cancer patients with definitive, adjuvant or palliative radiation and concurrent chemotherapy in the Department of Radiotherapy, Akdeniz University. Median age of the gastric cancer patients was 53 (27-69); 15 were men and 7 were women. Median age of the patients with pancreas cancer was 60 (48-78); 6 were men and 4 were women. The gastric and pancreas cancer patients received external beam radiation with linear accelerator to a median total dose of4729 (4140-5400) cGy and 4896 (4140-5400) cGy, respectively. The gastric and pancreas cancer patients received 5FU+leucovarin and 5FU, respectively. Median follow- up of the gastric cancer patients was 20,6 months (5-46). Of the 22 patients with gastric cancer, fourteen patients (64%) died due to local-regional recurrence + metastasis, 4 patients (18%) were alive with local-regional recurrence, and the other 4 (18%) were alive free of disease. Median follow-up of the patients with pancreas cancer was 14,1 months (6-22). Of the 10 patients with pancreas cancer, 8 (80%) died due to local-regional recurrence, and 2 (20%) died due to local- regional recurrence + metastasis. A multidisciplinary treatment approach for pancreas and stomach cancer, where modern radiotherapy techniques are used to minimize normal tissue complications was established in our institute, and the preliminary results were presented in this study.

11.Diagnostic effectiveness of ultrasonographic morphologic scoring, serum CA125 level, color Doppler sonography and peritoneal cytology for malign- benign differentiation of the adnexal mass
Meltem Tekelioğlu, Emin Zeybek, Yavuz Tahsin Ayanoğlu
Pages 64 - 71
Amaç: Adneksiyal kitlenin habis-selim ayırımında ultrasonografik morfolojik skorlama (UMS), serum CA125 düzeyi, color Doppler sonografi (CDS) ve peritoneal sitolojinin tanısal etkinliklerini belirlemeyi amaçladık.
Gereç-Yöntem: Adneksiyal kitle tanısıyla Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği.’ne yatırılan, 46’sı premenopozal ve 28’i postmenopozal 74 hastanın ameliyat öncesinde yapılan UMS, CA125 düzeyi, CDS ve peritoneal sitoloji sonuçları, ameliyat piyeslerinin histopatolojik sonuçları ile karşılaştırıldı. Bu dört yöntem için tanısal etkinlik; duyarlılık, seçicilik, negatif prediktif değer, pozitif prediktif değer ve toplam tanı değerine bakılarak değerlendirildi.
Bulgular: UMS, serum CA125 düzeyi ve CDS duyarlılığı ve toplam tanı değeri çok yüksek testler olarak ortaya çıkmıştır. UMS ve serum CAJ25 düzeyi saptamasında pozitif prediktivite düşiik olup, CDS’nin bu testlerle birlikte kullanılması güvenilirliği arttırmaktadır.
Sonuç: Postmenopozal hastalarda adneksiyal maligniteyi saptamada; CDS tek başına yeterli bir yöntem olup, serum CAI25 düzeyi de çok güvenilirdir. Bu grupta UMS; CA125 ya da CDS ile birlikte kullanılmalıdır. Premenopozal grupta, CAI25 yeterince güvenilir olmayıp, CDS mutlaka morfolojik değerlendirmeye ilave edilmelidir. Peritoneal sitoloji etkin bir yöntem olarak bulunmamıştır.
Objectives: To identify the diagnostic effectiveness of ultrasonographic morphologic scoring (UMS), serum CA125 level, color Doppler sonography (CDS) and peritoneal cytology for malign-benign differentiation of the adnexal mass.
Study design: The outcomes of UMS, CA125, CDS and peritoneal cytology of 74 patients with adnexal mass (46 premenopausal and 28 postmenopausal) administered Taksim Tra¬ining and Research Hospital, Gynecology and Obstetrics Clinic was compared with histopatologic outcomes. Diagnostic effectiveness of each method was assesed with sensitivity, specifity, negative predictive value, positive predictive value and total diagnostic value.
Results: It was found that UMS, serum CA125 level and CDS had very high sensitivity. Because of lower positive predictive values with UMS and CA125, combination of these méthodes with CDS gets higher the diagnostic effectiveness.
Conclusions: CDS alone was found enough to identify post¬menopausal adnexal malignity. Also CA125 was found very effective. UMS should combine with CA125 or CDS in this group. As a result of lower positive predictivity of CAI25, CDS should add to UMS in premenopausal group. Peritoneal cytology was not defined as an effective method in this study.

CASE REPORT
12.Rekürren mültipl intrakranial meninjiyom olgusu
Ahmet Mesrur Halefoğlu, Muhammet Acar, Sami Yakut
Pages 72 - 75
Meningiomas are the second most common tumors following glial tumors and account for approximately 20% of all central nervous system tumors. Multiple meningiomas have an incidence ranging between 5.9% and 10.5%. In our case report, we have presented a 73 year female patient who had been operated for a right frontal meningioma. After 8 years, she developed at least 6 more new tumors, which led us towards the supposition of a subarachnoid dissemination, resulting from the previously operated tumor. In our presentation, we have discussed the occurence, incidence and mechanisms of new meningioma development following operation.
Meninjionılar gliomalardan sonra ikinci en sık görülen tümörlerdir ve tüm santral sinir sistemi tümörlerinin yaklaşık % 20’sini meydana getirirler. Mültipl meninjiomlar %5.9 ile %I0.5 arasında değişen bir insidaıısa sahiptirler. Biz olgu bildirimizde, sağ frontal meninjiom nedeniyle öpere edilmiş olan 73 yaşındaki bir kadın hastayı sunduk. Operasyondan 8 yıl sonra hastada en az 6 yeni tiimör gelişmesi, bizi daha önce öpere edilen tümörden bir subaraknoid yayılım olduğu kanısına yöneltti. Olgu sunumumuzda operasyonu takip eden yeni meninjiom gelişmesinin mekanizması, sıklığı ve ortaya çıkışını tartıştık.

13.Hypothalamic - optic - chiasmatic glioma
Ahmet Mesrur Halefoğlu, Zeki Karpat
Pages 76 - 79
Optik yol ve hipotalamusa ait gliomalar çocukluk yaş grubundaki suprasellar bölge tümörlerinin % 25 ile 30 ’nu meydana getirirler. Bu tümörlerin çoğunluğu ilk dekat içerisinde ve 2/ 3 ‘si yaşamın ilk 5 yılında teşhis edilirler. Bu tümörler tanıdan önce çok büyiik boyutlara ulaşabilirler Biz olgu bildirimizde manyetik rezonans görüntüleme ile bu tümörler için tipik sayılan görüntüleme bulguları sergileyen, sol optik sinir ve suprasellar bölgeyi tutan biiyük bir kitlesel lezyonu tanımladık. Tümörün biopsi ve par siy el rezeksiyonunu takip eden histopatolojik inceleme optik hipotalamik glioma tanısının konulmasını sağladı.
Optic pathway and hypothalamic gliomas are account for 25 to 30 % of pediatric suprasellar neoplasms. The ma jority of these tumors are diagnosed in the first decade and two-thirds in the first 5 years of life. These tumors may become quite large prior to diagnosis. We have presented a huge mass involving both the left optic nerve and the suprasellar region which showed imaging characteristics of typical of these tumors on magnetic resonance. Following biopsy and partial resection of the tumor, histopathologic examination revealed optic - hypothalamic glioma as the primary diagnosis.

LookUs & Online Makale