ISSN : 1302-7123 | E-ISSN : 1308-5123

Hızlı Arama




SETB: 53 (3)

Cilt: 53  Sayı: 3 - 2019

DERLEME
1.
Primer Hiperparatiroidizmde Cerrahi Tedavi: Kime Hangi Tedavi?
Surgical Treatment of Primary Hyperparathyroidism: Which Therapy to Whom?
Nurcihan Aygun, Mehmet Uludag
doi: 10.14744/SEMB.2019.56873  Sayfalar 201 - 214
Primer hiperparatiroidizm (pHPT) bir veya birden fazla paratiroid bezinden uygunsuz olarak otonom fazla paratiroid hormon (PTH) uretimine bagli olarak kalsiyum (Ca) metabolizmasinin regulasyonunda bozukluk sonucunda PTH ve Ca duzeylerinde artis veya bunlardan birinin (Ca, PTH) uygunsuz olarak normal olmasi ile karakterizedir. pHPT'nin %90-95'i ailesel oyku ve diger endokrin organ tumorleri ile iliskisi olmayan sporadik tip olup, %5-10'u herediterdir. pHPT'nin % 80-85'ine tek paratiroid adenomu, % 4-5'ine cift adenom, % 10- 15'ine coklu bez hiperplazisi ve % 1'den azina paratiroid kanseri neden olmaktadir. pHPT'nin tanisi biyokimyasal olarak koyulur. pHPT'nin tek kuratif tedavisi cerrahidir. pHPT'de ameliyat tercihi hastada herediter HPT olup olmamasina, cerrahi tedavi gerektirecek tiroid hastaligi olup olmamasina, yapilan preoperatif lokalizasyon calismalarina ve bu calismalardaki bulgulara gore, intraoperatif PTH kullanilma olanaklarina, cerrahin tercihine bagli olarak degisebilir. Mukemmel sonucu alabilmek icin preoperatif belirlenen cerrahi strateji, gerektiginde intraoperatif bulgulara gore revize edilebilir. pHPT'nin cerrahi tedavisinde 2 temel yaklasim, BBE ve MIP yontemleridir. BBE, pHPT'nin cerrahi tedavisinde mukemmel sonuclara sahip, altin standart olarak kabul edilen ve surekli gecerli bir opsiyon olmasina ragmen, gunumuzde MIP klinik ve radyolojik olarak tek bez hastaligi dusunulen secilmis hastalarda ideal yaklasimdir. Goruntulemenin negatif olmasi cerrahi endikasyonun olup olmadigini belirleyen kriter olmayip paratiroid cerrahisi icin kontrendikasyon degildir. Sporadik pHPT'nin cerrahi tedavisinde her iki yontem de guvenli ve etkili yontemler olmasina ragmen, her iki yontemin etkinligi ile ilgili tartismalar halen devam etmektedir. Temel olarak yapilan cerrahi girisim risk yarar dengesini iyi kurmali, persistan ve rekuren hastalik riskini minimalize ederek en yuksek kur oranini saglamali, komplikasyon riskini de arttirmamalidir. Kur oranini azaltan herhangi bir yontem persistan ve rekuren hastaliga bagli olarak ikincil paratiroidektomi riskini arttirmaktadir. Deneyimli cerrahlar tarafindan yapilan ikincil paratiroidektomilerde basari orani %90'in uzerinde olmasina ragmen, hastanin en dusuk komplikasyonla en yuksek kur orani ilk cerrahide elde edilebilir. Ayrica ikincil cerrahide komplikasyon oranlari daha yuksektir. Ikincil girisimlerde mumkun oldugunca goruntuleme klavuzlugunda selektif cerrahi uygulanmalidir. En az diseksiyonla ve en az morbidite ile en yuksek kurun saglanabilecegi cerrahi strateji belirlenmelidir. Bu calismada pHPT tanili hastalarda kime hangi cerrahi tedavinin uygulanabilecegini degerlendirmeyi amacladik.
Primary hyperparathyroidism (pHPT) is characterized by an increase in the levels of PTH and Ca, or one of these (Ca, PTH) as a result of a dysregulation of calcium (Ca) metabolism due to inappropriate excess parathyroid hormone (PTH) autonomously produced from one or more than one parathyroid glands. Ninety to 95% of pHPT is a sporadic type, which is not associated with the familial history and other endocrine organ tumors, and 5-10% of it is hereditary. While 80-85% of pHPT arises from a single parathyroid adenoma, 4-5% is caused by a double adenoma, 10-15% by multigland hyperplasia and less than 1% by parathyroid cancer. The diagnosis of pHPT is reached biochemically. The only curative treatment of pHPT is surgery. The choice of surgery in pHPT may vary depending on whether the patient has hereditary HPT or thyroid disease requiring surgical treatment, preoperative localization studies and the findings in these studies, the possibilities of using intraoperative PTH and the preference of the surgeon.
The preoperatively determined surgical strategy can be revised according to intraoperative findings in case of need to achieve excellent results. The two main approaches in the surgical treatment of pHPT are BNE (bilateral neck exploration) and MIP (minimal invasive parathyroidectomy). Although BNE is a consistently valid option that has excellent results in the surgical treatment of pHPT and is considered the gold standard, MIP is the ideal approach in selected patients with clinically and radiologically considered a single-gland disease. Negative imaging is not a contraindication for parathyroid surgery and is not a criterion for the presence or absence of surgical indication. Although both methods are safe and effective in the surgical treatment of sporadic pHPT, there is still controversy regarding the effectiveness of both methods.
Surgical intervention should establish the risk-benefit balance well, minimize the risk of persistent and recurrent disease and provide the highest cure rate without increasing the risk of complications. Complication rates are higher in the secondary surgery, thus in secondary procedures, selective surgery should be performed under guidance of an imaging modality.
The surgical strategy should be determined to achieve maximum cure with minimum dissection and minimal morbidity. In this study, we aimed to determine the type of surgical treatment and pHPT patients suitable for the surgical treatment.

2.
Postprandiyal Reaktif Hipoglisemi
Postprandial Reactive Hypoglycemia
Yüksel Altuntaş
doi: 10.14744/SEMB.2019.59455  Sayfalar 215 - 220
Postprandiyal reaktif hipoglisemi gıda alımından 2-5 saat sonra oluşan hipoglisemi durumudur.ilk 2 saat içinde olursa alimenter, 3.saatte oluşur ise idiopatik, 4. saatten sonra oluşur ise geç reaktif hipoglisemi olarak adlandırılır. OGTT normal olup 4.satten sonra glisemisi 55 veya 60 mg/dl olan kimseler geç reaktif hipoglisemi olarak değerlendirilmeli ve eğer birinci dereceden yakınlarında diyabet yüklülüğü var ve de kilo artışı eşlik ediyorsa bu tip hipogliseminin tip 2 diyabeti kuvvetli şekilde predikte edebileceğini düşünmekteyiz. Bu yüzden geç reaktif hipoglisemiyi tanısını koymak ve de böylelikle muhtemel bir diyabetin prevansiyonunu da erkenden yapabilmek için için bu özelliliği olan kimselerden istenecek OGTT'in en az 4 saatlik olmasına dikkat edilmelidir.Bu şekilde yaşam tarzı değişikliği yanında tip 2 diyabetin prevansiyonu açısından geç reaktif hipoglisemisi olup bozulmuş açlık glikozu (IFG) olanlarda metformin, AGİ, yine geç reaktif hipoglisemisi olup bozulmuş glukoz toleransı (IGT) olanlarda da metformin, AGİ, TZD, DPP-IVInhibitors, GLP1RA tedavilerinin gerektiğinde diyabet prevansiyonunda yeni alternatif bir tedavi yaklaşımı olabileceğini düşünmekteyiz.
Reactive hypoglycemia (RH) is the condition of postprandially hypoglycemia occurring 2-5 hours after food intake. RH is clinically seen in three different forms as follows: idiopathic RH (at 180 min), alimentary (within 120 min), and late RH (at 240–300 min). When the first-phase insulin response decreases, firstly, blood glucose starts to rise after the meal. This leads to late but excessive secretion of the second-phase insulin secretion. Thus, late reactive hypoglycemia occurs. Elevated insulin levels also cause down-regulation of the insulin post-receptor on the muscle and fat cells, thus decreasing insulin sensitivity. The cause of the increase in insulin sensitivity in IRH at 3 h is not completely clear. However, there is a decrease in insulin sensitivity in late reactive hypoglycaemia at 4 or 5 hours. Thus, patients with hypoglycemia at 4 or 5 h who have a family history of diabetes and obesity may be more susceptible to diabetes than patients with hypoglycemia at 3 h. We believe that some cases with normal glucose tolerance in OGTT should be considered as prediabetes at <55 or 60 mg/dl after 4-5 hours after OGTT. Metformin and AGI therapy may be recommended if there is late RH with IFG. Also Metformin, AGİ, TZD, DPP-IVInhibitors, GLP1RA therapy may be recommended if there is late RH with IGT. As a result, postprandial RH (<55 or 60 mg/dl ), especially after 4 hours may predict diabetes. Therefore, people with RH along with weight gain and with diabetes history in the family will benefit from a lifestyle modification as well as the appropriate antidiabetic approach in the prevention of diabetes.

ORIJINAL ARAŞTIRMA
3.
İstanbul Okan Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde gerçekleştirilen ilk 100 böbrek naklinin retrospektif analizi
Retrospective Analysis of the first 100 Kidney Transplants at the Istanbul Okan University, Health Application and Research Center
Murat Ferhat Ferhatoglu, Abdulcabbar Kartal, Taner Kıvılcım, Ali İlker Filiz, Abut Kebudi, Alp Gurkan
doi: 10.14744/SEMB.2019.54533  Sayfalar 221 - 227
Amaç: Ağustos 2017’de başlayan İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi böbrek nakli programı kapsamında beş kadavradan, doksan bir canlı donörden olmak üzere 100 böbrek nakli 16 aylık süre içinde gerçekleştirildi. Bu yazıda böbrek nakli konusundaki deneyimlerimizi paylaşmayı amaçladık.
Yöntem: İstanbul Okan Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde böbrek nakli yapılan 100 hastanın retrospektif analizi yapıldı. Donör ve alıcı hastaların demografik özellikler, kreatinin düzeyleri, eşlik eden hastalıkları, donör hastaların renalanjio tomografi neticeleri, alıcı hastalarda gelişen postoperatif cerrahi komplikasyonlar, cerrahi sırasında gerçekleştirilen arteriyel anastomoz özellikleri değerlendirildi.
Bulgular: Donör hastaların yaş ortalaması 44.05 ± 13.76 (18-71) idi. Tüm canlı donörlere ameliyat öncesi her iki böbreğin vasküler yapısını değerlendirmek için renal anjiyo tomografi yapmıştı. Sağ böbrekte aksesuar arter varlığı en sık gözlenen vasküler varyasyondu (% 16.5). Kronik böbrek hastalığı etiyolojisinde en sık gözlenen neden diabetes mellitus (% 36.4) ve hipertansiyon (% 15.6) idi. Ortalama sıcak ve soğuk iskemi süresi sırasıyla 1.82 ± 0.44 (1-3) ve 40.25 ± 6.12 (31-57) dakika idi. Postoperatif en sık gözlenen komplikasyon üreter anastomozunun darlığıydı (%4.1). Renal ve internal iliak arterler arasında uç uca arter anastomozu en çok tercih edilen anastomozdu (%57.2).
Sonuç: Maliyet etkinliği açısından en uygun tedavi olan böbrek naklinin arttırılması hasta sağlığı ve ülke ekonomisi için faydalı olacaktır.
Objectives: The renal transplant program of Istanbul Okan University Hospital started in August 2017. Five cadaveric and 95 living donor kidney transplants have been performed for over 16 months. In this study, we aimed to share our experiences regarding kidney transplantation.
Methods: In this study, a retrospective analysis of 100 patients who underwent kidney transplantation at the Istanbul Okan University over 16 months, the Health Application and Research Center was carried out. Patients’ demographics, creatinine levels of donors and recipients, co-morbid conditions, postoperative complications, features of arterial anastomosis and arterial variations observed on computed tomography angiography of donor-patient were assessed.
Results: Mean age of donor patients was 44.05±13.76 (18-71) years. All living donors had computed tomography angiography for assessment of the vascular structure of both kidneys. Accessory right kidney artery was the most dominant vascular variation (16.5%). The primary cause of chronic renal disease was diabetes mellitus (36.4%) and hypertension (15.6%). Mean warm and cold ischemia time was 1.82±0.44 (1-3) and 40.25±6.12 (31-57) minutes, respectively. The most observed postoperative complication was stenosis of ureter anastomosis (4.1%). End-to-end arterial anastomosis between renal and internal iliac arteries was the most preferred anastomosis (57.2%).
Conclusion: Increasing kidney transplantation, which is the most appropriate treatment in terms of cost-effectiveness, will be beneficial for patient health and economy of the country.

4.
Kliniğimizde Uygulanan Laparoskopik Ürolojik Girişimler Sonrasında Gelişen Komplikasyonların Clavien Sistemi ile Sınıflandırılması
Clavien System Classification of Complications Developed following Laparoscopic Urological Operations Applied in our Clinic
Çetin Demirdağ, Sinharib Çitgez, Can Öbek
doi: 10.14744/SEMB.2018.98700  Sayfalar 228 - 239
Amaç: Kliniğimizde 2005-2009 tarihleri arasında uyguladığımız 396 laparoskopik ürolojik girişimde gelişen komplikasyonlarının incelenmesi ve Clavien sınıflandırma sistemi ile sınıflandırılması.

Gereç ve Yöntemler: 2005-2009 tarihleri arasında uygulanan 396 laparoskopik operasyon sonrasında gelişen komplikasyonlar retrospektif olarak incelendi. Çalışmamız radikal ve basit nefrektomi (188), parsiyel nefrektomi (29), pyeloplasti (78), sakrokolpopeksi (16) ve radikal prostatektomi (85) uyguladığımız hastaları içermektedir. Hasta sayısı, uygulanan operasyon, hasta yaşı, American Society of Anesthesiologists (ASA) skoru ve gerçekleşen komplikasyonlar Clavien sistem ile sınıflandırıldı. İstatistiksel incelemede Fisher’s exact ve chi-square testleri kullanıldı.

Bulgular: Toplam 75 hastada komplikasyon gelişti ve total komplikasyon oranı %18,9 olarak saptandı. Hasta gruplarına bakıldığında laparoskopik radikal ve basit nefrektomide %11,1; laparoskopik parsiyel nefrektomide %37,9; laparoskopik pyeloplastide %15,3; laparoskopik sakrokolpopekside %18,7 ve laparoskopik radikal prostatektomide %32,9 oranında komplikasyon ile karşılaşıldı. Clavien sistem ile sınıflandırıldığında komplikasyon oranları derece 1, 2, 3, 4, 5 için sırasıyla %11,6, %13,8, %1,2, %1, %0 olarak saptandı. Operasyon öncesi ASA skoru ile gelişen komplikasyonlar arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmadı (p=0.02; Fisher’s exact test).

Sonuçlar: Çalışmamız laparoskopik ürolojik girişimler sonucu gelişen komplikasyonların diğer merkezler ile karşılaştırmasında yardımcı olacaktır.
Objectives: We analyzed the complications of laparoscopic surgery using Clavien system classification on 396 urological procedures performed at our institution between 2005-2009.
Methods: A retrospective analysis was performed, focusing on complications associated with 396 laparoscopic surgeries performed between 2005 and 2009, which included radical and simple nephrectomy (n=188), partial nephrectomy (n=29), pyeloplasty (n=78), sacrocolpopexy (n=16) and radical prostatectomy (n=85). Complication data were tabulated according to the case number, procedure type, patient age, the American Society of Anesthesiologists score (ASA), Clavien classification system and annual complication rate during this study. Statistical analysis was performed with Fisher’s exact and chi-square tests.
Results: A total of 75 patients had complications during the study period. Thus, the total postoperative complication rate was 18.9%. When sub-stratified to various surgical procedures, complication rates were: laparoscopic radical and simple nephrectomy (11.1%), laparoscopic partial nephrectomy (37.9%), laparoscopic pyeloplasty (15.3%), laparoscopic sacrocolpopexy (18.7%) and laparoscopic radical prostatectomy (32.9%). When the complications were classified according to Clavien Classification System stage 1, 2, 3, 4, 5, complication rate was observed in 11.6%, 13.8%, 1.2%, 1%, and 0% of patients, respectively. A correlation was not identified between ASA score and complication rate (p=0.02).
Conclusion: The data presented here would enable us to compare our complication rates objectively with world literature.

5.
Kranio-orbital Tümörler; Klinik Sonuçlarımız ve Cerrahi Yaklaşım
Cranio-Orbital Tumors: Clinical Results and A Surgical Approach
Mustafa Kılıç, Barış Özöner, Levent Aydın, Burak Özdemir, İlhan Yılmaz, Ahmet Murat Müslüman, Adem Yılmaz, Halit Çavuşoğlu, Yunus Aydin
doi: 10.14744/SEMB.2018.82698  Sayfalar 240 - 246
Giriş: Bu makalede cerrahi olarak zor bir anatomide olan kranio-orbital tümörlerin, cerrahi yaklaşımlarını ve klinik deneyimlerimizi paylaşmayı amaçladık.
Materyal-metod: Ocak 2004 ile Aralık 2017 tarihleri arasında ekstraorbital – transkranial yolla opere edilmiş olan toplam 22 orbita tümörlü olgunun retrospektif olarak incelemesi yapıldı. Bilgiler hastane, operasyon ve poliklinik kayıtlarından elde edildi. Operasyon öncesi demografik veriler, oftalmolojik muayene bulguları, klinik ve radyolojik bulgular kayıt altına alındı. Tüm hastalara bu dönemde kranial manyetik rezonans (MR) ve kranial bilgisayarlı tomografi (BT) incelemesi yapıldı. Tümörün yeri, büyüklüğü ve komşu yapılarla ilişkisi bu incelemeler ışığında kayıt altına alındı.
Bulgular: Lateral yaklaşım 12 olguda uygulandı. Lateral yaklaşım frontotemporal kraniotomi ile yapıldı. Oniki olgunun 3 tanesinde tümörün lateral-inferior yerleşimli olması nedeniyle zygoma osteotomisi klasik osteotomiye eklendi. On olguda ise anterior yaklaşım uygulanmış olup, 7 olguda frontal kraniotomi yeterli olup, 3 olguda ise subfrontal kraniotomi klasik kraniotomiye eklenmiştir.
Sonuç: Transkranial cerrahi yaklaşım gerektiren orbital tümörlerde uygun cerrahi girişim seçimi ile yüksek rezeksiyon oranlarına ulaşılabilir. Cerrahi planlamada en önemli etken tümörün yerleşim yeri olmakla birlikte, tümörün büyüklüğü ve cerrahi çıkarım yüzdesindeki beklenti, önemli diğer etkenler arasındadır. Bizim serimizde düşük komplikasyon oranı, iyi görme alanı ve göz hareketleri sonuçları ile çoğu vakada yüksek eksizyon oranına ulaşılmıştır.
Objectives: In this study, we aimed to share the surgical approaches and clinical experiences of cranio-orbital tumors, which are surgically difficult anatomies.
Methods: A total of 22 orbital tumors with extraorbital-transcranial pathology between January 2004 and December 2017 were retrospectively reviewed. Information was obtained from hospital, operation and outpatient records for this study. Preoperative demographic data, ophthalmologic examination findings, clinical and radiological findings were recorded. All patients had cranial magnetic resonance and cranial computerised tomography examinations at this time. The location of the tumor, its size and its relation to neighboring structures were recorded in the light of these examinations.
Results: The lateral approach was performed in 12 cases. The lateral approach was performed with frontotemporal craniotomy. Because of the lateral inferior location of the tumor in three of 12 cases, zygoma osteotomy was added to classical osteotomy. In 10 cases, the anterior approach was applied and the frontal craniotomy was found sufficient in seven cases. In three cases subfrontal craniotomy was added to classical craniotomy.
Conclusion: The findings obtained in this study suggest that high resection rates can be achieved with appropriate surgical intervention in orbital tumors requiring a transcranial surgical approach. The most important factor in surgical planning is the location of the tumor. The size of the tumor and the expectation of the percentage of surgical removal are the other important factors. In our series, it has reached high excision ratio in most cases with low complication rate, good visual field and eye movements results.

6.
Karpal Tünel Sendromunun Cerrahi Tedavisinde Uygulanan Minimal İnvaziv Açık Cerrahi Yaklaşım ve Klinik Sonuçlarımız
Minimally Invasive Open Surgical Approach and Outcomes for Carpal Tunnel Syndrome
İsmail Yüce, Okan Kahyaoğlu, Halit Çavuşoğlu, Yunus Aydin
doi: 10.14744/SEMB.2019.94759  Sayfalar 247 - 251
Amaç: Periferik tuzak nöropatilerin en sık karşılaşılanı karpal tünel sendromudur. Çalışmamızdaki amacımız karpal tünel sendromunun tedavisinde uygulanan minimal invaziv açık cerrahi yaklaşımı tanımlamak ve cerrahi sonuçlarını ortaya koymaktır.
Yöntem: Kliniğimizde karpal tünel sendromu tanısı ile minimal invaziv açık cerrahi yaklaşım uygulanarak tedavi edilen 217 vaka çalışmamıza dahil edildi. Hastaların cerrahi tedaviden yarar görmelerinin değerlendirilmesi için ameliyat öncesi, ameliyattan 1 ay ve 3 ay sonra uygulanmış olan Visual Analog Skala (VAS) ve Fonksiyonel Durum Skalası (FDS) sonuçları kullanılarak incelendi.
Bulgular: Vakaların yaş ortalaması 55,4±12,8 yıl (dağılımı 32-69) olup 175 (%80,6) vaka kadın 42 (%19,4) vaka erkekti. KTS nin etyolojisi değerlendirildiğinde 189 (%87,1) vaka idiyopatik, 19 (%8,8) vakada hipotroidi, 5 (%2,3) vakada romatoid artrit, 4 vakada (%1,8) gebeliğin yer aldığı görüldü. Ameliyat öncesi VAS ile ameliyat sonrası geç dönem arasındaki VAS değişimi 5,41±1,05 bulundu. FDS değişim 17,44±3,06. Skalaların değişimi istatistiksel olarak anlamlıydı.
Sonıuç: Karpal tünel sendromunun cerrahi tedavisinde uygulanan minimal invaziv açık cerrahi yaklaşım lokal anestezi ile uygulanabilmekte (ortalama 1cm insizyon ile) ve başarılı cerrahi sonuçlar elde edilmektedir.
Objectives: The most common peripheral neuropathy is carpal tunnel syndrome. The present study aims to describe our minimally invasive open surgical approach for carpal tunnel syndrome and evaluate surgical outcomes.
Methods: We included 217 patients who were operated in our clinic for carpal tunnel syndrome by minimally invasive open surgical approach. Visual Analogue Scale and Functional Outcome Scale scores were obtained preoperative, postoperative at one month and three months to determine surgical outcomes.
Results: The mean age of the patients was 55.4±12.8 years (32 to 69), 175 (80.6%) were women and 42 (19.4%) were men. The assessment of carpal tunnel syndrome’s etiology showed that 189 (%87.1%) of the cases were idiopathic, 19 (8.8%) had hypothyroidism, 5 (2.3%) had rheumatoid arthritis and 4 (1.8%) were due to pregnancy. The average improvement of VAS between preoperatively and late postoperatively was 5.41±1.05. The average improvement FOS was 17.44±3.06. They were statistically significant.
Conclusion: The minimally invasive open surgical approach for carpal tunnel syndrome (an average of 1 cm skin incision) is performed with local anesthesia and successful surgical outcomes are achieved.

7.
Myometrial invazyonu yarıdan az olan endometrium kanserlerinde histolojik tipe göre uterusun dışına tümör yayılımının araştırılması
Investigation of Extra-Uterine Tumor Dissemination of Endometrial Cancers with Myometrial Invasion Less Than 50% According to Histologic Subtypes
Alpaslan Kaban, Samet Topuz, Baki Erdem, Hamdullah Sözen, Yavuz Salihoglu
doi: 10.14744/SEMB.2019.55770  Sayfalar 252 - 255
Amaç: Myometriuma invazyon oranı %50 den az olan non-endometrioid endometrial tümörlerin ekstra uterin metastaz oranlarını araştırmak
Yöntemler: 2005-2015 yılları arasında iki jinekolojik onkoloji merkezinde endometrial kanser nedeniyle opere edilen hastalar klinik arşivlerden tarandı. Çalışmaya dahil etme kriterleri seröz, berrak hücre, undiferansiye veya karsinosarkom histolojileri ve yarıdan az miyometriyal invazyon idi. Her histolojik tip adneksiyal metastaz, lenf nodu metastazı (pelvik / paraaortik) ve omental metastaz için analiz edildi.
Bulgular: Medyan yaşı 64 (34-72) olan toplam 116 hasta incelendi. Hastaların 57'si seröz (% 49.1), 29'u berrak hücreli (% 25.0), 27'si karsinosarkom (% 23.3), 3'ü (% 2.6) ise andiferansiye histolojik tipteydi. 15 hastada (% 12.9) adneksal metastaz (over / tuba), 10 hastada nodal metastaz (% 8.6) ve 15 hastada (% 12.9) omental metastaz saptandı. Adneksiyal metastaz oranları seröz tip için % 14, berrak hücre tipi için % 10 ve karsinosarkom için % 11 olarak hesaplandı. Omental metastaz oranları seröz tip için % 11, berrak hücre tipi için% 17 ve karsinosarkom için% 15 idi. Ekstra peritoneal nodal metastaz oranları seröz tip için% 12, berrak hücre tipi için % 7 ve karsinosarkom için% 4 olarak hesaplandı.
Sonuç: Bu çalışmaya göre erken dönemde bile seröz, berrak hücreli veya karsinosarkom tiplerinde omental metastaz veya adneksal metastaz oranları yüksektir. Bununla birlikte, karsinosarkomdaki lenf nodu metastazı daha düşük görünmektedir. Bu hastalar için miyometriyal invazyonun derinliğine bakılmaksızın kapsamlı bir evreleme ameliyatı planlanmalıdır.
Objectives: This study aims to investigate the rates of extra-uterine metastases of non-endometrioid endometrial tumors limited to the half of the myometrium.
Methods: Patients operated for endometrial cancer between 2005-2015 in two gynecologic oncology centers were screened from clinical archives. The inclusion criteria were serous, clear cell, undifferentiated or carcinosarcoma histologies and less than half myometrial invasion. Each histological type was analyzed for adnexal metastasis, lymph node metastasis (pelvic/paraaortic) and omental metastasis.
Results: A total of 116 patients with the median age of 64 (34-72) were examined. Of the patients, 57 were serous (49.1%), 29 were clear cell (25.0%), 27 were carcinosarcoma (23.3%) and 3 (2.6%) were undifferentiated histologic type. Adnexal metastasis (over/tuba) was detected in 15 patients (12.9 %), nodal metastasis in 10 patients (8.6%), and omental metastasis in 15 patients (12.9%). The rates of adnexal metastases were calculated as 14% for serous type, 10% for clear cell type and 11% for carcinosarcoma. Omental metastasis rates were 11% for serous type, 17% for clear cell type and 15% for carcinosarcoma. The rates of extra-peritoneal nodal metastases were calculated as 12% for serous type, 7% for clear cell type and 4% for carcinosarcoma.
Conclusion: According to the findings obtained in this study, the rates of extra-uterine metastasis are high for serous, clear cell or carcinosarcoma types even in the early period. However, the lymph node metastasis in the carcinosarcoma seems to be lower. A comprehensive staging surgery should be planned for these patients, regardless of the depth of myometrial invasion.

8.
Depressor anguli oris kompozit flebinin transferinde mental sinirin korunmasının gerekliliği
Requirement of the Preservation of Mental Nerve During the Transfer of Depressor Anguli Oris Composite Flap
Selami Serhat Sirvan, Mehmet Oğuz Yenidunya
doi: 10.14744/SEMB.2019.04578  Sayfalar 256 - 262
Giriş: Geniş alt dudak defektlerinin kapatılmasında iyi estetik ve fonksiyonel sonuçlar elde etmek için cerrahların çabası halen devam etmektedir. Depresör anguli oris kası ile alt dudak rekonstrüksiyonu Tobin tarafından 1983 yılında tanımlanmıştır. Depresör anguli oris flebinin kompozit flebi duyusunun mental sinir tarafından taşındığı bu nedenle hazırlanması esnasında mental sinirin korunması gerektiği savunulmuş ve bu sav üzerine daha sonra yeterli araştırma yapılmamıştır.
Materyal Metod: Kliniğimize alt dudakta kitle şikayeti ile başvuran ve kitle eksizyonu sonrasında %30 un üzerinde defekti olan 16 hastanın 9 unda mental sinir korunarak, 7 sinde mental sinir korunmaksızın DAO fleple rekonstrüksiyon yaparak duyu, fonksiyon ve estetik açıdan sonuçları değerlendirdik.
Bulgular: Tek taraflı flep uygulanan vakalarda duyu ve genel komplikasyonlar açısından sonuçlar benzer olup özellikle çift taraflı flep uygulanan; mental sinirin korunduğu hastalarda flebin rotasyon arkının yetmezliği nedeniyle alt dudak orta hatta whistle deformitesi yada drooling tarzı komplikasyonlar oluşabilmektedir.
Sonuç: Depresör anguli oris kasının defekte rotasyonunu kısıtlayan, rotasyon kısıtlaması nedeniyle ıslık deformitesi oluşmasına neden olan, karsinomlarda perinoral yayılma yoluyla kraniyal metastaz yolu olan mental sinirin; flep hazırlanması esnasında korunması hiçbir avantaj katmamakla birlikte birçok olumsuz duruma neden olmakta ve bu flebin nerdeyse unutulmasına neden olmaktadır. Flep içeriğindeki cilt ve mukozanın duyusu trigeminal sinirin bukkal dalı tarafından taşınmaktadır ve cerrahi esnasında mental sinirin korunmasına gerek yoktur.
Objectives: Reconstruction of wide lower lip defects is still a challenging subject in terms of obtaining functional and aesthetically acceptable results. Lower lip reconstruction with depressor anguli oris muscle was first described by Tobin in 1983. Since the sensory innervation of this composite muscle flap is provided by the mental nerve, it has been advocated that the mental nerve should be preserve during flap elevation. However, no further study has been conducted about this subject since then.
Methods: Sixteen patients with lower lip mass have undergone excisional biopsy. The resultant defects were higher than 30% of the total lower lip. All the defects were reconstructed with Depressor anguli oris composite flaps. In 9 of the patients, the mental nerve was preserved and included to the flap, while in remaining patients it was sacrificed. The results were evaluated in terms of sensation, function, and aesthetic appearance.
Results: In unilaterally reconstructed cases, the results regarding sensation and general complications were similar. However, in bilaterally reconstructed cases, especially where the mental nerve was preserved, the limited arc of rotation has resulted in functional complications, such as whistle deformity in the midline and drooling.
Conclusion: The mental nerve does not just limit the arc of rotation of the Depressör anguli oris composite flap but also remains as a potential route for metastasis via perineural invasion. Preservation and inclusion of the mental nerve during reconstruction with Depressor anguli oris flap do not provide any superior outcome; on the contrary, these results in various unfavorable events make this flap a poor option. The skin and mucosa of the DAO flap are innervated by the buccal branch of the trigeminal nerve; thus, the mental nerve should not be preserved during surgery.

9.
Obesity, Hypertrichosis and Sex Steroids: Are these Factors Related to the Pilonidal Sinus Disease?
Obesity, Hypertrichosis and Sex Steroids: Are these Factors Related to the Pilonidal Sinus Disease?
Uğur Ekici, Murat Ferhat Ferhatoglu
doi: 10.14744/SEMB.2019.78800  Sayfalar 263 - 266
Amaç: Pilonidal sinüs hastalığı genellikle sakrokoksigeal bölge yerleşen ve ciltte - deri altı yağ dokusunda kronik enflamasyon ile ilerleyen bir hastalıktır. Bu çalışmada pilonidal sinüs hastalığı olan 298 hastanın hipertrikozu, aile öyküsü, obezite ve seks steroidlerinin etkileri değerlendirildi.
Yöntem: Malatya Devlet Hastanesi Genel Cerrahi Kliniğinde Ocak 2014 - Aralık 2017 tarihleri arasında primer pilonidal sinus hastalığı nedeniyle tedavi edilen 618 hastanın tıbbi kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi.
Bulgular: Kadın cinsiyet ve aile öyküsü pilonidal sinüs hastalığı ve hipertrikoz, hipertrikozu olmayan hastalardan anlamlı olarak yüksekti (p = 0.030, p = 0.035, p <0.001). Hipertrikozlu kadın hastalarda, ortalama progesteron düzeyi hipertrikoz olmayan kadınlardan anlamlı olarak düşüktü (p = 0.003).
Sonuç: Aşırı kilolu veya obez olmak, uzun süre oturmayı gerektiren bir mesleğe sahip olmak ve pilonidal sinüs hastalığının gelişmesine yatkın bir aile öyküsü olması.
Objectives: Pilonidal sinus disease causes chronic inflammation of the skin and subcutaneous fatty tissue, and it commonly localises in the sacrococcygeal region. This study evaluated the effects of hypertrichosis, family history, obesity and sex steroids in 298 patients with pilonidal sinus disease.
Methods: The medical records of 618 patients treated at the General Surgery Clinic of Malatya State Hospital for primary pilonidal sinus disease between January 2014 and December 2017 were evaluated retrospectively.
Results: Female sex and family histories of pilonidal sinus disease and hypertrichosis were significantly higher in patients with than without hypertrichosis (p=0.030, p=0.035, p<0.001). The mean progesterone level was significantly lower in female patients with hypertrichosis than female patients without hypertrichosis (p=0.003).
Conclusion: Being overweight or obese, having an occupation that requires long-time sitting and having a family history predisposed to developing pilonidal sinus disease.

10.
Plazma apelin düzeylerinin hassas plak ile ilişkisi
The Association of Plasma Apelin Levels with Plaque Vulnerability
Kudret Keskin, Süleyman Sezai Yıldız, Gökhan Çetinkal, Hakan Kilci, Nurcihan Çalışkan, Elmas Biberci Keskin, Kadriye Orta Kılıçkesmez
doi: 10.14744/SEMB.2018.25582  Sayfalar 267 - 271
Giriş: Apelin, yakın zamanda keşfedilen, başta kardiovasküler sistem olmak üzere birçok dokuda yaygın olarak bulunarak vazodilatatör ve pozitif inotropik etkiler gösteren bir peptiddir. Bu etkilerinden dolayı apelin eksikliğinin hipertansiyon ve kalp yetersizliğinin gelişminde önemli rolü olduğuna inanılmaktadır. Öte yandan apelinin ateroskleroz gelişminde ve özellikle hassas plak oluşumundaki yeri ise net bilinmemektdir. Dolayısıyla bu çalışmada akut koroner sendrom zemininde oluşan hassas plak ve apelin arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.
Gereç ve yöntem: Çalışmaya 40 akut koroner sendrom, 40 stabil koroner arter hastası olmak üzere toplam 80 hasta alındı. Tüm hastaların rutin biyokimyasal testleri yanında plazma apelin seviyeleri ölçüldü ve transtorasik ekokardiyografileri yapıldı.
Bulgular: Akut koroner sendromu olan hastaların plazma apelin seviyeleri belirgin olarak daha düşük bulundu (221.2±66.7 vs 254.3±77.9 p=0.04). Öte yandan, plazma apelin seviyesi ile serum enflamasyon belirteçleri ve koroner arter hastalığının yaygınlığı arasında ilişki saptanmadı.
Sonuç: Plazma apelin seviyesindeki düşüklük plak hassasiyetine ve akut koroner sendroma yatkınlık oluşturabilir.
Objectives: Apelin is a recently discovered peptide that is expressed in many tissues particularly in the cardiovascular system and exerts several actions, most of which are vasodilatory and positive inotropic effects. Based on this, an apelin deficiency is believed to play a significant role in the development of hypertension and heart failure. However, the association of apelin with the pathogenesis of atherosclerosis and especially plaque vulnerability remains unestablished. Thus, to contribute to the literature, in this study, we sought to determine the association of apelin concerning plaque vulnerability in the setting of the acute coronary syndrome.
Methods: In this study, we prospectively enrolled a total of 80 patients; 40 with acute coronary syndrome and 40 patients with stable chronic ischemic heart disease. Plasma apelin levels were measured in all patients along with other routine biochemical parameters, and all patients underwent a transthoracic echocardiographic examination.
Results: Plasma apelin levels were significantly lower in patients with the acute coronary syndrome (221.2±66.7 vs 254.3±77.9 p=0.04). However, there was no correlation between plasma apelin levels and serum inflammatory markers or coronary artery disease severity.
Conclusion: Low plasma apelin levels may create a tendency towards vulnerable plaque and acute coronary syndrome.

11.
İnme Hastalarinda Malnutrisyon Oranı
Malnutrition Rate in Stroke Patients on Admission
Eda Kılıç Çoban
doi: 10.14744/SEMB.2018.81994  Sayfalar 272 - 275
AMAÇ
İnme hastalarında malnutrisyon sıklıkla gözlenmekte olup oranı yayınlarda değişkenlik göstermektedir. Başvuru zamanı, inme tipi, eşlik eden tıbbi durumlar ve inme komplikasyonları bu değişkenlikte etken olabilir.
Çalışmamız,inme kliniğimize başvuranlarda malnutrisyon prevalansını ve ilişkili risk faktörlerini araştırmak amacıyla planlanmıştır.
METOD
Prospektif olarak organize edilen çalışmada Haziran 2016- Şubat 2017 arasında inme hastalarının beslenme durumları ve risk faktörleri değerlendirildi. Başvuru sırasında beslenme durumları hesaplandı. Demografik veriler ve klinik bilgi not edildi. Demografik veriler yaş, cinsiyet, inme tipi ve diğer komorbiditeleri içermekteydi.
C-reaktif protein, serum albumin, serum kreatinin, lipid profil ve serum lenfosit sayımları rutin laboratuar yöntemi ile ölçüldü.
Hastaların beslenme durumu; yaşlı hastalar için MNA, 65 yaş altı için NRS 2002 skalaları kullanılarak hesaplandı.
BULGULAR
318 inme hastasının beslenme durumu incelendi. Hastaların 145'i kadın, 173'ü erkekti. Ortalama yaş 66.16±14,32 idi. 65 yaş üstü hastaların % 66.1'inde, 65 yaş altı hastaların % 12.2sinde malnutrisyon tespit edildi. Hiperlipidemi varlığı dışında eşlik eden komorbiditelerle malnutrisyon arasında anlamlı ilişki saptanmadı. 65 yaş üstü beslenme problemi olmayan hastalarda serum lipid düzeyleri yüksek bulundu. Ayrıca çalışmamızda malnutrisyon ile malnutrisyon belirteçleri arasında da anlamlı bir ilişki tespit edilmedi.
SONUÇLAR
Özet olarak, inme hastalarında malnutriyon sıklığı fazladır. Malnutrisyonun erken tanınması önemlidir, ancak malnutrisyon belirteçlerinin yokluğunda gözden kaçabilir. İnmeden korunmada değiştirilebilir beslenme ile ilişkili risk faktörlerini tanımaya yarayacak çalışmaları hedeflemek amaç olmalıdır.
Objectives: Malnutrition is frequently observed in patients with acute stroke and its prevalence after stroke varies widely among published reports. Differences in the timing of assessment, stroke type, comorbid medical conditions, and stroke complications may have contributed to this large variability. This study is conducted to investigate the prevalence of malnutrition, and its associated risk factors in stroke patients admitted to our stroke clinic.
Methods: A prospective design was used to measure the nutritional status and nutritional risk of stroke patients during hospitalisation between June 2016 and February 2017. Nutritional status was measured at admission. Demographic data and information on clinical variables were collected, which included the patient’s age, gender, type of stroke and other comorbid disorders. Blood samples, including concentrations of high-sensitivity C-reactive protein (CRP), serum albumin, serum creatinine, lipid profile and serum lymphocyte count, were measured by routine methods. Nutritional status was measured using the Mini Nutritional Assessment (MNA); for elderly stroke patients (age older than 65). For stroke patients younger than 65 age, Nutrition Screening 2002 (NRS 2002) was used.
Results: 318 patients with acute stroke were assessed for their nutritional status at admission. There were 145 (45%) female and 173 (55%) male patients. Their mean age was 66.16±14.32. 66.1% of the patients elder than 65 years were malnourished. 12.2% of the patients younger than 65 years were found to be malnourished. We found no relationship between comorbidities and malnutrition, except hyperlipidemia. Nourished stroke patients older than 65 years had higher serum lipid levels than the malnourished patients. We also found no relationship between malnutrition biomarkers and being malnourished.
Conclusion: Malnutrition is frequently observed in patients with stroke. Early recognition of malnutrition is crucial, but the absence of valid markers hampers to find out the presence of malnutrition. Thus, further research is needed in targeting the modifiable nutrition risk factors and give attention to nutrition in stroke patients

12.
Febril Nöbeti Olan Vakaların Klinik Özellikleri ve Proflaksi Açısından Değerlendirilmesi
Clinical Features and Evaluation in Terms of Prophylaxis of Patients With Febrile Seizures
Betül Kılıç
doi: 10.14744/SEMB.2019.30633  Sayfalar 276 - 283
Amaç: Febril nöbetler, çocukluk çağında en sık görülen nöbet türüdür. Çoğu çocukta prognoz iyidir. Nöbet tekrarı ve epilepsi gelişim riskini artıran birçok faktör tanımlanmıştır. Bu çalışmanın amacı febril nöbet nedeniyle başvuran hasta¬ların klinik özellikleri, aldıkları tedavi ve izlem sonuçlarını araştırmak ve risk faktörlerini belirlemektir.
Yöntem: Mart 2017 ile Aralık 2018 tarihleri arasında febril nöbet nedeniyle yönlendirilen yaşları 3-60 ay arasında olan 147’si (%42,6) kız, 198’i (%57,4) erkek olan toplam 345 hasta dahil edildi.
Bulgular: Başvuru sırasında ortalama yaş 30,4±15,4 ay, ilk nöbet geçirme yaşı ise ortalama 21,2±12,8 aydı. Basit febril nöbet 247 (%71,6), komplike febril nöbet 89 (%25,8), febril status epileptikus 9 (%2,6) hastada saptandı. Hastaların %59,1’inde tek¬rarlayan febril nöbet öyküsü vardı. Otuz (%8,69) has¬tanın birinci derece akrabalarında epilepsi öyküsü, 176 (%51) hastanın ailesinde ise febril nöbet öyküsü vardı. En sık üst solunum yolu enfeksiyonu (%53,8) olmak üzere iki yüz yetmişbeş ( %79,7) hastada muayene esnasında ateşe neden olabilecek enfeksiyon tespit edildi. Yüz doksanbeş hasta tedavisiz izlenirken, tedavi verilen hastaların %48,6’sına rektal diazepam, %23,3’üne sodyum valproat, %23,3’üne levetirasetam, %4,6’sına fenobarbital başlandı. Bir yıllık izlem sonunda sadece komplike febril nöbeti olan 4 hasta (% 1,15) epilepsi tanısı aldı. Febril nöbetin başlangıç yaşı, ailede febril nöbet öyküsü, nöbet öncesi ateşli dönemin kısa olması ve ailede epilepsi varlığı nöbetlerin tekrarı açısından anlamlı risk faktörleri olarak bulundu.
Sonuç: Febril nöbetler genel olarak iyi huylu nöbetler olup epilepsi gelişim riski düşüktür. Risk faktörlerini belirlemek tedavi ve takip planı için önemlidir.
Objectives: Febrile seizures are the most common seizure type of childhood, and prognosis is usually good. Many factors that increase the risk of recurrence and develop epilepsy have been identified. This study aims to determine the clinical characteristics of patients who were admitted with the febrile seizure, and determine the outcomes of the treatment, and the risk factors.
Methods: Between January 2017 and January 2019, 147 (42.6%) female and 198 (57.4%) male patients who were admitted with febrile seizure, and aged between 3-60 months were included in the study.
Results: The mean age at the time of admission was 30.4±15.4 months, and the mean age of the first seizure was 21.2±12.8 months. Simple febrile seizure was seen in 247 (71.6%) patients, and complex febrile seizure was seen in 89 (25.8%) patients while febrile status epilepticus was present in 9 (2.6%) patients. Amongst the patients, 59.1% of them had a history of repetitive febrile seizure. First-degree relatives of thirty (8.69%) patients had a history of epilepsy, while 176 (51%) patients had a family history of febrile seizure. Two hundred and seventy-five patients (79.7%) found to have an infection, most frequently respiratory tract infection (53.8%), during the examination, which might cause fever. One hundred and ninety-five patients were followed without treatment, while 48.6% of the patients were treated with rectal diazepam, 23.3% with sodium valproate, 23.3% with levetiracetam and 4.6% with phenobarbital. At the end of the one-year follow-up, only four patients (1.15%) with complex febrile seizure were diagnosed with epilepsy. The age of the onset of febrile seizures, family history of febrile seizures, short episodes of febrile seizure and the presence of epilepsy in the family history were found to be the significant risk factors for repetitive seizures.
Conclusion: Febrile seizures are generally benign and have a low risk of developing epilepsy. Determining the risk factors is essential for the treatment and follow-up plan.

13.
Çocuklarda Çoklu Anesteziye Bağli Nörotoksisitenin Görsel Uyarilmiş Potansiyel Kullanilarak Değerlendirilmesi
Evaluation of Neurotoxicity of Multiple Anesthesia in Children Using Visual Evoked Potentials
Sibel Oba, Canan Tülay Işıl, Hacer Şebnem Türk, Sacit Karamürsel, Serkan Aksu, Meltem Kaba, Leyla Kılınç, Ali Ihsan Dokucu
doi: 10.14744/SEMB.2018.59454  Sayfalar 284 - 289
Amaç:
Anestezi uygulamaları, bebeklerde ve çocuklarda artmış nöronal hasara neden olabilir. Çocuklarda nörolojik ilerlemeyi araştırmak için yaygın olarak bilişsel veya öğrenme eksiklikleri testleri kullanılır.
Görsel Uyarılmış Potansiyel, görsel uyarıma ve beyin fonksiyonunun objektif bir değerlendirmesine yanıt olarak serebral korteksin oksipital bölgeleri tarafından üretilen bir elektrik sinyalidir.
Bu çalışmada, daha objektif sonuçlar elde etmek için, korozif özofajit tedavisi boyunca çoklu anestezi uygulamasına maruz kalmış çocuklarda görsel uyarılmış potansiyel yanıtları, daha önce hiç anestezi almayan çocuklarla karşılaştırılmıştır.
Malzemeler ve yöntemler:
Bu prospektif, tek kör, randomize, kontrollü bir çalışmada, korozif özofajit nedeniyle pediatrik cerrahi kliniğimize başvuran ve genel anesteziyi 15 kezden fazla alan 25 çocuk Grup-P’yi; Çocuk-kliniğimize başvuran ve daha önce hiç anestezi almayan 25 çocuk, Grup-C'yi oluşturdu. Her iki grubun flaş ve patern VEP yanıtları, anestezik ilaç uygulaması olmaksızın elektrofizyoloji laboratuvarında ölçüldü. Grup-P'deki çocukların VEP yanıtları, anestezi uygulamasına son maruz kaldıktan en az 3 gün sonra kaydedildi.
Bulgular:
Modelin N2 ve P2 bileşenlerinin gecikme süreleri ve amplitüdleri ile flash VEP yanıtları iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermiştir (p = 0.000).
Sonuç:
Bu çalışma, tekrarlanan anestezik uygulamalarda VEP parametrelerinin anlamlı olarak değiştiğini göstermektedir. VEP yanıtlarının, anestezi nörotoksisitesinin değerlendirilmesi için güvenilir bir objektif kriter olabileceğine inanıyoruz.
Objectives: Anesthetic applications may cause increased neuronal damage in infants and children. Commonly cognitive or learning disability tests were used to investigate the neurological progress in children. Visual Evoked Potential is a gross electrical signal generated by the occipital regions of the cerebral cortex in response to visual stimulation and an objective assessment of brain function. In this study, to acquire more objective results, Visual Evoked Potential responses of children who had multiple exposures to anesthesia during the treatment of corrosive esophagitis were compared to children who have never received anesthesia before.
Methods: In this prospective, single-blinded, randomized, controlled study, 25 children, who were admitted to our pediatric surgery clinic because of corrosive esophagitis and who received general anesthesia more than 15 times composed Group-P; 25 children, who admitted to our well-child-clinic and who had never received anesthesia before consisted Group-C. The flash and pattern VEP responses of both groups were measured at the electrophysiology laboratory without any anesthetic drug application. The VEP responses of children in Group-P were recorded at least three days after the last exposure to anesthesia.
Results: Latencies and amplitudes of the N2 and P2 components of the pattern and flash VEP responses were statistically significantly different between the two groups (p=0.000).
Conclusion: This study shows that in children who had repeated anesthetic applications VEP parameters are significantly altered. We believe that VEP responses may be a reliable objective criterion for the evaluation of anesthesia neurotoxicity.

14.
Prematüre Retinopati Tedavisinde Uygulanan Tedavi Modellerinin Değerlendirilmesi
Evaluation of Treatment Models in the Treatment of Retinopathy of Prematurity
Semra Tiryaki Demir, Dilek Güven, Murat Karapapak, Hasan Sinan Uslu, Ali Bülbül, İbrahim Çağrı Türker, Selam Yekta Şendül, Burcu Dirim
doi: 10.14744/SEMB.2018.60465  Sayfalar 290 - 295
Amaç: Prematüre retinopatisi (ROP) nedeniyle uygulanan tedavi modellerinin değerlendirilmesi, tedavi modellerinin etkinliği ve sonuçlarının belirlenmesi amaçlandı.
Gereç ve Yöntem: Ocak 2012- Ocak 2017 tarihleri arasında hastanemizde doğan ve takip edilen bebekler ile dış merkezlerden kliniğimize yönlendirilen, ROP nedeniyle tedavi gereksinimi olan tüm preterm bebekler retrospektif olarak değerlendirildi. Uluslararası ROP komitesinin belirlediği kriterlere göre olguların zon ve evreleri kaydedildi. Çalışmada hastalar üç grupta değerlendirildi. Grup 1: zon 1’de herhangi bir evre ile birlikte “plus (artı)” hastalık, grup 2: zon 2’de evre 2 veya 3 ile birlikte “artı” hastalık, grup 3: agresif posterior retinopati (APROP) olarak sınıflandırıldı. Olguların doğum kilosu, gestasyon yaşı, uygulanan tedaviler, tedavi sayıları ve uygulanma haftaları kaydedildi. “Artı” hastalıkta gerileme, makuler çekinti ve retina dekolmanı gelişmemesi başarılı tedavi olarak değerlendirildi.
Bulgular: Çalışma süresince 1746 preterm bebek ROP açısından muayene edildi. Çalışmaya 31 kız 34 erkek olmak üzere 65 (%3,7) bebek dahil edildi. Bebeklerin 126 gözüne müdahale edildi. Bebeklerin ortalama doğum ağırlığı 1159 (535-2200) gram, doğum süresi 28,4±2,5 (24-34) hafta idi. Grup 1’de 33 göz (%26,1), grup 2’de 71 göz (%56,3) ve grup 3’de 22 göz (%17,4) mevcuttu. Doksan dört göze (%74,6) bir, 26 göze (%20,6) iki ve 6 göze (%4,8) üç kez tedavi uygulandı. Ortalama ilk tedavi uygulanma süresi 36±2,4 (32-41) hafta idi. İlk tedavi grup 1 (%75,8) ve grup 3’de (%95,5) intravitreal bevacizumab (İVB) ile, grup 2’de (%78,9) ise diod lazer fotokoagülasyon (LFK) ile yapıldı. Doğum haftası ile doğum kilosu ve ilk tedavi uygulanma haftası arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı. LFK uygulanan hastaların %42,1’i ile İVB uygulanan hastaların %7’sinde rekürrens sebebi ile tekrar tedavi uygulandı (p<0.05). LFK+İVB birlikte yapılan 5 gözde nüks gelişmedi. Grup 1’den 1 hastanın 2 gözünde evre 4a retina dekolmanı gelişti. Grup 2’den 1 hastanın 2 gözünde makuler çekinti gelişti. Uygulanan tedaviler sonrası 122 gözde (%96,8) tedavide başarı sağlandı.
Sonuç: Prematüre retinopatisi uygun ve etkin tedavi ile kontrol altına alınabilmektedir. ROP’da LFK halen ilk tedavi seçeneği olmasına rağmen; zon 1 hastalık ve APROP’ta İVB tek başına veya LFK ile birlikte etkili bir tedavi seçeneğidir. İVB tedavi modeli, ROP tedavisinde göze uygulanan girişim sayısını azaltmaktadır.
Objectives: This study aims to evaluate the treatment modalities applied for retinopathy of prematurity (ROP) and to determine the efficacy and results of treatment modalities.
Methods: Premature babies, who needed treatment for ROP and followed-up in the Neonatal Intensive Care Unit (NICU) of our hospital or external centers, were retrospectively evaluated between January 2012 and January 2017. According to the criteria determined by the International ROP committee, the zones and stages of the cases were recorded. In this study, patients were evaluated in three groups. Group 1: plus disease with any stage in zone 1, group 2: plus disease in zone 2, together with stage 2 or 3, group 3: classified as aggressive posterior retinopathy (APROP). The birth weight, gestational age, treatment weeks and treatments that were administered were recorded. Regression in plus disease, macular dragging and retinal detachment did not develop were evaluated as successful treatment.
Results: 1746 preterm babies were examined. 65 (3.7%) preterm babies were included in this study, 31 female and 34 male. 126 eyes of preterm babies were intervened. The mean birth weight was 1159 (535-2200) grams, and the mean gestational age was 28.4±2.5 (24-34) weeks. Group 1 had 33 eyes (26.1%), group 2 had 71 eyes (56.3%), and group 3 had 22 eyes (17.4%). 94 eyes (74.6%) were treated once, 26 eyes (20.6%) were treated twice, 6 eyes (4.8%) received treatment three times. The first treatment was applied at 36±2.4 (32-41) weeks. The first treatment was performed with intravitreal bevacizumab (IVB) in 75.8% of group 1 and 95.5% of group 3, and with diode laser photocoagulation (LPC) in 78.9% of group 2. There was a significant correlation between birth week and birth weight and first treatment week. Re-treatment was applied to 32,8% in LPC group and 19.2% in the IVB group due to recurrence. 5 eyes which were applied LPC+IVB did not need any re-treatment. Stage 4a retinal detachment developed in both eyes of 1 patient from group 1. Macular traction was developed in 2 eyes of 1 patient in group 2. After the treatments, success in 122 eyes (96.8%) was obtained.
Conclusion: ROP can be controlled by convenient and effective treatment. Although conventional LPC is still the first treatment option for ROP, IVB alone or combination with LPC is a highly effective treatment option for zone 1 disease and APROP. IVB reduces the number of ROP treatments.

15.
Besin Alerjili Olguların Klinik ve Laboratuvar Özellikleri: Tek Merkez Deneyimi
Clinical and Laboratory Characteristics of Patients with Food Allergy: Single-Center Experience
Ceren Can, Nazan Altinel, Lida Bülbül, Hasret Ayyildiz Civan, Sami Hatipoğlu
doi: 10.14744/SEMB.2018.23911  Sayfalar 296 - 299
Amaç
Çocuk alerji polikliniğine başvuran besin alerjisi tanısı konulan olguların klinik ve laboratuvar özelliklerinin belirlenmesi amaçlandı.
Gereç ve yöntem
Bu çalışma kesitsel gözlemsel bir çalışma olarak Mart 2016- Aralık 2017 tarihleri arasında yapıldı. Besin alerjisi tanısı ile izlenen 90 hastanın dosyası geriye dönük olarak değerlendirildi.
Bulgular
Çalışmaya 90 olgu dahil edildi. Olguların 63’ü (%70) erkek, 27’si (%30) kız idi. Olguların median yaşı 12ay (3-156), semptomların başlama yaşı 4 ay (1-156) idi. Tanı anındaki eozinofil sayısı 410/mm3 (0-4600), total IgE değeri 83.1 IU/ml (3,17-2500) idi. Olgular cinsiyetlerine göre 2 gruba ayrılarak değerlendirildiğinde ortalama yaş, semptomların başlama yaşı, total IgE düzeyleri, eozinofil düzeyleri ve spesifik IgE düzeylerine göre gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Olguların 50 (% 55,6) ’sine atopik dermatit, 31(% 34,4)’ ine ürtiker, 6 (% 6,7)’sına proktokolit, 2 (%2,2 )’sine anjioödem, 1(%1,1 )’ine anafilaksi tanısı konuldu. Olguların 34 (%37,8)’ünde IgE aracılı, 6 (% 6,7)’sında non-IgE ve 50 (%55,5)’sinde mikst tip besin alerjisi saptandı. En sık tespit edilen besinler yumurta 29 (%32,2); süt ve yumurta 27 (%30) ve inek sütü 22 (%24,4) idi. Deri prik testinde hastaların 52 (%57,7) ’sinde duyarlılık saptandı. Olgularda en fazla yumurta (%22,2) duyarlılığı tespit edildi. Spesifik IgE değerleri F1: 0,87 kU/L (0,10-100), F2: 0,30 kU/L (0,10-96,90), F5: 0,48 kU/L (0,10-53) olarak saptandı.

Sonuç
Besin alerjisine en sık neden olan besinler yumurta ve inek sütüdür. Bununla birlikte hastaların yarısından fazlası atopik dermatit tanısı aldığından; atopik dermatitli hastaların besin allerjisi açısından değerlendirilmeleri uygun olabilir.
Objectives: This study aimed to examine the clinical and laboratory features of the patients diagnosed with food allergy who applied to the pediatric allergy outpatient clinic.
Methods: This study was performed between March 2016 and December 2017 as a cross-sectional observational study. The files of 90 patients with food allergy were evaluated retrospectively.
Results: Ninety patients were included in the study. Sixty three (70%) of the cases were male and 27 (30%) were female. The median age of the patients was 12 months (range 3-156), and the age at onset of symptoms was 4 months (1-156). At the time of the diagnosis, the total number of eosinophils was 410/mm3 (0-4600), and the total IgE value was 83.1 IU/ml (3.17-2500). When the cases were divided into two groups according to their gender, no significant difference was found between the groups regarding the median age, onset age of the symptoms, total IgE, eosinophil and specific IgE levels. Fifty (55.6%) cases had atopic dermatitis, 31 (34.4%) had urticaria, 6 (6.7%) had proctocolitis, 2 (2.2%) had angioedema and 1 (1.1%) had anaphylaxis. Thirty-four (37.8%) of the cases had IgE-mediated, six (6.7%) cases had non-IgE mediated, and 50 (55.5%) cases had mixed type food allergy. The most common food allergens were egg 29 (32.2%), cow’s milk and egg 27 (30%) and cow’s milk 22 (24.4%). In the skin prick test, sensitivity was found in 52 (57.7%) patients. The most common sensitization was against egg (22.2%). Specific IgE values were found as F1: 0.87 kU/L (0.10-100), F2: 0.30 kU/L (0.10-96.90) and F5: 0.48 kU/L (0.10-53).
Conclusion: Egg and cow’s milk allergy were the most common food allergens in our study. However; more than half of the patients were diagnosed with atopic dermatitis. Evaluation of the patients with atopic dermatitis in terms of food allergy may be appropriate.

16.
Obezite tanılı çocuk ve ergenlerde dikkat eksikliği bulguları ve davranış sorunları
Attention-deficit Hyperactivity Disorder Symptoms and Conduct Problems in Children and Adolescents with Obesity
Arzu Önal Sonmez, Burcu Göksan Yavuz, Sibel Aka, Serap Semiz
doi: 10.14744/SEMB.2019.09475  Sayfalar 300 - 305
Amaç: Son zamanlarda yapılan araştırmalar çocuk ve ergenlerde obezite riskini arttıran potansiyel faktörlere odaklanmıştır. Geçmiş yıllarda yapılan araştırmalara göre obezite riskini arttıran faktörlerden birinin Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) olabileceği yönündedir. Bu çalışmanın amacı çocuk endokrinoloji polikliniğine başvuran aşırı kilolu/obez çocuk ve ergenlerin DEHB bulgularının eşlik etme durumunun araştırılmasıdır.
Yöntem: Bu kesitsel çalışmaya yaşları 6-14 arasında değişen vücut kitle indeksi 95’inci persentilden büyük olan 55 çocuk ve ergen ile 37 obez olmayan sağlıklı çocuk ve ergen dahil edilmiştir. Çalışmada Sosyodemografik form, Güçler ve güçlükler Anketi (GGA) ve Çocuk ve ergenlerde davranım bozuklukları için DSM-IV’e (The Turgay Diagnostic and Statistical Manuel of Mental Disorders) dayalı tarama ve değerlendirme ölçeği kullanılmıştır.
Sonuç: Vaka grubunda dikkat eksikliği %10.9, hiperaktivite/impulsivite %3.6 ve bileşik tip %7.3, sağlıklı kontrol grubunda ise dikkat eksikliği %5.4, hiperaktivite/impulsivite %2.7 olarak saptanmıştır. GGA skorlarına göre akran ilişkilerindeki sorunlar kontorl grubuna göre yüksektir (5.13±1.24 vs 4.32±1.18, p=0.003). İkili regresyon analizine göre akran ilişkilerindeki sorunlar ile obezite arasındaki anlamlı ilişki saptanmıştır.
Tartışma: Bulgularımıza göre obezitesi bulunan çocuk ve ergenlerde DEHB bulguları ve akran ilişkilerinde sorun yaşama oranı yüksek olarak saptanmıştır. Dolayısıyla, DEHB bulgularını fark etmemenin obezite tedavisinde risk teşkil edebileceği dolayısıyla DEHB bulgularının tedaviye uyum ile ilgili motivasyon ve uyumda risk faktörü olabileceği düşünülmektedir.
Objectives: Recent studies focus on the potential factors that increase the potantial risks of obesity in children and adolescents. According to research for the past years, one of the factors that increases the risk of obesity may be attention- deficit hyperactivity disorder (ADHD). We hypothesized that overweight/obese children and adolescents that apply to pediatric endocrinology for treatment would be at higher risk for ADHD symptoms.
Methods: In this cross-sectional study, the sample consisted of 55 children and adolescents aged between 6-14 years with body mass index greater than 95th percentile and 37 nonobese control group. Sociodemographic form, Strengths and Difficulties Questionnaire and The Turgay Diagnostic and Statistical Manuel of Mental Disorders Based Child and Adolescent Behavior Disorders Screening and Rating Scale has been used.
Results: The rates of inattentive subtype, hyperactivity/impulsivity subtype, and the combined type in the subject group were 10.9%, 3.6% and 7.3%, respectively. The rates of inattentive subtype, hyperactivity/impulsivity subtype were 5.4%, 2.7%, respectively, in the nonobese group. In terms of SDQ scores, peer problems subscale scores were significantly higher in the subject group than the control group (5.13±1.24 vs 4.32±1.18, p=0.003). According to the binary regression analysis, having peer problems was found to be significantly related to being obese (Exp B (OR): 3.3, p=0.04).
Conclusion: Our findings show that obese children and adolescents have higher rates of ADHD symptoms and problems in peer relations. Underestimation of ADHD might be a risk factor for treatment failure in obesity since ADHD symptoms cause a lack of motivation and compliance.

OLGU SUNUMU
17.
Metachronous Bilateral Acinic Cell Carcinoma of the Parotid Gland in a Young Woman
Metachronous Bilateral Acinic Cell Carcinoma of the Parotid Gland in a Young Woman
Vladimír Bartos
doi: 10.14744/SEMB.2019.62134  Sayfalar 306 - 309
Bilateral involvement of major salivary glands by a carcinoma of an identical histologic subtype is uncommon. A 26-year old female was diagnosed to have a low-grade acinic cell carcinoma (ACC) in the left parotid gland. After superficial parotidectomy, she was referred to the oncological dispensary care without further oncological therapeutic intervention. During 11 years of follow-up, she had no evidence of locoregional recurrence or metastasis. However, at the age of 37, she was recognized to have another tumor mass in the contralateral parotid gland. Right superficial parotidectomy was done and histology confirmed an ACC showing the same picture as it was found previously. A year after operation, no sign of tumor relapse was seen. Although metachronous bilateral ACC of the parotid gland is very rare, it is occasionally encountered in medical practice. Such event may occur many years after a diagnosis of the initial tumor. Every patient once treated for parotid ACC warrants periodical clinical examinations and long-term follow-up (more than 10 years), even with attention to the contralateral non-affected parotid gland.
Bilateral involvement of major salivary glands by carcinoma of an identical histologic subtype is uncommon. In this study, a 26-year old female patient was diagnosed to have a low-grade acinic cell carcinoma (ACC) in the left parotid gland. After superficial parotidectomy, she was referred to the oncological dispensary care without further oncological therapeutic intervention. During 11 years of follow-up, she had no evidence of locoregional recurrence or metastasis. However, at the age of 37, she was recognized to have another tumor mass in the contralateral parotid gland. Right superficial parotidectomy was done, and histology confirmed an ACC showing the same picture as it was found previously. A year after the operation, no sign of tumor relapse was seen. Although metachronous bilateral ACC of the parotid gland is very rare, it is occasionally encountered in medical practice. Such an event may occur many years after a diagnosis of the initial tumor. Every patient once treated for parotid ACC warrants periodical clinical examinations and long-term follow-up (more than 10 years), even with attention to the contralateral non-affected parotid gland.

18.
Parotideal Bölgenin Penetran Travmaları
Penetrating Traumas to the Parotid Region
Nurullah Seyhun, Aslı Batur Çalış, Suat Turgut
doi: 10.14744/SEMB.2017.68077  Sayfalar 310 - 313
Parotis glandin penetran travmaları çok nadir görülmektedir. Genellikle parotideal bölgeye ateşli silah yaralanması sonrası görülür. Fasiyal paralizi ve sialosel oluşumu ciddi morbiditeler oluşturabilmektedir. Fasiyal paralizi durumunda erken tanı ve erken eksplorasyonun önemi büyüktür. Sialosel oluşumu ve fistül gelişimi durumunda konservatif yaklaşım uygulanabileceği gibi, cerrahi tedavi de uygulanabilmektedir.
Penetrating trauma to the parotid gland is a rare condition. Mostly, gunshot wounds to the parotid area are seen. Facial paralysis and sialocele formation are particular concerns and may cause significant morbidities. Early diagnosis and early exploration are crucial in the setting of facial paralysis following penetrating trauma. Sialocele formation and fistulas can be managed conservatively or surgically.

19.
Eş zamanlı Poland Sendromu ve Jinekomasti: Olgu Sunumu
Coexistance of Gynecomastia and Poland Syndrome: Case Report
Erkan Yüce, Selami Serhat Şirvan, Işıl Akgün Demir, Hikmet Ihsan Eren, Semra Karşıdağ
doi: 10.14744/SEMB.2017.29494  Sayfalar 314 - 317
Amaç: Jinekomasti ve Poland sendromunun aynı hastada bulunması oldukça nadir görülen bir durumdur. Poland sendromu etkilediği tarafta yumuşak doku rekonstrüksiyonu gerektirirken; jinekomasti meme dokusu redüksiyonunu gerektirir. Bu tip vakalarda farklı yöntemler birlikte kullanılarak simetri sağlanmaya çalışılmalıdır.
Olgu: 29 yaşında erkek hasta göğüs bölgesindeki asimetri nedeniyle tarafımıza başvurdu. Yapılan değerlendirme sonucu sağ taraflı Poland sendromu ve sol taraflı jinekomasti tanısı konulan hastaya asimetrisini düzeltmek amacıyla sol meme küçültme ve sağ memeye yağ grefti uygulandı.
Sonuç: Birbirine zıt bu iki durumun aynı hastada görülmesi her iki durumu olduğundan daha dramatik hale getirse de doğru yapılan bir planlama ve uygun tekniklerin seçilmesi ile simetriyi sağlamak mümkündür.
Coexistence of the Poland syndrome and gynecomastia is a rare condition. Poland syndrome requires soft tissue augmentation of the affected side, whereas gynecomastia necessitates reduction of the breast tissue. To provide symmetry, breast reduction and fat grafting techniques should be combined.
We report a 29-year-old male patient with left gynecomastia and right sided Poland syndrome. In order to correct his asymmetry on the anterior chest wall, left breast tissue resection and fat grafting to the right breast were performed.
Having these two opposite conditions at the same time and on the same patient makes the deformities look more dramatic than they are separately. Accurate planning and selection of proper techniques enable to provide symmetry in such cases.

20.
Dev karaciğer hemanjiomunun cerrahi tedavisi; vaka sunumu ve literatürün gözden geçirilmesi
Surgical Treatment of Giant Liver Hemangioma, Case Report and Literature Review
Gül Bora Makal, Bilgehan Cağdaş Sonbahar, Nejdet Özalp
doi: 10.14744/SEMB.2017.09815  Sayfalar 318 - 321
Amaç: Hemanjiyomlar en yaygın benign primer hepatik tümörler olup, çoğunlukla tesadüfen keşfedilmiştir. Olguların çoğunda küçük, asemptomatik ve genellikle takip gerektirirler. Dev hemanjiyomların 5 cm’den büyük olduğu bilinmektedir. Çoğunlukla asemptomatik tesadüfen saptanan kavernöz hemanjiomdan oluşur.Biz bu olgu sunumunda dev hamanjiomların ameliyat öncesi transarteriyel embolizasyon yapılmadan güvenle cerrahi olarak tedavi edilebileceğini göstermek istedik.
Yöntem: Göğüs hastalıkları kliniğine 1 aydır olan öksürük şikayeti ile başvuran hastada tesadüfen toraks tomografide saptanan karaciğer hemajiomlu 56 yaşındaki hastayı sunmaktayız. Bu olguda literatürde nadir bahsedilen 30cm boyutundaki asemptomatik dev kavernöz hemanjiom cerrahi rezeksiyonla komplikasyonsuz olarak tedavi edildi.
Sonuç: Biz bazı hastalara herhangi bir şikayetleri olmasa bile cerrahi tedavi uygulanması gerektiğini öneriyoruz. Bu vakalarda semptomların yanı sıra boyut ve travma ile rüptür olma riski de göz önüne alınmalıdır. Transarteriyel embolizasyon zorunlu değildir.
Hemangiomas are the most common benign primary hepatic neoplasms, often being incidentally discovered. In most of the cases, they are small, asymptomatic and often require follow up. Giant hemangiomas are known as being larger than 5 cm and mostly consists of a cavernous haemangioma, is usually asymptomatic, diagnosed incidentally. In this study, we aimed to show that giant hemangiomas would be treated safely with surgical resection without transarterial embolization before the surgery.
We present a 56-year-old male patient with liver hemangioma, who was diagnosed incidentally on thorax computarised tomography and consulted to thorax disease clinic with coughing complaint for a month.
A case, which is rarely mentioned in literature, of a 30 cm sized asymptomatic giant cavernous hemangioma treated by surgical resection without any complication.
We suggest that some patients should go through surgical treatment even if they do not have any complaint. Not only symptoms but also size and risk of rupture by trauma should be considered in these cases. However, all possible circumstances must be taken under consideration. Transarterial embolization is not the necessary.

LookUs & Online Makale